TEKLİF

776 Words
Kaan Arsen, hayatında ilk kez bir şeyi kontrol edemediğini hissediyordu. Sabahın yedisinde, ofisinin cam duvarlarından Boğaz'a bakarken, bu gerçeği kabul etmek zorunda kalmıştı. Otuz dört yıl boyunca her şeyi yönetmişti. Şirketleri, krizleri, insanları, hatta kendi duygularını bile. Ama Selin… Selin, onun tüm kontrol mekanizmalarını alt üst etmişti. Sadece bir dokunuşla. Sadece birkaç saniyelik bir temasla. Masasının üzerinde, Arda'nın dün gece hazırladığı dosya duruyordu. Üç sayfa. Üç sayfa boşluk. Selin adında bir kadının, dijital dünyada var olmadığını kanıtlayan üç sayfa. Kaan, dosyayı kapatmıştı. Artık dijital iz aramak, zaman kaybıydı. Bu kadın, teknolojinin sınırlarının ötesinde bir yerde duruyordu. O hâlde, Kaan'ın da kuralları değiştirmesi gerekiyordu. Eğer Selin, dijital dünyada yoksa, o zaman Kaan onu fiziksel dünyada bulacaktı. Ve bir kez bulduğunda, bir daha kaçmasına izin vermeyecekti. Telefonunu eline aldı. Arda'yı aradı. "Arda." *"Efendim, sabahın yedisi. Bir emriniz mi var?"* Arda'nın sesi, uykulu ama profesyoneldi. "Galata'daki o barın sahibini bul. Adını, soyadını, vergi numarasını, çocukluğunun geçtiği sokağı… Her şeyini öğren. Ve ona bir teklif götür." *"Ne tür bir teklif, efendim?"* Kaan, camdan dışarıya, İstanbul'un sisli silüetine baktı. "Barı satın al. Fiyat önemli değil. Ne isterse ver. Ama bir şartla." *"Şart nedir, efendim?"* "O kadın, Selin, bir daha o bara girdiğinde, bana haber ver. Anında. Gecikme olmadan." Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Arda, dikkatli bir sesle konuştu: *"Efendim, bu… alışılmışın dışında bir talep. Bir barı, sadece bir müşteriyi izlemek için mi satın alıyoruz?"* Kaan'ın sesi, buz gibi soğuktu. "Arda, ben sana bir soru sordum mu?" *"Hayır efendim. Hemen hallediyorum."* Telefon kapandığında, Kaan masasına geri oturdu. Parmak uçlarını şakaklarına bastırdı. İçindeki o yangın, hâlâ dinmemişti. Selin'in dokunuşu, tenine işlenmiş bir mühür gibiydi. Ve Kaan, o mühürü kazıyamıyordu. Ama bir CEO, asla pes etmezdi. Hele ki Kaan Arsen gibi bir CEO… --- Selin, Beyoğlu'nun arka sokaklarında, eski bir apartmanın bodrum katında oturuyordu. Pencere yoktu. Duvarlar, nemden kararmış taşlarla kaplıydı. Odanın ortasında, eski bir ahşap masa, üzerinde yüzyıllık kitaplar, sararmış haritalar ve cam fanuslar vardı. Fanusların içinde, koyu kırmızı bir sıvı dalgalandı. Kan. Selin, masanın başında oturmuş, elindeki eski günlüğü okuyordu. Cilt, deriden yapılmış, sayfalar parşömendi. Mürekkep, iki yüz yıl önce yazılmış olmasına rağmen hâlâ taze gibi parlıyordu. Günlüğün son sayfasında, tek bir cümle vardı: *"Sekizinci kan. Arsen soyu. Kehanet gerçekleşecek."