"Sıcak Çarpışma"
Boran Asparşah aradığında başta huzursuz olup korksamda telefonu açmıştım ve sesini duymayı beklediğim kesinlikle Renas değildi ama bir süre sonra Renas'a gitmeden numaramı verdiğim aklıma gelmişti. Nedense onun yalnız olduğunu hissetmiştim ve bu şekilde istediği zaman beni arayabileceğini söylemiştim.
Sonuç olarak onunla güzel sohbet etmiş uzun bir konuşma sonrası çocukça olan kaygılarını olabildiğince gidermiştim. Son olarak Zara ile de konuştuktan sonra aramayı sonlandırmıştım.
Dalgın bakışlarımı bölen ses belkide şuan hayatımdaki tek neşeydi.
"ŞiIe şiIe şiIe dotmame
wiIe wiIe wiIe dotmame." merdivenlerden bir ceylan misali seke seke ve bülbül gibi şakıyarak gelen biricik Allah'ın cezası olan kardeşime çevirdim bakışlarımı.
"Ware gunde mepır xweşé
wez radmısım sor gevezé
guIe dotmame çu mecIise
şiIe şiIe şiIe dotmame
wiIe wiIe wiIe dotmame," saçlarını savura savura seke seke gelen Hevdem, dibime oturmuştu. Mardin'in havası sıcak olmamasına rağmen yani bana göre, sıcak güneşinde kavrulmamak için biricik avlumuzun sedirlerinde sadece ufak bir çay kaçamağı yapıp kafamı dinlemek istemiştim. Fazla bir şey değil. Her ne kadar ilk bahara girmiş olsakta bana göre havalar hâlâ tam ısınmamıştı ama yinede güneşin yakıcılığı kendini belli ediyordu.
Hevdem omuzlarını omuzlarıma vura vura şarkısını söylemeye devam etti.
Hareketleri ile masada hafif sallanan çayım sinirlerimi gererken bu neşenin nereden geldiğini sormak istedim ama kulağıma kulağıma bütün konağı inletecek kadar yüksek sesle şarkı söylemesi hele de benim gibi daha güne ayamamış olan biri için kesinlikle çekilemez bir şeydi, "Şekkır şerbet şıtIe şame
guIe dotmamé wez birçıme
guIe dotmamé tu deng nade," öldürücü ve keskin bakışlarımı algılaması ile gözleri büyürken şarkının ona göre nakaratını da söyledi.
"Bitti mi?!" Sormamla yanaklarımı sıkmaya başladı. "Günaydınlar balkanların en soğuk ama benim en sıcak kanlı ablişkom tontiş-."
"Hevdem!" Lafını yanaklarımı ondan kopararak kestim, "Manyak mısın kızım sen. Ne bu enerji, birde günaydın diyor!" Kızınca duruldu hemen.
"Gün mü kaldı hem, öğlen oldu öğlen evin erkekleri kalktı kahvaltısını yaptı işlerine gittiler, evin kızı nerde fosur fosur uyuyor, neden? Telefondan gözünü ayırmayıp sabaha kadar arkadaşlarıyla dedikodu yaptı diye!"
Hevdem elini boşver der gibi salladı, "Aman her gün kalkıp onları uğurluyorum da noluyor." Dediğinde umursamazca olumsuzca salladım başımı, çayımı yudumlamaya devam ettim.
Mutfaktan elinde çayla gelen Aysun Hevdem'e çay verip geri gittiğinde telefonum çalmaya başladı. Serkan arıyordu.
Açtım hemen telefonu, "Alo, ben beni aramayı bırak, hatırlamayan Mardin'in buzlar kraliçesini aramıştım. Orada mı acaba." gelen sesle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Hevdem'de kulağını telefona yaslamış dinliyordu, "Ee... Sanırım doğru kişiyi aradınız beyfendi."
"Güzel o zaman o kraliçe'nin bir an önce kuzenini kurtarması gerektiğinide biliyordur herhalde." demesi ile kaşlarımı çattım.
"Ne kurtarması?"
"Şimdi şöyle gulamın, abim ile Kiraz son olarak evleri için bir kaç parca eşya alacaklar ve beni de yanında götürüyor abim." Sesi ağlamaklı çıkmıştı ama ben, "E banane bundan." dedim umursamazca.
