Kaan Arsen, aynadaki yansımasından nefret etmeye başlamıştı.
Ofisinin özel banyosundaki mermer tezgâhın üzerinde duran gümüş çerçeveli aynaya bakarken, gözlerindeki o dikey çizgileri bir kez daha saydı. İki gün geçmişti. Galata'daki o gece yarısı karşılaşmasından bu yana, vücudu her saat başı biraz daha değişiyordu.
Sabahları uyanıldığında, yatağının çarşafları ter içinde kalıyordu. Ama bu ter, normal bir ter değildi. Soğuktu. Buz gibi. Parmak uçları, yastığa değdiğinde kumaşın üzerinde ince bir buz tabakası oluşturuyordu.
Ve duyuları… Duyuları, insan sınırlarının çok ötesine geçmişti.
Şu an, ofisinin otuz ikinci katında otururken, aşağıdaki sokakta yürüyen bir kadının parfümünü koklayabiliyordu. Yasemin ve vanilya. Üçüncü katta çalışan muhasebecinin kalp atışını duyabiliyordu. Dakikada yetmiş iki. Biraz hızlı. Muhtemelen kahve içmişti.
Kaan, elini yüzüne bastırdı. Parmakları, tenine değdiğinde soğuktu. İnsan soğukluğu değil. Başka bir soğukluk.
Telefonu çaldı. Arda'ydı.
*"Efendim, Galata'daki barın tapusu dün gece üzerinize geçti. Barın sahibi, teklifinizi reddedemedi. Ama… bir sorun var."*
"Ne sorunu?"
*"Barın güvenlik kameralarında, o gece kadınla ilgili hiçbir kayıt yok. Sanki kamera, o saatlerde kapatılmış. Ama ben kamerayı incelediğimde, cihazın fişi takılıydı. Kapanmamıştı. Sadece… kadın oradayken kayıt yapmamıştı."*
Kaan, telefonun ahizesini sıktı. "Arda, bu kadın ne?"
*"Efendim, bilmiyorum. Ama… bir şey daha var. Barın bodrum katında, eski bir mahzen bulduk. İçinde… içinde cam fanuslar var. Ve o fanusların içinde—"*
"Ne var?"
*"Kan, efendim. Taze kan."*
Kaan'ın nefesi kesildi. Telefonu kapattı. Masasının üzerindeki dosyalara baktı. Selin. Sadece bir isim. Sadece bir koku. Sadece bir dokunuş. Ama o dokunuş, Kaan'ın tüm varlığını değiştiriyordu.
Ve en korkutucu olan şey… Kaan, bu değişimden korkmuyordu. Tam tersine, içgüdüsel bir şekilde arzuluyordu.
---
Selin, Beyoğlu'nun arka sokaklarında, bodrum katındaki odasında oturuyordu.
Elleri titriyordu.
Yüzyıllardır elleri hiç titrememişti. Ama şimdi, Kaan'ın ofisindeki o dokunuştan sonra, parmak uçlarında hâlâ o adamın kanının sıcaklığı dolaşıyordu. Sadece bir öpücüktü. Sadece bir temas. Ama o temas, Selin'in içindeki o ilkel avcıyı uyandırmıştı.
Masanın üzerindeki cam fanuslara baktı. İçlerindeki kan, koyu kırmızı, neredeyse siyahtı. Suçluların kanı. Adaletsizlerin kanı. Selin'in yüzyıllardır besin kaynağı.
Ama artık o kanlar, ona yetmiyordu.
Çünkü Kaan'ın kanı… Kaan'ın kanı farklıydı. O kan, Selin'e sadece besin değil, *his* veriyordu. Korku. Heyecan. Arzu. Ve en tehlikelisi… *umut.*
Selin, ayağa kalktı. Odanın köşesindeki aynaya baktı. Aynada hiçbir şey yansımadı. Sadece boş duvar, boş masa, boş oda. Ama Selin, kendi yansımasını görebiliyordu. Çünkü o, sıradan bir vampir değildi. O, *İlk Dönüşüm*'ün çocuğuydu.
İki yüz kırk yedi yıl önce, İstanbul'un fethinden hemen sonra, bir Osmanlı paşasının kızıyken dönüştürülmüştü. Dönüştüren kişi… Viktor'du. Ve Viktor, Selin'in sadece yaratıcısı değil, aynı zamanda ilk aşkıydı.
