Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Arıkan Holding’in Levent’teki merkez binasının otuz ikinci katı, İstanbul’un gürültüsünden tamamen kopuk, camdan bir kafes gibiydi. Kaan Arsen, masasının arkasında oturmuş, önündeki boş dosyaya bakıyordu.
Şehir, aşağıda neon ışıklarıyla parlıyordu. Ama Kaan’ın zihnindeki sis bir türlü dağılmıyordu.
Arda, saat on birde odadan çıkmıştı. "Efendim, dinlenmeniz gerekiyor," demişti. Kaan ise sadece elini sallayarak onu göndermişti. Dinlenmek... Bu kelime, Selin’le tanıştığı günden beri lügatından silinmişti.
Ofisin havası aniden soğudu.
Kaan, klimaların ayarını kontrol etmedi. Bu soğuk, mekanik bir soğuk değildi. Tenine işleyen, iliklerine kadar sızan kadim bir soğuktu. Ve o koku... Yağmurun toprağa değdiği an, eski kütüphane rafları ve hafif bir demir.
Kan.
Kaan yavaşça başını kaldırdı.
Ofisin köşesindeki gölgeler, sanki canlıymış gibi kıpırdadı. Karanlığın içinden, siyah ipek elbisesiyle Selin sıyrıldı. Yüzünde o tehlikeli, kan kırmızısı gülümseme vardı.
"Dijital iz bırakmamak, fiziksel olarak ortada olmamak anlamına gelmez, Bay Arsen."
Selin’in sesi, kadife bir kumaşın üzerinde kayan keskin bir bıçaktı.
Kaan ayağa fırladı. Masanın kenarına tutundu. Kalbi, göğsünü yaracakmış gibi çarpıyordu. Ama bu çarpıntı korkudan değil, ilkel bir açlıktandı.
"Burası özel mülk," dedi Kaan. Sesi, odanın cam duvarlarında yankılanıyordu. "Güvenlik sistemlerini nasıl aştın?"
Selin, yavaşça masaya doğru yürüdü. Adımları yere değmiyor gibiydi. Her hareketi, insanüstü bir zarafetle doluydu.
"Güvenlik sistemleri, benim gibi biri için sadece birer oyuncak," dedi Selin. Masanın diğer ucuna geldi. İkisi arasında sadece iki metre mesafe kalmıştı. "Ama ben buraya sistemlerinizi aşmak için gelmedim."
"Neden geldin?"
Kaan’ın sesi boğuklaşmıştı. Selin ona her yaklaştığında, odadaki oksijen azalıyor, havadaki elektrik yükü artıyordu.
Selin durdu. Bakışları Kaan’ın gözlerinden kaydı, yavaşça aşağıya, boynuna indi. Orada, derisinin altında ritmik bir şekilde atan o kalın damarı izlemeye başladı. Gözlerindeki altın rengi parlaklık, yavaş yavaş kızarmaya başladı.
"Çünkü," diye fısıldadı Selin, sesi titreyerek, "senin kanın... beni çağırıyor."
Kaan’ın nefesi kesildi. Selin, masanın etrafından dolaşıp tam onun yanına geldi. Aralarındaki mesafe sıfırdı. Kaan, Selin’in teninden yayılan o buz gibi soğukluğu göğsünde hissedebiliyordu.
Selin, yavaşça elini kaldırdı. Parmak uçları, Kaan’ın boynuna değdi.
Temas anında, ikisi de irkildi.
Kaan’ın damarlarındaki kan, sanki kendi isteğiyle o parmaklara doğru akmaya başladı. Selin’in parmakları titriyordu. Yüzyıllardır bastırdığı o ilkel avcı içgüdüsü, Kaan’ın tenine değdiği an uyanıvermişti.
"Kalbin..." diye fısıldadı Selin, parmaklarını Kaan’ın nabzına bastırarak. "Neden bu kadar yavaş atıyor?"
Kaan şaşkınlıkla Selin’in yüzüne baktı. Gerçekten de kalbi yavaşlıyordu. Normalde dakikada yetmiş beş kez atan kalbi, şu an dakikada kırka düşmüştü. Ama Kaan boğulmuyordu. Aksine, her yavaş atışta vücudu daha fazla güçleniyor, zihni daha berraklaşıyordu.
"Sen ne yaptın bana?" diye sordu Kaan.
"Ben hiçbir şey yapmadım," dedi Selin. Gözleri artık tamamen kırmızıya dönmüştü. Dişleri, dudaklarının arasından hafifçe uzamıştı. "Senin kanın... benim kanıma tepki veriyor. Tıpkı benimki gibi."
Kaan, Selin’in bileğini kavradı. Parmakları, Selin’in buz gibi tenine kenetlendi.
"Benim kanım insan kanı," dedi Kaan, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşmüştü.
Selin gülümsedi. O gülümsemede hem acı hem de tarifsiz bir arzu vardı. "Öyle mi sanıyorsun, Kaan? Gerçekten öyle mi sanıyorsun?"
Selin, aniden Kaan’a doğru eğildi. Dudakları, Kaan’ın boynundaki o atan damara sadece bir milimetre kala durdu. Kaan’ın tüm vücudu gerildi. Nefesini tuttu. Selin’in soğuk nefesini teninde hissedebiliyordu.
Isıracak mıydı?
Selin, dudaklarını Kaan’ın boynuna bastırdı. Ama ısırmadı. Sadece soğuk, yumuşak bir öpücük kondurdu. O öpücük, Kaan’ın tenine bir mühür gibi kazındı.
"Beni bulman imkânsız," diye fısıldadı Selin, dudakları hâlâ Kaan’ın boynundayken. "Ama sen beni bulacaksın. Çünkü kanın, benim kanımı tanıyor."
Selin geri çekildi. Kaan’ın bileğini bıraktı.
Kaan, Selin’in gözlerindeki o kırmızı parıltıya bakakaldı. "Sen nesin?" diye sordu. Sesi, ofisin sessizliğinde bir çığlık gibiydi.
Selin, gölgelere doğru bir adım attı. Yüzündeki gülümseme silindi. Yerini, kadim bir yalnızlık aldı.
"Ben, senin kâbusunum," dedi Selin. "Ve senin kurtuluşun."
Bir anda, ofisin ışıkları titredi. Kaan, gözlerini kırpmak zorunda kaldı. Gözlerini açtığında, Selin çoktan gitmişti.
Ofiste sadece Kaan ve onun ağır nefes alışverişi kalmıştı.
Kaan, titreyen elleriyle boynuna dokundu. Selin’in öpücüğünü kondurduğu yerde, derisinin altında hafif bir yanma hissediyordu. Parmaklarını çektiğinde, parmak uçlarında taze, kırmızı bir kan lekesi gördü.
Kendi kanı.
Kaan, yavaşça masasının arkasındaki cam yansımasına baktı.
Ve dondu.
Yansımadaki adamın gözleri... Kehribar sarısı değildi. Zifiri, derin bir siyahtı. Ve göz bebekleri, insan göz bebeklerine benzemiyordu. Dikey, ince birer çizgi gibiydi.
Kaan, camdaki yansımasına dokundu.
"Ben ne oluyorum?" diye fısıldadı.
Ama camdaki yansıma, ona cevap vermedi. Sadece o dikey göz bebekleriyle, Kaan’a bakmaya devam etti.
Dışarıda, İstanbul’un üzerinde şimşek çaktı. Gök gürültüsü, camları titretecek kadar yakındı. Ve Kaan, o gök gürültüsünün arasında, Selin’in kahkahasını duyduğunu sandı.