"Gulamın cigeramın. Yapma etme ben bunların yanında dayanamam, nefes alamam ölürüm sıkıntıdan kaldıramazlar beni can çekişirim şiserim patlarım meydanın ortasında bütün organlarım etrafa dökü-"
"Ay yeter içimi şişirdin Serkan! Noluyor bugün size anlamıyorum ki. Gitmek istemiyorsan gitme, zaten senin ne işin var onların yanında?"
"Heh! Bende onu diyorum ya işte. Abim zorla götürüyor," sesi yine ağlamaklı çıkmıştı.
"Nasıl zorla götürüyor Allah aşkına."
Derin bir nefes çekti, "Kiraz tutturdu ben eşyaları Mustafa'yla seçiceğim diye, Mustafa abimde ben uğraşamam öyle işlerle falan demiş ama kız zorlayınca da kabul etmiş. Annemde araları biraz kaynaşsın falan diye onları alışverişe yanlız gönderiyor. Ama gel gör ki abim beni de tehdit edip yanında götürüyor şu an."
Sıkıntıyla saçımı kaşıdım, "Yani ne diyeyim ki ben şimdi. Hem yengem doğru düşünmüş onların birlikte seçmesi daha doğru olur, Mustafa abim bu evlilik işine neden bu kadar soğuk anlamış değilim doğrusu, yani insan evinin eşyasını kendi seçmez mi?"
"Abim soğuk değil ya sadece fazla ağır abi o kadar, böyle şeylere gelemiyor."
Bıkkınlıkla soluk verdiğimde, "Yani Serkan ne yapayım ben." dedim sitemle.
"Gulamın sende gel diyom işte al Hevdem'ide uç buraya, bak Vallahi patlarım burada kan çıkar meydanda!"
"Fisun'da olacak mı peki?!" Diye, sordum öfkeyle.
"Yok yok, sadece abim ben Kiraz birde senle Gelecekse Hevoş."
Hevdemin ben gelmem dercesine omuz silkmesiyle, "O gelmiyor ben gelirim ama önce bir abimi arayayım haber vereyim sonra."
"Ben aldım izini sen merak etme." demesiyle kaşlarımı cattım.
"Nasıl?"
"Aradım söyledim o da çıksın kafasını dağıtsın dedi eve geldiğimde buz gibi olmasın yeter dedi." Söylediklerine karşın kaşlarım şaşkınlıkla havalandı, "Tamam peki geliyorum, konum at." Dememle kapattı pat diye. Sabır testiydiler.
"Sen neden gelmiyorsun." diye sordum sitemle.
"Abla ödevler var onları yetiştirmem gerek." Demesiyle diretmedim okulu daha önemliydi.
Odama çıkıp ufak deri kaplama sırt çantamın içine cüzdanımı ve fısfıs ilacımı atıp omuzuma taktım siyah gözlüklerimi de taktıktan sonra salondaki nenemin yanına gittim beni şöyle bir süzdü, "Hayırdır nereye bakalım." Diye soran kişi karşısındaki koltukta oturan annemdi.
"Serkan çağırdı çarşıya, onun yanına gideceğim Mustafa abi ile Kiraz'da varmış." Nenem elindeki patiğe bakmadan yaparken bakışlarını bende tuttu, "O çocuğuda heç sevemedim getti ha," söyledikleri ile anlamazca baktım, "Hangisi ana," diye annem benden önce sordu.
Nenem elindeki patiğe kısa bir bakış atıp tekrar bize döndü, "Yav şu evlenecek olan işte, kanım kaynamadı getti bir türlü, anasına çekmiş o da, diğeri öyle değil ama Serkan var ya hani."
"Nenem, Mustafa abi iyidir aslında ama sen sevmek zorunda değilsin zaten." yanaklarından öpüp ayaklandım. "Hadi görüşürüz, ben kaçtım." Salon kapısından çıkacakken annemin konuşması ile durdum, "Kâhyalarla git bir sorun olmasın."
"Serkan'larla olacağım bir şey olmaz abimin haberi var bu arada." Son sözlerimdi bunlar konağın kapısına çıktım, gözlerim konak adamlarıyla konuşan Cahit'e takıldığında hissetmiş gibi bana döndü onunla birlikte diğerleride dönünce saygıyla başlarını eğdiler, Cahit hızlı adımlarla karşıma geçtiğinde ceketini iliklemişti, "Hanımağam arabayı hazırlatayım mı?" Diye sormasıyla başımı olumsuzca salladım. "Yok hayır Cahit, ben tek gideceğim sen git abimin siyah beygiri Passat'ı kap gel haydi." gözleri dediklerimle büyümüştü ve öylece duraksamıştı.