Ama o aşk, kanla bitmişti.
Selin, aynadan uzaklaştı. Elini, boynuna götürdü. Damarları, Kaan'ın dokunuşunun hâlâ yankısını taşıyordu. O dokunuş, Selin'in ölü kalbini bir kez atmıştı. Ve Selin, iki yüz kırk yedi yıldır ilk kez, *yaşamak* istiyordu.
Ama Kaan'ı vampir yapmak… Bu, sadece bir aşk eylemi değildi. Bu, bir *yemin*di. Ve yeminler, kanla yazılırdı.
Selin, odanın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtığında, dışarıda yağmur yağıyordu. İstanbul'un sokakları, ıslak asfaltın üzerinde neon ışıklarıyla parlıyordu. Selin, yağmurun altında yürümeye başladı. Adımları, insanüstü bir sessizlikle yere değiyordu.
Bir hedefi vardı. Kaan'ın ofisi.
---
Saat gece yarısını on dakika geçiyordu.
Kaan, ofisinde tek başınaydı. Şehir, aşağıda neon ışıklarıyla parlıyordu. Ama Kaan'ın zihnindeki sis bir türlü dağılmıyordu. Masasının üzerinde, Arda'nın hazırladığı dosya duruyordu. Selin. Üç sayfa boşluk. Üç sayfa, bir kadının yokluğunu kanıtlayan belge.
Kaan, dosyayı kapattı. Artık dijital iz aramak, zaman kaybıydı. Bu kadın, teknolojinin sınırlarının ötesinde bir yerde duruyordu.
O hâlde, Kaan'ın da kuralları değiştirmesi gerekiyordu.
Ayağa kalktı. Camdan dışarıya, İstanbul'un sisli silüetine baktı. İçinde tuhaf bir boşluk, tarifsiz bir açlık vardı. Sadece bir dokunuştu. Sadece birkaç saniye. Ama otuz dört yıldır ilk kez… yaşıyormuş gibi hissediyordu.
Ofisin havası aniden soğudu.
Kaan, klimaların ayarını kontrol etmedi. Bu soğuk, mekanik bir soğuk değildi. Tenine işleyen, iliklerine kadar sızan kadim bir soğuktu. Ve o koku... Yağmurun toprağa değdiği an, eski kütüphane rafları ve hafif bir demir.
Kan.
Kaan yavaşça başını kaldırdı.
Ofisin köşesindeki gölgeler, sanki canlıymış gibi kıpırdadı. Karanlığın içinden, siyah ipek elbisesiyle Selin sıyrıldı. Yüzünde o tehlikeli, kan kırmızısı gülümseme vardı.
Ama bu gece, o gülümseme farklıydı. Dudakları titriyordu. Gözlerindeki altın parlaklık, kontrol edilemez bir kırmızıya dönüşüyordu.
"Selin," dedi Kaan. Sesi, odanın cam duvarlarında yankılanıyordu. "Yine mi geldin?"
Selin, yavaşça masaya doğru yürüdü. Adımları yere değmiyor gibiydi. Her hareketi, insanüstü bir zarafetle doluydu. Ama bu gece, o zarafetin altında bir titreme vardı.
"Beni durdur," diye fısıldadı Selin. Sesi, kadife bir kumaşın üzerinde kayan keskin bir bıçaktı. Ama bu sefer, o bıçak titriyordu. "Kaan, beni durdur."
Kaan, masanın arkasından çıktı. Selin'e doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe kapandı. Bir metre. Yarım metre. Sıfır.
"Neden durdurayım?" diye sordu Kaan. Sesi, tehlikeli bir fısıltıya dönüşmüştü.
Selin, Kaan'ın gözlerine baktı. Gözlerindeki kırmızı parlaklık, artık kontrol edilemez bir hal almıştı. Dişleri, dudaklarının arasından uzamıştı. Keskin, beyaz, ölümcül.
"Çünkü," diye fısıldadı Selin, sesi titreyerek, "eğer durdurmazsan… seni ısıracağım."
Kaan, Selin'in bileğini kavradı. Parmakları, Selin'in buz gibi tenine kenetlendi. "O hâlde ısırsana."
Selin, Kaan'ın gözlerindeki o kehribar-siyah parlaklığı gördüğünde, bir anlığına duraksadı. O parlaklıkta korku yoktu. Sadece arzu vardı. İlkel, kontrol edilemez bir arzu.
Ve o an, Selin kontrolünü kaybetti.
Dişlerini, Kaan'ın boynundaki o kalın damara geçirdi.
İlk temas anında, ikisi de irkildi.
Selin'in dişleri, Kaan'ın tenini deldiği anda, Kaan'ın damarlarındaki kan, sanki kendi isteğiyle o dişlere doğru akmaya başladı. Selin, kanı içtiğinde, gözleri tamamen kırmızıya döndü. Yüzyıllardır bastırdığı o ilkel avcı içgüdüsü, Kaan'ın kanını tattığı an uyanıvermişti.
Ama Kaan… Kaan acı çekmedi.
Tam tersine, ilk kez gerçek bir haz duydu.
Selin'in dişleri boynundayken, Kaan'ın tüm vücudu gerildi. Nefesini tuttu. Selin'in soğuk nefesini teninde, dişlerinin sıcaklığını damarlarında hissedebiliyordu. Ve o kan… O kan, Selin'in vücuduna aktıkça, Kaan'ın içinde tarifsiz bir haz dalgalandı.
Selin, kanı içtikçe, Kaan'ın tenine daha sıkı kenetlendi. Parmakları, Kaan'ın omuzlarına bastırdı. Kaan ise, Selin'in belini kavradı. İkisi, ofisin ortasında, cam duvarların önünde, birbirine kenetlenmişti.
Selin, kanı içmeyi bıraktığında, ikisi de nefes nefese kalmıştı.
Selin, dişlerini Kaan'ın boynundan çekti. Dudaklarında, taze kan lekeleri vardı. Gözlerindeki kırmızı parlaklık, yavaş yavaş altına dönmeye başladı.
Kaan, Selin'in yüzüne baktı. Gözlerindeki o kehribar-siyah parlaklık, şimdi tamamen siyahtı. Ve Kaan, ilk kez gülümsedi.
"İşte bu," diye fısıldadı Kaan, sesi boğuklaşarak. "İşte bu, yaşamak."
Selin, Kaan'ın boynundaki iki küçük deliğe baktı. Kan, yavaş yavaş pıhtılaşıyordu. Ama o delikler, sıradan bir ısırık izi değildi. O delikler, bir mühürdü. Bir yemin.
"Sen ne yaptın?" diye fısıldadı Selin, sesi titreyerek.
Kaan, Selin'in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Parmakları, Selin'in buz gibi tenine değdiğinde, ikisi de irkildi.
"Ben hiçbir şey yapmadım," dedi Kaan. Sesi, odanın cam duvarlarında yankılanıyordu. "Sen yaptın. Ve ben… ben teşekkür ediyorum."
Selin, Kaan'ın gözlerindeki o siyah parlaklığa baktı. Ve ilk kez, iki yüz kırk yedi yıl sonra, Selin korktu.
Çünkü Kaan'ın gözlerindeki o parlaklık, artık insan parlaklığı değildi. O parlaklık, Kaan'ın içindeki karanlığın uyanışıydı.
Ve Selin, o karanlığı uyandıran kişiydi.
---
Selin, Kaan'ın ofisinden çıktığında, yağmur hâlâ yağıyordu. İstanbul'un sokakları, ıslak asfaltın üzerinde neon ışıklarıyla parlıyordu. Ama Selin, o ışıkları göremiyordu.
Zihninde sadece Kaan'ın kanının tadı vardı.
O kan… O kan, Selin'e sadece besin değil, *güç* vermişti. Yüzyıllardır hissetmediği bir güç. Ve o güç, Selin'in içindeki o ilkel avcıyı tamamen uyandırmıştı.
Selin, Beyoğlu'nun arka sokaklarında yürürken, bir gölge fark etti. Sokak lambasının altında, uzun boylu, siyah paltolu bir adam duruyordu. Yüzü gölgelerde saklıydı. Ama Selin, o adamı tanıyordu.
Viktor.
Selin durdu. Yağmur, yüzünden süzülüyordu. Viktor, yavaşça Selin'e doğru yürüdü. Adımları, Selin'in adımları gibi sessizdi.
"Selin," dedi Viktor. Sesi, yağmurun sesine karışıyordu. "Onu ısırdın, değil mi?"
Selin, cevap vermedi. Sadece Viktor'a baktı.
Viktor, Selin'in önünde durdu. Yüzündeki gölgeler, sokak lambasının ışığında kayboldu. Yüzü, Selin'in hatırladığı gibi yakışıklıydı. Ama gözleri… Gözleri, Selin'in hatırladığından daha karanlıktı.
"Selin," diye tekrarladı Viktor, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşerek. "Onu ısırdın. Ve şimdi… o değişiyor. Ama sen bilmiyorsun ki…"
"Ne bilmiyorum?" diye sordu Selin, sesi buz gibi soğuktu.
Viktor, gülümsedi. O gülümsemede hem acı hem de tarifsiz bir kin vardı.
"Arsen kanı," dedi Viktor, sesi yağmurun sesine karışarak. "Sadece vampir yapmaz. O kan… o kan, vampiri de *yok eder*."
Selin, Viktor'un sözlerini duyduğunda, bir adım geri çekildi. Yağmur, yüzünden süzülüyordu. Ama bu sefer, o yağmur soğuk değildi. Sıcaktı. Kaan'ın kanının sıcaklığıydı.
"Ne diyorsun?" diye fısıldadı Selin, sesi titreyerek.
Viktor, Selin'e bir adım daha yaklaştı. Yüzündeki gülümseme silindi. Yerini, kadim bir ciddiyet aldı.
"Kaan'ı vampir yaparsan," dedi Viktor, sesi odanın cam duvarlarında yankılanırcasına alçaktı, "o seni yok eder. Çünkü Arsen kanı… Arsen kanı, vampirlerin sonudur."
Selin, Viktor'un sözlerini duyduğunda, dizlerinin bağı çözüldü. Yağmurun altında, ıslak asfaltın üzerinde çömeldi. Ve ilk kez, iki yüz kırk yedi yıl sonra, Selin ağladı.
Çünkü Selin, Kaan'ı seviyordu. Ve Kaan'ı vampir yapmak… Kaan'ı yok etmek demekti.
Viktor, Selin'in yanından geçti. Yağmurun altında, karanlığa doğru yürüdü. Geriye dönüp bakmadı. Sadece son bir söz bıraktı:
"Seçimini yap, Selin. Ya onu sev… ya da onu yok et."
---
Kaan, ofisinde tek başınaydı. Camdan dışarıya, İstanbul'un sisli silüetine bakıyordu. Boynundaki iki küçük delik, hâlâ sızıyordu. Ama o sızı, acı değil… hazdı.
Telefonu çaldı. Arda'ydı.
*"Efendim, barın bodrumundaki kan fanuslarını inceledik. Ve… efendim, o kanlar insan kanı değil."*
"Ne kanı?"
*"Hayvan kanı, efendim. Ama… ama bazı fanusların içinde, insan kanı da var. Ve o insan kanı… efendim, o kanlar suçluların kanı. Cinayetlilerin, hırsızların, tecavüzcülerin kanı."*
Kaan, telefonu kapattı. Camdaki yansımasına baktı. Gözlerindeki o siyah parlaklık, şimdi daha derindi. Ve Kaan, ilk kez anladı.
Selin, bir canavar değildi. Selin, bir *avcıydı*.
Ve Kaan… Kaan, Selin'in en büyük avıydı.
Kaan, gülümsedi. O gülümsemede hem tehlike hem de arzu vardı.
"O hâlde," diye fısıldadı Kaan, sesi odanın cam duvarlarında yankılanarak. "Beni avla, Selin. Ama unutma… ben de seni avlayacağım."
Dışarıda, İstanbul'un üzerinde şimşek çaktı. Gök gürültüsü, camları titretecek kadar yakındı. Ve Kaan, o gök gürültüsünün arasında, Selin'in fısıltısını duyduğunu sandı:
*"Seni seviyorum, Kaan. Ama seni vampir yaparsam… seni yok edeceğim."*