Selin’in ciğerlerine dolan ilk nefes, yanmış bir ormanın külünü andırıyordu. Beyoğlu’nun o nemli, küf kokulu bodrum katında, ahşap masanın üzerinde yatan şeffaf bedenin göğsü aniden kabardı. Hava, yıllardır kullanılmayan tozlu ciğerlerini yakarak içeri girdi. Selin, gözlerini araladığında, odanın loş mum ışığına bile dayanamadı. Göz kapakları, sanki kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Ama kalbi... Kalbi atıyordu. *Güm... Güm... Güm...* Düzenli, güçlü ve sıcak bir atış. Yüzyıllardır duymadığı, unuttuğu o insani ritim, göğsünün ortasında yankılanıyordu. Selin, titreyen ellerini göğsüne bastırdı. Teni artık şeffaf değildi. Porselen gibi beyaz, ama canlı ve sıcaktı. "Kaan..." diye fısıldadı. Sesi, kuru bir yaprağın hışırtısından çok, yeni doğmuş bir bebeğin ilk ağlaması gibiydi. Başını çevi