* Selin, günlüğü kapattı. Parmak uçları, deri cildi okşadı. Yüzyıllardır bu anı beklemişti. Arsen ailesi… İstanbul'un en eski, en gizli soyu. Kanlarında, vampirleri yok edebilecek bir güç taşıyorlardı. Ama aynı kan, onları vampir yaparsa… *Ölümsüz* olurlardı. Gerçek ölümsüz. Ne güneş yakabilirdi onları, ne gümüş delebilirdi, ne de zaman tüketebilirdi. Selin, ayağa kalktı. Odanın köşesindeki aynaya baktı. Aynada, hiçbir şey yansımadı. Sadece boş duvar, boş masa, boş oda. Selin, aynada yoktu. Çünkü vampirler, aynalarda görünmezdi. Ama Selin, kendi yansımasını görebiliyordu. Çünkü o, sıradan bir vampir değildi. O, *İlk Dönüşüm*'ün çocuğuydu. İki yüz kırk yedi yıl önce, İstanbul'un fethinden hemen sonra, bir Osmanlı paşasının kızıyken dönüştürülmüştü. Dönüştüren kişi… Viktor'du. Ve Viktor, Selin'in sadece yaratıcısı değil, aynı zamanda ilk aşkıydı. Ama o aşk, kanla bitmişti. Selin, aynadan uzaklaştı. Masanın üzerindeki cam fanuslardan birini aldı. İçindeki kanı kokladı. Taze kan. Suçlu bir adamın kanı. Selin, sadece adaletsizlerin kanını içerdi. Bu, kendi koyduğu kuraldı. Yüzyıllardır bozmadığı tek yasa. Ama Kaan'ın kanı… Kaan'ın kanı farklıydı. O kan, Selin'e sadece besin değil, *his* veriyordu. Korku. Heyecan. Arzu. Ve en tehlikelisi… *umut.* Selin, fanusu masaya bıraktı. Elini, boynuna götürdü. Damarları, Kaan'ın dokunuşunun hâlâ yankısını taşıyordu. O dokunuş, Selin'in ölü kalbini bir kez atmıştı. Ve Selin, iki yüz kırk yedi yıldır ilk kez, *yaşamak* istiyordu. Ama Kaan'ı vampir yapmak… Bu, sadece bir aşk eylemi değildi. Bu, bir *yemin*di. Ve yeminler, kanla yazılırdı. Selin, odanın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtığında, dışarıda yağmur yağıyordu. İstanbul'un sokakları, ıslak asfaltın üzerinde neon ışıklarıyla parlıyordu. Selin, yağmurun altında yürümeye başladı. Adımları, insanüstü bir sessizlikle yere değiyordu. Bir araba, sokağın başında durdu. Siyah, camları filmli bir Mercedes. Selin, arabayı gördüğünde durdu. Arabanın içinden, bir adam çıktı. Uzun boylu, siyah takım elbiseli, yüzü gölgelerde saklı. Arda. Selin gülümsedi. Dudaklarında, kan kırmızısı bir parlaklık belirdi. "Beni arıyorsunuz," dedi Selin, sesi yağmurun sesine karışarak. "Ama beni bulamazsınız. Çünkü ben… zaten sizinle." Arda, Selin'in sesini duyduğunda irkildi. Elini, belindeki silaha götürdü. Ama Selin, çoktan kaybolmuştu. Sadece havada kalan o metalik koku ve ıslak asfaltta beliren tek bir ayak izi, onun var olduğunu kanıtlıyordu. Arda, telefonunu çıkardı. Kaan'ı aradı. "Efendim," dedi Arda, sesi titreyerek. "Onu buldum. Ama…" "Ama ne?" *"Ama efendim… o beni buldu."* --- Kaan, telefonu kapattığında, ofisinin camına baktı. Dışarıda, İstanbul yağmur altında parlıyordu. Ve Kaan, camın yansımasında kendi gözlerini gördüğünde, içinde bir şeyin değiştiğini hissetti. Gözleri… Kehribar sarısından, zifiri siyaha dönmüştü. Kaan, elini yüzüne götürdü. Parmakları, tenine değdiğinde, soğuktu. İnsan soğukluğu değil. *Başka* bir soğukluk. Ve o an, Kaan'ın zihninde tek bir düşünce yankılandı: *Ben ne oluyorum?*
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD