"Umut Kırıntısı"
Umut; insanları ayakta tutan yegane sebeplerden en önemlisi.
Çoğu insan sadece hayatta umut ettikleri şeyler olduğu için hayata tutunurlar ve yaşarlar ya da bunu kendilerine sebep edinirler.
Sürekli hayatta olmasını beklediğimiz bir şey vardır elbet, olmasını istediğimiz şey olmazsa hırçınlaşıp delirdiklerimiz.
İstediğimiz oluncada ne kadar zor elde ettiğimizi unutup umursamazca ilgilenmediğimiz şeyler, kıymetini ancak kaybettiğimizde anladıklarımız.
Nitekim bende bu haldeydim sanırım bir çok açıdan, hep bir umudum vardır, mesela özgürleşeceğim bir hayat töreye kurban gitmeyeceğime dair olan bir umut ve inanç. Acaba özgür olursam yani üstümde olan onca sorumluluktan kurtulursam evlenmezsem benim yüzümden ölecek insanlardan kurtulursam rahata erersem özgürleşirsem bunun değerini önemsizleştirir miyim ya da kıymetini bilmez miydim? Bunlar sadece olduğu zaman öğrenebileceklerim şeylerdi ama kesinlikle kıymetini bileceğimi biliyordum ben öyle kıymet bilmez bir insan olmazdım sanırım.
İşte buarda da bir gün bunların olması için umut etmekten başka çare kalmıyor ve bu güzel bir şey olarak çıkıyor karşımıza en azından bizi ayakta tutuyor, her şeye rağmen.
Duşakabinden çıkıp bornozumu giydim kuşağını bağladıktan sonra saçlarıma havluyu doladım. Bugün benim için büyük gündü.
Dizimi yaraladığım günün üstünden iki gün geçmişti ve ağrım sızım yoktu yaram sürdüğüm merhemler sayesinde neredeyse kapanmıştı sadece ince bir kabuk tabakası vardı o kadar onu da ten rengi bandajla sarıp bıraktım, açık görünmesi hoşuma gitmiyordu.
Sonunda cesaretimi topladığıma inanıyordum yani tedirginliğim gitmiş ve en erkeninden işe koyulmam gerekiyordu.
Bugün Cumaydı sabah erken saatte kalktım ve hazırlamaya başladım çünkü bugün Asparşah'ların şirketine gidecektim, bugün Boran Asparşah ile görüşecektim.
İçimde tuhaf bir heyecan ve gerginlik vardı ama üstesinden gelebilirdim sadece kimseye oraya gideceğimi belli etmemem gerekti o kadar. Doğal ve her zamanki gibi görünecektim. O yüzden dolabımdan en uygun şık kıyafetlerimi çıkardım.
İç çamaşırlarımı giydikten sonra, havalar ısınmaya başlasa da hâlâ serin olduğu için ince kazak giydim, açık kahve tonlardaki uzun kollu kazağımı giydikten sonra siyah tayt şortumuda giydim yaz sıcağında tercih etmiyordum ama şu an için en ideali buydu. Eteklerimin altına şort giymeden rahat edemiyordum çünkü aklıma sürekli ya rüzgar vurup kaldırırsa ya yere düşersem ve üryan yanlarım göz önüne serilirse diye üşüşüyordu beynime ki zaten iki gün önce sokak ortasında yere yapışmıştım. Neyseki pantolonluydum.
Daha sonra ise çokta kısa olmayan dizimin hemen üstü bir etek giydim sağ tarafında çok ufak bir yırtmaç vardı ama sorun olmazdı bana göre, giyim tarzım genel olarak böyleydi. Dizlerime kadar olan siyah düz taban botlarımıda giydikten sonra saçlarımı kurutup dalgalı bir şekilde öylece açık bıraktım yüzüme de açık kahve tonlarda sade bir makyaj yaptım dudağımda sadece parlatıcı sürdüm. İyi görünüyordum, iyi görünmek zorundaydım. Bugün her şey iyi olacaktı.

Evet kesinlikle her zaman ki gibiydim.
Parfüm sıkmadım, zaten parfümde kullanmazdım genelde çünkü kokuları ne olursa olsun rahatsız edebiliyordu beni. Hele de sabahları parfüm kokuları mideme oturuyordu resmen. Kahverengi kalın kısa zincir çantamı aldım ve içine ihtiyacım olucak eşyaları koydum, hazır olduğumda çantamı komodinin üstüne bıraktım.
Odamın Kapısının çalınması ile son bir kez üstümü düzelttim ve kapıya gidip açtım. Karşımda tüm yakışıklılığı ile abim Ferman vardı.
Abim beni baştan aşağı süzdü dudaklarında gülümseme otururken, "Oo, Hanımağam bu ne güzellik gözlerim kamaştı sabah sabah," dedi elindeki tesbihi sallayarak, daha sonra gözünü kısıp sesli bir nefes aldı. "Yalnız bu etek biraz kısa değil mi sence," demesi ile kaşlarımı çattım.
Burada daha çok elbise giyerlerdi ama ben biraz fazla modacıydım sanırım ve tarzım buydu sonuçta, hem yıllarca Ankara'da kalmıştım, ne bekliyordu.
Abimin kolunu tuttum ve kendime doğru eğip yanağına bir öpücük kondurdum, "Değil abi değil, kısa değil uzun bak," dedikten sonra biraz çekiştirerek uzatmaya çalıştım, ama pekte sonucu değiştirmedi abim onaylamaz bakışlar attığında konuyu değiştirme eylemine geçiş yaptım.
"Asıl bu ne yakışıklılık abi, utanmaz mısın kızların canını yakmaya he," diyerek gülümsedim. Abimin yüzü anlık asılsada hemen topladı kendini ama onu yakalamıştım sonuçta. Belli etmek istemiyordu ama bir aşk yarası olduğu bariz belliydi bunu bunca zamanda anlamamam saçma olurdu. Omzunu kapıya yasladı, elindeki tesbihi sallayamaya devam etti, "Valla canı yanan kendini yakar, zira bunun gibi bir niyetim yoktur bilirsin." Dedi ukâlaca.
"Bilirim bilirim, otuza merdiven dayadı hâlâ evlenemedin anlamıyorum neyi bekliyorsun, aşık olmayı falan mı?" dedim gülerek, ancak abim yutkundu ve bakışlarını kaçırdı kaç kere sormama rağmen hiç cevap vermeyip geçiştirmişti beni oysa bu evde bir üçümüz vardık birbirimizi seven ve bağlı olan; ben, abim ve Hevdem. Annem ve babam hiç bir zaman bize sıcak birer kucak vermemişti hep otoriter ve ciddi olmuşlardı bize karşı hep duvarları vardı. Bizde onlardan bulamadığımız ilgiyi ve sevgi birbirimizde bulup birbirimize vermiştik. Bir yandan da alışmıştık bu duruma.
"Tabiki de yok sadece böyle kafam rahat zaten yeterince derdim yok gibi birde evlenip başıma dert alamam." diyerek geçiştirdi beni.
Tek kaşımı sorgulayıcı bir ifadeyle kaldırdım kollarımı göğsümde birleştirdim. "Ama biliyorsun ki yakında Aşiret ağası olacaksın babamın yerine sen geçince evlilik baskısı baya bir artacak."
Yüzü ciddiyete büründüğünde kaşlarını çattı, "Ağa olmak isteyen kim, hem umrumda bile değil kimse bana istemediğim bir şey yaptıramaz!" dediğiyle duraksadım, o erkek diyemi zorunluluğu yoktuda istediğini yapabiliyordu. İşte birde bu yüzden onların yapma dediklerini yapasım geliyordu.
Abim söylediğini idrak eder etmez pişmanlık hemen yüzüne yansıdı. Kolumdan tutup kendine çekti ve başımı göğsüne yasladı. "Özür dilerim güzelim, öyle demek istemedim senin için elimden geleni yaptım ve yapmaya da devam ediyorum ama hiç bir işe yaramaması inan bana canımı nasıl yaktığını bilemezsin." biliyordum eve gelmediği zamanları çok iyi biliyordum hatta sırf babamlara inat olsun diye tam iki yıl konuşmamış yanımda Ankara'da kalmıştı.
Başımı göğsüne sürttüm, "Biliyorum kendini suçlama sen elinden geleni yaptın ve yapıyorsun." dedim kirpiklerimde asılı kalmış yaşları inadına akıtmadım.
"Hadi o zaman bugün kahvaltıya birlikte oturacağız itiraz yok, açım kızım iştahım geri gelsin demi." dedi ardından beni kendinden uzaklaştırdı ve saçlarımı geri itti. Uzun zamandır onlarla oturup yemek falan yemiyordum.
"Tamam, ineceğim kahvaltıya." Dedim nefes vererek.
"Aferin hadi gelde ev halkı Hevdem'den başka kız görsün." demesiyle gözlerimi devirdim.
Saçlarımı karıştırıp kafama vurdu yavaşça, "Abiye göz devrilmez!" dediğinde, "Ya abi napıyorsun!" diye cırladım. Sesimle yüzünü buruşturup kaçar adım uzaklaştı ve merdivenlerden inerek kayboldu.
Saçlarımı elimle düzelterek Hevdem'in odasına yöneldim konak üç katlıydı alt katta büyük salon ve kiler, bir kaç misafir odası, olduğum katta abim ben Hevdemin odası ve bir oda daha vardı. Üst kattada annemlerin odası büyük teras ve iki oda daha vardı.
Hevdem'in odasına girince tam tahmin ettiğim gibi fosur fosur uyuyordu saat sekize yirmi vardı ve bu salak birde okula gidicekti.
Omzundan sarstım, garip mırıltılar çıkarıp uyanmadı. "Hevdem hadi kalk okula geç kalacaksın hadi." Yine uyanmadı. "Hevdem! kızım kalk hadi beni delirtme, kalksana ya!" diyip daha sert sarsınca irkilerek uyandı bir kaç saniye olanları kavramaya çalıştı "Noluyor ya, kıyamet falan mı kopuyor." diye konuştu ağlamaklı bir sesle. Ellerimi göğsümde birleştirdim.
"He kıyamet kopuyor, sende kıyamete üstünde şu varla yok arası gecelikle girersin artık." dedim alayla. Hevdem üstünü süzüp hemen kendini topladı.
"Ne var geceliğimde ya gayet güzel bi kere."
Üstünü süzerken kısa kırmızı dantelli geceliğe baktım tekrar, "Güzel güzel de neden bu kadar kısa ve ateşli onu anlamadım sadece." Bir kez daha baktım üzerine beyaz tenliydi ve biraz balık etliydi bu da onun vücudunu kıvrımlı gösteriyordu. Bu yaşta fıstık gibi bedeni vardı, "Ateşin bu yaşta başına falan vurmayacağına göre, gerçi tam ergenlik çağlarındasın ama." dediğimde ayağa fırlamıştı adeta sinirle.
"Ergen falan değilim ben." diye çıkıştı ardından, "Hem bir nedeni yok sadece seviyorum böyle giyinmeyi o kadar." dedi, sanki kendine bunları öğretmeye çalışıyor gibi üzerine bakıp durdu sürekli.
Gözlerimi kıstım ve dibine kadar girip elimi geceliğinin askısına atıp düzelttiyor gibi yaptım. "Sence de senin gibi genç bir kız için fazla açık ve seksi değil mi bu gecelik, hadi söyle bakalım kim için böyle şeylere özeniyorsun." dememle yutkundu ve gözlerini kaçırdı.
"Ne alakası var ya, ben istediğim için giyiyorum," dedi gözlerime bakmayarak.
Ellerimi çıplak omuzlarına koyarak daha da eğildim ve konuştum.
"Hevdem seni benden iyi kimse tanımaz, sen pamuklu pijamalara bayılan onlar olmasa içliklerinle yatan kızsın, sencede bu dantelli ve naylon gecelik senin tarzınmış gibi mi duruyor, tamam insanlar tarz değişikliği çoğu zaman yapar ama seninki zorundalık gibi geldi bana." Dediklerimle yüzü iyice asıldı.
Derin bir nefes alarak ellerimi çektim üzerinden, cildi dantele karşı hassastı ve hemen morarıp kızarıyordu, "Hadi canım benim git çıkar şunu ve o güzel cildini daha fazla kızartıp morartma, benimde canımı sıkma seni seven böyle sevsin iki gecelikle sevecekse hiç sevmesin daha iyi, hem ben kardeşimin ne kadar akıllı olduğunu biliyorum kimse için değişmez." dedim bastırarak.
"Ablam benim ya kurban olurum sana," diye öptü beni sıkıca. Ani duygu değişimlerine yetişemiyordum. "Sence de pamuklu pijamalarla da seksi değil miyim ben?"
"Fazlasıyla," dedim bıkkınca. Tekrat öpecekken geri çekildim. "Haklısın haklı zaten salaklara ne diye uyduysam." Diye söylenerek banyoya koştuğunda arkasından baka kaldım.
Aşağı indiğimde babamın abimin hararetli bir şekilde konuştuklarını gördüm ama umursamadan mutfağa girdim direkt ve tahmin ettiğim gibi annem, Aysun ve Semra abla ile kahvaltı hazırlıyordu. Beni görünce gözleri ışıldamıştı annemin. "Günaydın hanımlar ve kolay gelsin." dedim mutfak masasına geçip oturarak.
"Günaydın hanımım." diye cevapladı beni Aysun ve Semra abla.
Annem de, "Günaydın Kızım benim," demesiyle sadece gülümsemekle yetindim, Aysun'un üstümü süzdüğünü gördüğümde yakalanmış gibi bakışlarını kaçırdı, ne var kıyafetimde anlamıyorum ki.
Semra 40'lı yaşlarda dul bir kadındı kocası ölmüş biriydi ve evimizde çok uzun yıllardır çalışıyordu Aysun'da 27 yaşında falandı güzel bir kadındı ve bir tane oğlu vardı, kocası terk etmişti onları. Bizde olabildiğince yardım ediyorduk tabi.
"Hele hele, bu konaktaki halıların hali nedir öyle Sultan." diye söylenerek penguen yürüyüşü yaparak anneannem girdi içeriye, bakalım bu sefer ne sorun patlatacaktı temizlik hastası nenem.
Annemin sırtı neneme dönüktü ve yüzünde 'ben bittim' bakışı vardı, gülmemek için kendimi tuttuğumda, "Dön gız, dön, duymaz mısın beni, ben senin zamanında her gün halı yıkardım hiç mi feyz almadın benden gız!" dediğinde masanın sandalyesine çöktü ağırca bir hareketle. Annem derin bir solukla döndü ona, "Ana o halıları yıkayalı daha bir ay olmadı, Allah aşkına yapma." demesiyle kahkahamı tutamadım. Bakışların bana dönmesiyle sesimi kessemde Anneannemden kaçamadım.
"Oh gül tabi sen elindeki o boyalarla sana o halıları yıkatmazsam banada Berfo demesinler." Diye sertçe konuştuğunda gözlerim büyüdü.
Bu ortamda daha fazla kalmamalıydım ayağa kalkıp masadaki kahvaltı tepsisini aldım hızla, "Valla ben hayatta o halılara el sürmem." derken seri adımlarla çıktım mutfaktan.
Bildiğim bir şey varsada nenem bir şey diyorsa kesin yapardıda yaptırırdıda.
Tepsiyi neredeyse hazır olan masaya koydum, babamın ve abimin bakışları altında tek kelime etmeden kahvaltıkları masaya dizmeye başladım.
Babamın yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi, "Günaydın evimin ışığı." dediğinde zorlukla yutkundum ona kayıtsız kalmak çok zordu bu yüzden sadece, "Günaydın" diyerek yerime geçtim. Bu durum karşısında üzülsede ses etmedi babam, normalde bu kadar sıcakta bakmazdı aslında ama buraya geldiğimden beri biraz fazla dengesiz davranıyorlardı.
Diğerleri de gelince kahvaltıya başladık, nasıl geçtiğini anlamadığım kahvaltının sonunda babamlar konaktan çıktı Hevdem okula giderken bende odama çıktım hızla.
Odaya girdiğimde Aysun'u görünce şaşırdım bir elinde temizlik bezi bir elinde ise bir takı, masamın üstünde teki Aysun'un elinde olan küpem vardı. Beni görünce korku ile hemen küpeyi bıraktı "Ben sadece odanızı topluyordum hanımım." demesi ile kapıyı kapatıp yanına yaklaştım ve kutudaki küpenin ikisini de yerleştirdim sonra Aysun'un eline bıraktım. "Beğendiysen alabilirsin, al senin olsun." dedim sakince, şaşkın bakışlarını üzerime dikti.
Kutuyu tekrar masaya bıraktı, "Yok hanımım sağol gerek yok, ben alamam." demesi ile göz devirdim.
"Alt tarafı bir küpe bir şey olmaz sana hediyem olsun hadi al." diyerek eline tekrar sıkıştırdım. Gülümsemesi ile başını salladı ve "Teşekkür etti." Utanmıştı.
"Gel takayım istersen, çek bakalım şu eşarbı." diyip aldım, kulağının arkasına çekti yazmasını.
Sallanan biraz uzun gümüş damla şeklinde mor taşlı küpeleri taktım.
"Bak benden daha çok yakıştı sana." gülümseyerek utangaçca baktı bana daha sonra bir sürü gereksiz teşekkür edip odadan çıkmıştı.
Odamı topladım benden başka kimsenin odama girmesi hoşuma gitmiyordu hele birde eşyalarımı karıştırması. Ama iki eşya içinde kimsenin kalbini kıracak değildim.
Saat on bire yaklaştığında ayağa kalktım ve siyah kabanımı üzerime geçirdim millet cuma namazına gitmeden yakalamam gerekiyordu, gerçi Ağamız namaza gidiyor muydu bilmiyordum ama yinede şansa kalmadan erkenden halletmeliydim.
Aramamıştımda izin almam gerekirdi ama yapamamıştım biraz damdan düşer gibi olacaktı maalesef.
Kahverengi çantamıda aldım ve son olarak aynadan kendimi düzeltip çıktım odadan. Aşşağı indim, annemler duvarların ordaki sedirlere oturmuşlardı nenemle çay içiyorlardı. "Nereye Riva." Diye sordu merakla.
"Dışarda ufak bir işim var hemen halledip geleceğim." dedim nenemin yanına oturarak.
Şüpheyle bakması üzerine şaşırmaya baslamıştım ne bekliyordu bu kadın, "Kızım babanlar bilmiyor hem nereye gidecen, de hele." diye diretince alt dudağımı dişledim hırsla.
"Merak etme kaçmam! Babamlar gelmeden dönerim ayrıca dışarı istediğim zaman çıkarım sıkmayın beni." diye çıkıştım biraz da anlamasını istemediğimdendi aslında.
"Yanlış anladın kızım ben öyle demek istemedim." diye hızla düzeltince kendini nenem girdi araya, "Tamam yeter, git kızım dikkat et kendine, geç kalma." demesiyle rahat bir nefes verdim yanağına öpücük bırakıp anneme kısa bir bakış atıp kapıya doğru yürüdüm.
Dakikalar sonra arabadaydım. Arabayı kullanan kişi de adamlarımızdan Cahit'ti.
"Nereye gidiyoruz hanımım?" Diye sorduğunda gerildim.
Koltukta öne doğru yaklaştık biraz, "Bak şimdi Cahit seninle ufak bir ziyarette bulunacağız ama bu konu hakkında en ufak herhangi bir şey babamların veya abimin kulağına gitmeyecek, sana güvenebilir miyim?" dedim ciddiyetle. Dikiz aynasında bakış attı bana.
"Hanımım sizin benim için yaptıklarınızdan sonra siz isteyin ben canımı bile veririm size can borcum vardır bilirsiniz, o yüzden benden tek laf çıkmaz emin olun." demesiyle gülümsedim.
"Bana borcun falan yok, bu konuyu kapat," dedim kesin bir dille, başını salladı eyvallah dercesine. "Ve gideceğimiz yer işte." Elimdeki kâğıdı Cahit'e verdim. Sanırım neresi olduğunu anlamıştı ya da biliyordu. Önce şaşırdı sonra kağıdı tekrar bana uzattı, aldım kağıdı çantama koydum tam olarak bilmiyordum nerede olduğunu çünkü.
Bir süre araba dar yollardan çıkıp ana yola girdiğinde bende etrafa bakmayı kesip telefonuma baktım bir sürü mesaj vardı çoğu Ankara'dan arkadaşlarımdı onları daha sonra bakarım diye eleyip aramalara girdim ve her zaman ki gibi Leyla yengemin aradığını görünce istemsizce gülümsedim. Jiyan amcam az çekmiyordu elinden.
Telefonda numarasını basıp aradım, kısa süre çalan telefon açılınca o neşeli sesi duyuldu. "Oo küçük hanımağa sen bizi arar mıydın ya ben sen bizi evlatlıktan aman akrabalıktan reddettin falan sandım arayıp sormayınca."
"Yenge hatırladığım kadarı ile en son dört gün önce yüzyüze görüşmüştük." Camı indirdim.
"Olabilir, bu reddetmene engel değil." Arkadan ufaklığımın sesini duyuyordum. Çok özlemiştim.
"Abartma, biliyorsun bu ara fazla karışığım o yüzden kimseyle konuşmak bile istemediğim bir çok an olabiliyor." Dedim ruhsuzca.
Derin bir nefes verdiğini duydum "Bak ne diyeceğim bugün bize gelsene laflarız biraz özledim seninle kızkıza sohbet etmeyi, hatta bizde kalda sabaha kadar uyumayalım kız." diye teklif sundu.
"Olabilir ama Nüvit yengemi çağırırırsan hiç iyi olmaz hemen çıkarım oradan bak."
"Ay saçmalama o mendeburu ne çağırıcam ben, ama seninle bir kaç fotoğraf çeker sonra nispet olsun diye profilimde paylaşırım, haberin olsun." Kısa bir gülüş attım.
"Sen beni eltini kıskandırmak için kullanıyor musun bana mı öyle geliyor?"
"Saçmalama sen kullanılacak kızmısın, tabiki değilsin."
"Tamam tamam kısa bir işim var halledip hemen geleceğim yani en fazla iki üç saate olurum yanında." Dediğimde saati kontrol ettim.
"Tamam kuzum bekliyorum gidip hazırlık yapayım bide Hevdem'i arayayım oda gelsin, o akşama eğlence var."
"Sen iflah olmazsın yenge kapatıyorum." dedim.
Telefonu kapattıktan en fazla beş dakika sonra araba büyük camdan bir binanın yanında durdu.
"Geldik Hanımağam, bende sizinle gelsem iyi olur galiba." demesiyle onayladım onu.
Arabadan yavaşça indik anahtarı valeye veren Cahit hızla yanıma geldi. Şirketin duvarındaki büyük ve altın görünümlü yazıya baktım.
ASPARŞAH HOLDİNG
Oldukça lüks görünüyordu cahit arkamdan beni takip ediyorken dönen cam kapıdan içeri girdik ve ilerde karşımda olan lobiye doğru ilerledik. Etraftaki insanlar tuhaf tuhaf bakıyorlardı beni tanıdıklarını fazla zannetmiyordum muhtemelen şıklığıma ve endamıma bakıyorlardı. Baksınlardı.
Lobiye yaklaştığımda bilgisayar başında oturan kızla göz göze geldim.
"Buyrun nasıl yardımcı olabilirim." diye sordu gülümseyerek.
Boğazımı temizledim öksürerek, "Boran Asparşah ile görüşecektim." Dedim kendimden emin bir ses ile.
"Tabi, randevunuz var mıydı acaba." diye sordu kız gülümseyerek.
"Hayır yok." dedim kısaca.
"Üzgünüm o zaman randevu almanız lazım."
Sıkıntıyla nefes verdim burada adımı kullanmam işime yarardı ama birde bunun duyulması vardı, yapacak bir şeyde yok gibiydi.
"Randevuya ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum, rica etsem arayıp patronuna Gece Riva geldi dermisiniz?" dememle duraksadı.
Nolur, sana şurada yalvarabilirim beni göndermemen için lütfen, diye içimden ona yakarırken dışımda fazla ketum görünüyordum. Kabanımı avuçladım çaktırmadan.
"Pardon adınız ne demiştiniz?" Diye sordu tereddütle.
Sesli bir soluk çektim ciğerlerime, "Gece Riva demiştim." Kadın iyice beyazladı şimdi. "Ben sizi hemen yukarı yönlendireyim en iyisi Gece Hanım," dedi hızla. "Hemen sol taraftan ilerleyin 17.nci kata çıkın çalışanımız ilgilenecek efendim sizinle." Demesiyle durduramadığım bir gülümseme belirdi dudaklarımda.
Cahit'e döndüm. "Sen burada kal otur bir şeyler iç ben hemen geri geleceğim." diyip asansöre yöneldim. Tuşa basıp gelmesini bekledim aynı zaman da tuhaf bir gerginlik ve heyecanda vardı içim içime sığmıyor gibi derin bir nefes aldım sakinleşmem lazımdı yoksa işler iyi ilerlemezdi. Gelen asansörle bindim hemen.
Aynadan kendime baktım, sade olan makyajım iyi duruyordu üzerimde oluşan stres ile dudaklarımı yaladım. Sonuçta Boran Ağa'nın karşısına çıkacaktım acaba nasıl karşılayacaktı beni, ya işler istediğim gibi gitmezse.
Aklıma dolan düşüncelerle kafamı hızla iki yana salladım o iyi biriydi, yani öyle diyorlardı, iyi, merhametli fazla gülümsemeyen suratsızda olduğu söyleniyordu ama olsun yine de ondan çekinmeyecek dik duracaktım. Buna mecburdum.
Boran Asparşah umarım beklentilerimi boşa çıkarmazsın. Aksi ikimizi de yakar.
Stresten avucumdaki yara izimi kaşıdığımı farkedince bakışlarım sağ elimdeki işaret ve baş parmağım arasındaki o yara izine gitti, bu iz fazlasıyla büyük bir hikaye barındırıyordu ve ben bu hikayedeki o çocuğu çok merak ediyordum, beni kurtaran sırf canım yanıyor diye bendeki yaranın aynısını kendi elinede açan o çocuğu deli gibi merak ediyordum.
Açılan kapı ile sebepsiz terleyen avucumu eteğime sürdüm sıkı sıkıya tuttuğum çantam ile asansörden çıktım. Beyaz, oldukça şık döşenmiş parlak koridoru döner dönmez sıkı topuzlu gözlüklü orta yaşlarda olduğu belli olan bir kadın karşıladı beni. "Hoş geldiniz efendim ben Beril, Boran bey şu an toplantıda sizi misafir odamızda ağırlayalım," diyip beni geçtiğimiz sayamadığım odaların önünden geçirdi ve büyük kahverengi kapıyı açarak içeri girdik. "Hemen Boran beyi bilgilendireceğim efendim, içecek bir şey ister misiniz?" diye sorması ile sadece su istedim.
Beyaz ve gri tonların olduğu odada büyük bir masa varken ben karşı karşıya kalan deri koltuklardan birine bıraktım kendimi.
Etrafı incelerken genç sarışın bir kadın elinde tepsi ile girdi içeri üzerine bakınca üzerinde dar siyah bir kalem elbise vardı, suyu önümdeki cam sehpaya bıraktı. "Afiyet olsun" derken yüzünde bariz belli olan samimiyetsiz bir gülüş vardı ve beni çekinmeden inceliyordu. Bu beni sinir etmişti bu yüzden cevap vermeden suyu aldım. Oda bozulsada renk vermeyip çıktı odadan.
"Cins" diye mırıldanıp, suyu yudumladım.
Neredeyse 10 dakika geçmişti ama kimse gelmemişti, elimde hâlâ tuttuğum bardağı bırakarak ayağa kalktım ve cama yaklaştım ellerimi göğsümde birleştirdim ve mükemmel görünen Mardin'i izlemeye başladım. Sanki şehir ayaklarım altındaymış gibiydi. Tuvalim yanımda olsaydı kesinlikle bu anı resmederdim, parmaklarımı cama yasladım ve manzaraya tam olarak odaklandım nasıl olsa hatırladığım kadarını çizerdim, bide buranın gün batımı hâli harika görünürdü kesin, taştan olan evler konaklar gün batımı ışığıyla essiz görünürdü kesin.
"Daha ne kadar böyle büyüleyici bir şekilde izleyeceksin bu sıradan manzarayı." Gelen kalın tok sesle irkildim ve elimi hızla çektim camdan. Tüm tüylerimin diken diken olduğunu hissettim vücudumda, derin bir nefes alıp yutkundum bu adam hangi ara girmiştiki odaya o kadar mı dalmıştım, hadi ben daldım sen benim manzarayı izlediğimi görüp beni neden izliyorsun?
Tamam artık dönmem gerekliydi ve dik durmam, tamam sesi biraz ürkütücü ama olsun sonuçta o bir insan değil mi?
Kalbim deli gibi çarparken göğsüm hızla kalkıp iniyordu, kahretsin dönemiyorum kilitlenmiş gibiyim sanki, rezil oluyorsun Gece adam seni sağır falan zannedecek şimdi.
Allah'ım yardım et. Zaten stresliydim her an ona bakamadan kaçabilirdim buradan.
"Buraya kadar gelmeye cesaret edebilmişsin ama bana dönmeye mi cesaret edemiyorsun." Ah benimle alay ediyordu sesindeki duygu beynimin içindeki her kıvrıma rahatça ulaşabilmişti. Bunu yapmayacaktı işte sert bir soluk verdiğimde ani bir şekilde döndüm adama.
Saçlarım ahenkle savruldu.
Gözlerimiz birbirine çarparken gözlerim irileşip yuvalarına dar geldiğinde böyle bir tesadüfün nasıl olduğunu düşündüm az önce rezil olmaktan korktuğum adama zaten daha önceden olmuştum olucağım kadar. Karşımdaki kişi Boran Asparşah mıydı? Şu Ağa olan Boran Asparşah olamazdı hele de geçen gün Mardin sokaklarında koşup çarpıp dizimi yaralayıp üstüne pansuman yaptırdığım adam hiç olamazdı!
Boğazımın kuruduğunu hissettiğimde derince yutkundum, karşımdaki Kehribar gözlere sahip olan adam yani Boran Asparşah'a daha dikkatli baktım adam şok olmuş durumdaydı ağzı aralık kalmış kaşları derinden çatılmış şaşkınlık içersindeydi.
Şoktaydı.
E haklıydı.
Ortamdaki sesizlik beni içine çekmek ister gibi boğucu bir girdaptı sanki, içine gireyimde utancım, gerginliğim, heyecanım her şeyim yok olsun diyordu.
Üzerindeki siyah zırh gibi üzerine ve geniş omuzlarına tam oturan takım elbisesi ve şık parlak ayakkabısı ile oldukça iyi görünüyordu, kemikli yüz hatları hafif kirli sakalı ve renkli gözü ile kesinlikle o çarptığım adamdı.
Allah'ım sen neden bana bunu yapıyorsun, niye. İkisi aynı adam olmak zorunda mıydı?!
Fazlasıyla bakıştığımız bu sahnede artık birimizin konuşması gerekiyordu ama adam sürekli olarak tekrara girmiş gibi baştan aşağı beni süzüyordu, bunu bozmak için ona doğru bir adım attım, o sarımsı kehribar gözlerini yine yakından görebilmiştim buz mavisi gözlerim ile tekrar buluştuğunda gözleri, kaşları ağırca çatıldı tekrar.
Ve ben tam konuşucakken arkasını döndü hızla bana, "Beril!" diye bağırdı sert bir şekilde kapıya doğru. Sesi odada yankılandığında olduğum yerde korkuyla sıçradım.
Kapının açılması ile o sıkı topuzlu orta yaşlardaki kadın girdi korkmuş görünüyordu, e ben titrediğime göre o nasıl korkmasındı.
"Buyrun efendim." derken bile sesi titremişti.
Bana arkasını tamamen döndüğünde, "Bana Gece Riva demiştin, bu kızın burda ne işi var!" diye sert bir şekilde konuşması ile öfkelendim ne demek bu kız!
"E- efendim bize Gece Riva olduğunu söylemişti." diyip bana baktı kadın, doğrulamamı ister gibi. Ablacım ben bile şu an adımın ne olduğundan şüpheliyim bana bakma hiç.
Boran Ağa bana hâlâ bakmıyordu dönmemişti bile, derin bir sesli nefes aldığında sırtı gerildi, elinin başında alnına doğru gittiğini gördüm kendini sakin tutmaya çalışıyordu. Tamam haklı olabilirdi sonuçta çarpıştığı kızın ben olma şokundaydı bunu anlayabilirdim sanırım.
Yıllardır benden haberdar lakin görmemişti ve şimdi bu şekilde görmek şaşkına uğratabilirdi normaldi. Elimi eteğime sürttüm yavaşça, kendimi açıklamak için ona doğru bir adım attım, "Bakın ben-," hızla elini kaldırarak durdurdu beni, olduğum yerde kalırken, "Sakın bir adım daha atma!" Öfkeli sesi ile irkildiğimde hâlâ bana bakmayışı ve üstüne birde bu tavırları beni çileden çıkarmıştı.
Bu davranışları çok kabaca ve iğrenç hissettiriyordu.
"Beril! Buraya öyle ne idüğü belirsiz herkesi nasıl alırsınız. Yol geçen hanı mı burası!" Hâlâ dinmeyen öfkeli sesi bütün katı sarsarken benimde sakin kalmam bir yere kadardı, bana nasıl hakaret edebilirdiki bu adam. Kim oluyordu?!
Başımı dikleştirdim hırsla o görmese de, "Sen kimsin ki benimle bu şekilde konuşabiliyorsun! Her şeyden önce bir kadın var senin karşında, sabrımda bir yere kadar." dedim sesimi yükselterek onun sırtına doğru.
Sırtı gerilip kasıldı ve bu sefer alaylı sesi doldurdu odayı, "Sen kim olduğumu gayet iyi biliyorsun bence, buraya kadar gelme cesaretinde bulunduğuna göre." dedi, ne kastediyordu anlamadım ama iyi bir şey olmadığı kesindi.
"Beril! hanımefendiye yolu gösterin ve bir daha toplantımı bölecek gereksiz konularla gelmeyin yanıma." diye konuşunca ağzım o şeklini aldı, böyle bir tepkiyi zerre kadar beklemiyordum, buraya gelirken içimde oluşan onca umut kırıntısıda o beni bir kere bile dinlemeden uçup gitti, ne olursa olsun gururum hep baskın geliyordu bende, burada hayatım söz konusu olsa bile artık istenmediğim yerde de asla kalmazdım.
Bana adımlayan kadını elimle durdurdum, "Buraya nasıl geldiysem öyle giderim daha fazla senin gibi seviyesiz bir hanzonun yanında durmam zaten!" dedim sinirle, öfkeyle bana döndüğünü hissetiğimde onunla aynı zamanda arkamı döndüm, amacım çantamı almaktı.
Ellerim titremeye başlamıştı ve çok öfkeliydim, çantamı aldığımda odada başka bir ses yankılandı.
"Yenge!" Gelen şaşkınlık nidası tanıdık gelince kapının önündeki Merih'i görmem bir oldu, bakışlarım Boran ağa'ya takılırken bana döndü, deminden beri yine ilk defa yüz yüze gelmiştik yüzünde tuhaf bir ifade varken bir bana birde Merih'e bakıyordu, "Yenge mi?" Diye sorduğu soru onu sekteye uğratmış gibiydi.
Zaten beni henüz terketmeyen sinirim daha da tepeme çıkınca çantamı sıkıca kavradım, kapının önünde birde sarışın bir adam vardı, ona değilde yanıma kadar gelen Merih'e çevirdim bakışlarımı, "Ben sana bana yenge deme demedim mi!" Diye çıkıştım öfkeyle, gerilen Merih anında "Kusura bakma boşluğuma geldi, iyi de Gece senin burada ne işin var hem neden sesiniz koridorun başından geliyordu." dedi şaşkın bir ifadeyle.
"Ne yengesi Merih! Duymuyor musun beni!" diye kükreyen Boran Ağa ile ona döndük aynı anda, boynundaki damarları belirginleşmişti nabız gibi atıyordu. Atardı tabi benimkilerde atıyordu deli gibi çünkü.
Merih kaşlarını çattı, "Abi ne saçma soru bu?! Gece Riva işte, tanışmadınız mı siz?" diye sorduğunda Boran Asparşah'ın gözlerindeki duvarların yıkıldığı ufakta olsa görünmüştü gözüme, kaşları daha da çatıldı tekrar beni incelemeye başladığında, öfkem arşa çıkmıştı. Daha fazla burada kalmamalıydım, ondan çektim bakışlarımı ve hızla yanından geçip kapıya yöneldim, sarışın genç adamda bana bakıyordu anlamazca, odadan tam çıkıcaktım ki Merih'in sesi ile durdum ağırca, "Gece, nereye böyle daha yeni geldin diye biliyorum yani abim daha yeni çıktı toplantıdan." sorusuyla ona döndüm.
Boran Ağa öylece durmuş durumu idrak etmeye çalışıyor gibiydi çünkü çantamı aldığım koltuğa odaklanmıştı. "Kusura bakmayın gereksiz konularımla toplantınızı bölmek istemezdim ama bir daha olmaz çünkü kovulduğum bir yere bir daha gelmem!" dediklerimle gözleri irileşti, yanımdaki sarışın adamdanda "Ne?" diye bir nida dökülmüştü.
Boğazım düğümlenmeye başlamış gibi hissediyordum ama umursamadım ve bu seferde alaylı bir şekilde devam ettim konuşmama, "Gerçi siz Asparşah'lardan ne bekliyorsam, hata bendeki Boran Ağa'nızı adam yerine koydum, kusura bakmayın bir daha olmaz." dediğimde gözleri birer ok gibi bana döndü Boran Ağa'nın daha fazla durmadan hızla çıktım odadan ve asansöre doğru ilerledim, botlarım sert sesler ile yankılanırken içimde hâlâ sıcaklığını koruyan öfkem geçmek ne bilmiyordu. Ben buraya neden geldim ve aldığım muameleye bak! Bunu hakedecek ne yaptım ki ben?
Asansörün önünde durduğumda düğmesine basıp açılmasını bekledim, kısa sürede açılan kapı ile içeri girdim ve zemin kata bastım sırtımı asansöre dayarken başımı sakinleşmek için önüme eğdim, saçlarım önüme düştüğünde derin derin nefesler almaya başladım. Şaka gibiydi. Ellerim tir tir titiriyordu tüm gücüm boşalmış gibi hissediyordum. Hâlâ hareket etmeyen asansörle kaşlarımı çattım, kafamı kaldırdığımda asansör kapısına elini dayayıp kapanmasını engelleyen Boran Asparşah'ı beklemediğimden dumura uğradım, nefes nefese bir hâli vardı, göğsünün hızla kalkıp inmesinden belli oluyordu.
Olduğum yerde doğrulduğumda sırtımı ayırdım asansör duvarından, "Hayırdır Boran Ağam kovdunuz şimdide siz mi yolcu ediyorsunuz? Yalnız misafirperverliğinize hayran kaldım." dedim alaylı bir ifadeyle, bakışları yüzümden ayrılmazken dişlerimi sıktım. "Çekilin de gideyim artık!" diyip tekrar düğmeye bastım, ama bir milim bile kıpırdamadı.