Derin bir nefes aldığımda gökyüzüne çevirdim bakışlarımı kısa bir süre, daha sonra tekrar kararsız duran Cahit'e döndüm, "Cahit arabayı getiriyor musun yoksa ben mi gidip alayım?!" Keskin sesimle kendine geldiğinde istemese de gitti beş dakika geçmeden önümde duran beygire baktığımda gülümsedim, Cahit arabayı çalışır hâlde bırakıp indi, "Hanımağam emin misiniz gelmememiz konusunda?" Arabanın şoför kapısını açtı binmem için, "Gerek yok dedim Cahit, abartmayın hadi kolay gelsin."
Arabayı gazladığım gibi yola çıktım çok değil bir süre sonra yolda ilerlerken vitesi değiştirmiştimki telefonumun sesi yankılandı arabanın içinde yan koltuktan alıp açtım ve hopörlere vererek geri bıraktım arayan elbette tahmin ettiğim gibi abimdi.
"Kurbanın olayım bana benim arabamı aldığını söyleme!" direkt olarak bunu söylemesi ile dudağımı dişledim. Sağa sinyal verip sağa saptığımda sol elimin avucuyla direksiyonu sağa doğru döndürdüm.
"Söylemem bende o zaman." dedim görmese de omuz silkerek. Sert soluklar aldığı belli oluyordu, "Kızım ben kıyamıyorum diye arabayı sürmüyorum, sense, sense." sinirden köpürdüğü belliydi ama abartmasamı ya alt tarafı bir araba.
"Abi korkmana gerek yok hem benim gibi bir Hanımağanın altına da böyle bir araba yakışırdı ne yapayım yani." Umursamaz çıkan sesime karşın sabır dilediğini duyuyordum. "Tamam peki dikkat et motoruda bağırtma sakın." Neden kadın olduğum için arabayı güzel kullanamayacağımı vurguluyorduki, gayette ondan bile daha iyi kullanıyordum.
Olduğum yol boştu neredeyse her iki tarafı boş toprak arazilerle kaplı yolda ilerlerken gazı kökledim, "Seni duyamıyorum Ferman Riva," diye bağırdım arabanın içinde, "Lan! Bağırtma lan bağırtma." diye bağırdığında gazı daha da kökledim ve sesini daha da duyurdum motorun, "Kabul et ya da etme senden daha iyiyim bu konuda bebekamın!" tekrar bağırıp kahkaha attım.
Telefondan sesi yükselirken radyoda çalan Kürtçe halayın şarkısını artırdım pencereleride indirdiğimde hızdan dolayı rüzgar saçlarımı uçuşturmaya başlamıştı, "ULAN, aynı kandanız diye küfürde edemiyorum, aağhh." hâlâ konuşuyor muydu bilmiyordum ama bana sövdüğü kesindi zavallı küfürde edemiyordu, aynı yerden çıkış yapmıştık sonuçta.
Yolda ilerlerken konuma yaklaşmıştım arabayı uygun bir yere park edip indim ve üzerimi düzeltip çantamı taktım.
Üstümde dizleri yırtık siyah bileklerime kadar gelen kot pantolon ve sadece önden içine soktuğum açık kahve salaş kazağım vardı ayaklarımda ise yarım siyah botlar.

Açık dalgalı belime kadar inen karamel saçlarım esen hafif rüzgarda savrulurken gözlüğümü saçlarıma taktım ve çantamı düzeltip Serkan'ı aradım.
Konuşarak telefonda birbirimizi bulduğumuzda Serkan ile birbirimize sıkıca sarıldık daha doğrusu o can simidiymişim gibi sarılmıştı. Sonrasında Kiraz ile de her ne kadar geldiğime memnun olmasa da sanırım Mustafa abi var diye ses etmeden sarılışıma karşılık verdi.
Mustafa abimle de sarıldığımda, "Hoş geldin buzlar kraliçesi." diye dalga geçen Mustafa abime memnuniyetsiz bakışlar attım.
Serkan ile kolkola girip yürümeye başladığımızda, önümüzde Mustafa abim ve Kiraz yan yana ilerliyorlardı herhangi hiç bir temas olmadan. Bir süre beyaz eşya mağazalarına girdiğimizde Kiraz eşyaları incelerken ben ile Serkan sürekli eşyaları kurcalıyorduk daha doğrusu Serkan kurcalıyor ben bozmasın diye engelliyordum Mustafa abimde Serkan'a her fırsatta yapıştırıyordu rahat durmadığı için.
Uzun süre karış karış gezdiğimiz sokaklar ve mağazalar ile ayaklarımın tabanları ağrımaya başlamıştı etraftaki insanlar çoğu Mustafa abime selam verirken beni tanımaya çalışır gibi bakıyor sonra Hanımağam diye sevinip konuşuyorlardı ve tuhaf bir şekilde çoğu kişide beni görür görmez tanıyordu hayranlık dolu bakışlarını çekemiyorlardı. Aslında hepsi meraklarındandı.
Öte yandan Kiraz'ın ters ve hoşnutsuz bakışları içimi sıkmıştı belkide yalnız kalmak istiyordu Mustafa abimle bilemiyordum sadece rahatsız olmuştum. Bu yüzden biraz onları yanlız bırakmak amacı ile adımlarımı durdurup Serkan'ında durmasını sağladım.
"Serkan benim canım süt mısır çekti." dedim direkt.
Mustafa abim ile Kiraz bize baktı, "Alalım o zaman" dedi Mustafa abim sonra Kiraz'a bakarak ona da isteyip istemediğini sordu, içimden istememesi için dua ettim.
"Yok ben istemiyorum." demesiyle gözlerim parladı adeta.
"Tamam ben alıp geliyorum." diyen Serkan'ı kolundan tutarak durdurdum süt mısır satan yeri gösterdim. "Sıra çok var o yüzden siz beklemeyin Mustafa abi siz devam edin biz arkanızdan geliriz."
Kaşlarını çatarak süt mısırın önündeki kuyruğa baktı, "Olmaz biz bekleriz." demesiyle omuzlarım çöktü. Bu adamda da hiç mi akıl yoktu ya insan evleneceği kadınla yanlız kalmak istemez miydi anlamıyordum her ne kadar görücü usulüde olsa sonuç olarak karısı olacaktı onun üstelik çıtı pıtı fıstık gibi kızdı bu Kiraz.
Neyse ki Kiraz konuşabildi sonunda, "Evet Mustafa biz gidelim zaten az kaldı alacaklarımız." demesiyle Mustafa abim bir bana bir Kiraz'a baktı düşünürcesine. "Evet evet, siz gidin fazla geç kalmayız hem biz." Dedim ısrarla, bir süre durdu ve sonra sesizce onayladı ardından Kiraz ile arkasını dönüp ilerledi.
"Kız neyin peşindesin sen?" Diye sordu şüpheyle bana bakarak.
"Nereden anladın." diye sordum kızgın bir ifadeyle.
"Göndermek için fazla ısrarcısında ondan."
Omuzumdan düşen çantamı tekrar omuzuma çıkardım, "Tamam tamam, Kiraz biraz üzülmüştü yalnız kalamadılar ayıp olur diye de söyleyemez dedim."
Serkan burnuma fiske vurup, "Seni gidi buzlar kraliçesi Hanımağa, peki söyle bakalım süt mısır istiyor musun hâlâ." demesiyle kafamı salladım.
"Peki, ayakta durma fazla git şuradaki banka otur geliyorum şimdi." diyip dükanın karşısında ama yolun biraz ilerisinde çiçekler ile çevrili bankı gösterdi.
Onu onayladığımda o dükkanın önündeki süt mısır kuyruğuna girdi. Banka oturduktan sonra telefondaki bildirimlere göz attım işim bittiğinde telefonu çantaya attım ağzını kapattığımda gelen kısa ama sesli soluklar ile bakışlarımı ayak ucumdan yavaşça karşıma doğru kaldırdığımda siyah büyük bir köpeğin salyalarını akıta akıta kızgın bir ifadeyle bana baktığını gördüm. Korku kalbimi zorladığında yavaşça banktan ayağa kalktım, bana kızgın bir ifadeyle bakan koca köpek aklımı durduracak cinstendi ama benim sakin kalmam lazımdı çünkü olası bir astım krizini önleyemezdim şu an.
İçimden kendimi telkin etsemde nasıl olduğunu kavrayamadan köpeğin havlayarak bana adımlaması ile yanımda kalan ara sokağa doğru hızla koşmaya başladım çığlık atarak. Kimse bizi görmemiş miydi yoksa görüpte ilgilenmemiş miydi bilmiyordum ama tek kaldığımın farkındaydım.
Biraz yokuş aşşağı olan sokakta peşimden havlayarak gelen köpekten daha mı hızlıydım bilmiyordum ama önümü bile göremeyecek kadar hızlı koşmaya başladığımda arkamdan yaklaştımı diye bakmak istedim.
Neredeyse çok yakındı...
Önüme dönmek istedim.
Lakin vücudumu çok sert bir şekilde bir yere çarpmıştım ve bu kişi bir insandı sanırım. Çarptığım kişiyi düşürmeden ama çok sert sarsarak çarpıp kendim sertçe dizlerimin üzerine düşmüştüm.
Bir an için dünyam karardı sanki.
Kime çarptım nasıl oldu anlamamıştım ama canım çok yanıyordu.
Sağ dizim öyle çok yanıyor ve ağrıyordu ki başımda havlayan köpeği bile duyamıyordum, hâlâ sapı elimde olan çanta yüzünden parmaklarımın sırtı sürtünmeden soyulmuştu, acıdan ağlamak istemiyordum ama bilinmesi gereken bir şey vardı ki benim canım fazla tatlıydı ve ben kendimi hiç tutmadan ağlamaya başlamıştım bile.
Göz yaşlarım gri kaldırım taşına düştükçe ben daha da ağladım sessizce, resmen rezillikti bu! Ben şimdiye kadar yolda bir kere tökezlememişken ve bunun olmasından ölesiye korkarken bir köpek yüzünden asfalta yapışmıştım.
Hem de birine çarparak!
Başımdaki köpek havlayarak uzaklaştığında, "Hey! Tamam sakin ol korkma artık, bak gitti." gelen tok ses ile burnumu çektim ama göz yaşlarımı durdurmadım çünkü dizim yanıyordu.
Yanmasaydı iyi olurdu.
Düşmeseydim de iyi olurdu.
Rezil olmasam daha da iyi olurdu.
Asfalta yaslı sıkı sıkıya çantamı tuttuğum elin üstünde bir el hissettiğimde elimi hızla çekip geriye doğru çekildim.
"Sakin ol, izin ver yardım edeyim." Tekrar konuşan adama bakamadım çünkü yavaş yavaş kanıma dolan utanma duygumdan dolayı ölecektim, üstelik bir adamdı çarptığım kişi. Umarım başka kimse görmemiştir.
"Türkçe bilmiyor musun yoksa, turistsin kesin?" dedi kararsızca, "Tamam o zaman."
"Sana yardım etmeme izin ver utanmana gerek yok kimse yok etrafta hadi tut elimi." diye bu sefer ingilizce konuşması ile gülmek istesemde durdum ayrıca utandığımı nerden anladı bu şimdi.
O hırsla kafamı karşımda dizleri üzerine çöken ve bana eğilen adama kaldırdım saçlarım geriye doğru düşerken yüzümü tamamen adama kaldırdım. "Anlıyorum seni! Ayrıca utanmıyorum da, sadece canım yandı o kadar!" dedim saçma bir hiddetle. Sesim ağladığımdan ve burnumun hafif tıkanmasından boğuk çıkmıştı.
Karşımdaki adam bana şaşkın bir şekilde odaklanıp kaldığında kaşlarımı çattım, iyi görünmüyordu. Bakışlarım üzerinde gezdiğinde siyah zırh gibi takım bir elbisenin içinde duruyor ve iyi taşıyor gibiydi, hafif kirli sakalı, sivri çenesini sert yüz hatlarını gizlememiş aksine tam olarak benliğini sunuyordu insana kara kaşı, ve sarı ya da Kehribar gözü, dolgun pembe dudakları ile tam bir... Tam bir.
İnsana bir iç çektirirdi, Maşallahı vardı.
Lanet adam kehribar rengi gözleri ve içinde ne barındırdığını bilmediğim duyguyla bana fazlasıyla dikkatle bakarken sinirlendim ve rahatsız olmaya başladım. Fazla inceleyici ve şaşkın gibiydi!
"Yardım ediyordun en son, vazmıgeçtin?!" diye sordum ama cevap yok. "Yardım etmiyorsan çekil bari dibimden!" Dedim dişlerim arasından göz bebekleri dudaklarıma indi saniyeler içinde ve kaşları daha da çatıldı. Biri şu an bizi bu şekilde görse acaba ne cevap verecektim hem ağrıyan dizim ve avuç içlerim pek iyi hissettirmiyordu da.
Boşuna dememişler bu devirde kimseye muhtaç kalma diye! Yanan avuç içlerimle zorlanarak ayağa kalkmaya çalıştığımda neredeyse doğrulacakken titreyen ve ağrıyan dizimle tekrar dengesizce sarsıldım, düşecektim ki belimden sertçe tutulmam ile düşmedim ama pekte iyi bir durumda olduğum söylenemezdi artık. Ellerim adamın göğüsü ile benim göğsüm arasında kalacak şekilde yapıştı bedenim bedenine. Bu hareketi nefesimi ciğerlerime kilitledi. Tüm bedenim uyuştu baştan aşağı.
Önce ellerime baktım sonra yavaşça yaslandığı göğsüne ardından yüzüne doğru çıkardım bakışlarımı ağır ağır, hayatımda ilk defa tanımadığım bir erkekle bu kadar yakındım.
Bu yanlıştı! Bu çok yanlıştı!
Ve bu adam pekte iyi bakmıyordu, niye böyle dikkatli bakıyordu zerre kadar anlamamıştım, rüzgar ılık bir hisle esti saçlarım yüzüme savruldu tel tel, onunda yüzüne değdiğinde titrek bir nefes aldım.
Kendine gel Gece.
Bu şekilde olmamız hiç doğru değildi.
"Bırakır mısın?" Sesim beklediğimden kısık ve titrek çıkmıştı.
Yeni yeni kendine geliyor gibi başını yavaşça iki yana salladı ama yutkunduğunu gizleyemedi.
Belimdeki sert olduğunu hissettiğim kolları gevşedi, "Kusura bakma, düşeceksin sandım o yüzden tuttum seni." diye açıklama yaparken geriye doğru bir adım atacakken sağ ayağımı yere basmamla acıyla inledim, gözlerim yine doldu.
Kolumu tuttu anında, "Yavaş ol, gel şuradaki merdivenlere oturalım." dediğinde itiraz edecek konumda değildim. Önüme uzattığı eline kaydı bakışlarım, avucuna bıraktım elimi ağrım yüzünden sıkıca tuttum, "Ben biraz sert vurdum sanırım dizimi o yüzden basamıyorum," dediğinde bile dişlerimi sıkıyordum. Aksak adımlarla yavaş yavaş hemen önümüzdeki apartman merdivenlerine ilerlememe yardım etti.
"Kendini yer delici matkap sandın her hâlde bu ağırlıkla beni bile sarstığına göre." Ağzım bir parça açıldı. Saçımı diğer yana savurdum bir anda, laf sokuyordu galiba. Cevap verirdim de müşkil durumdaydım dua etsin.
Apartmanın merdivenine oturdum
yavaşça, elimi avucundan çekecektim ki sağ elimdeki eski yara izine takıldı bakışları ve bırakmadı elimi parmak uçlarımda kaldı parmakları.
Yara izimin hiçte iyi bir anısı yoktu, bu yüzden sertçe çektim elimi. Bakışları hızla bana döndüğünde buz mavisi gözlerimle buluştu, korkudan ve astımım olmasından dolayı nefeslerim hâlâ hızlıydı.
Bakışları dizime kaydığında kaşlarını çattı, "Acıyor mu?" diye sordu ve yavaşça önümde diz çöktü, parmakları dizimi bulduğunda sertçe yutkundum, o ise dizimin arkasına elini koydu bir iki kere açıp kapama hareketi yaparak oynattı, "Ağrın var mı oynatınca," diye sordu tıpkı bir doktor edasıyla, aynı zamanda dizimin eklem yerine parmağıyla bastırıyordu. "Ha-hayır ağrımıyor." dediğimde kafasını salladı diz kapağımın alt kısmına bir yerine daha dokunduğunda bu sefer ağrımıştı, "Ayy, acıdı acıdı bırak!" diye inledim acıyla.
Parmağını ağrıyan noktadan uzaklaştırdı ama dizimi bırakmadı, "Şşht sakin ol tamam," Ses tınısı tuhaf bir güven verirken, sinirlenmemi engelleyemedi.
"Demesi kolay benim canım yanıyor burada!" dedim burnumu çekerek. Kendimi bu kadar çabuk koyvermem hiç normal değildi.
Kehribar gözlü adamın dudağının bi' tarafı kıvrıldı, "Dizinde sadece ufak bir zedelenme var ve biraz da soyulmuş o kadar, abartma istersen." Demesiyle daha da sinirlendim resmen dalga geçiyordu benimle hangi cüretle!
"Yaranın büyüğü küçüğü olmaz, önemli olan verdiği acıdır." dedim hırsla. Elimle dizimi yellerken gözlerinden tuhaf bir ışıltı geçti. Ayrıca adama niye sinirleniyorsam, ona çarpan benim, bana yardım eden o ve şu yaptığıma bak birde.
Dengesizdim net.
"Haklısın yaranın büyüğü küçüğü olmaz. Şimdi yaranın etrafındaki kanı temizleyeceğim mikrop kapmasın tamam mı?" dediğinde başımı olumsuzca salladım. "Gerek yok ben hallederim bundan sonrasını."
Kaşlarını çattı hızla, "Dizin zedelenmiş, hâlâ daha kanıyor ve şimdi bakmazsak hiç iyi olmaz." Net sesiyle durulurken sesimi çıkaramadım o da buna güvenerek hareket etti.
Ceketinin iç cebinden çıkardığı mendili açtı "Su var mı sende?" diye sordu gözleri dizimdeyken.
Derince nefes aldım, "Evet var ama ben halledebilirim gerçekten." dedim çekinircesine.
"Yok yok ver sen suyu." dedi hızla. İtiraz istemeyen bir hâli vardı ve uyduruyordu da kendine. Çantamdan suyu çıkarıp uzattım, "Bu arada özür dilerim, yani seni görmedim öyle o hızla da sana çarptım kusura bakma lütfen." Dediğimde dudakları hafifçe kıvrıldı iki yana, alnına düşen bir kaç siyah saç tutamı oldukça parlak görünüyordu.
Mendili ıslatıp şişeyi yanıma bıraktı, Allah'tan kimse gelip geçmiyordu şu an ara sokakta. Gözlerini yaramdan ayırmadan, "Önemli değil, kaza sonuçta bu geliyorum demez, başkalarına da böyle çarpmada."
"Yok ya sen ilksin." Dedim düşünmeden.
Gözleri bana çevrildiğinde dilimi ısırdım, "Acıdan işte ne- Ahh üfle üfle, yanıyor ya!" diye cırlamamla adamda nolduğunu şaşırmış panikle üflemeye başlamıştı. Yanması geçen dizimle rahatlayınca, bana çatık kaşları ile baktı, "Böyle antin kuntin yırtık pırtık pantolonlar giyersen böyle yaralanırsın işte!" diye sert çıkışıyla irkilip geriye doğru sindim.
"Ne alaka ya! Köpek kovalamasa düşmezdim heralde!" diye çıkıştım alta kalmayarak.
"Ya sabır," dedi boynunu gergince kütleterek. Yine yarama değdirceği an dizime doğru eğilip teyakkuzda bekledim, ama mendili değdirmedi, değdirse hemen yelleyeceğim yani yanmaması için.
"Saçların önümü kapatıyor," diye gelen boğuk sese baktığımda fazla yakındık o sarımsı kehribar gözleri buz mavisi gözlerimi hedefine aldığında adamın ne dediğini anladım. Dibine girmişim tabi, adam işini yapamaz görüşünü kapatmışım hep, panikle geriye doğru çekildim sırtım merdivenlere dayandı hemen, resmen rezil ediyorum kendimi, aptal gibi davranıyorum! Nerede benim aklım, mantığım?! Zaten bende şans olsa soyadım Riva olmazdı ki.
Yarama tekrar bastırdığında acısa da ses etmedim bu sefer çünkü nefesini dizime üfleyerek engel olmaya kalkıyordu "İşte bu kadar," dedi dizimi göstererek, "Ben çok teşekkür ederim." Mahçup bir şekilde konuşmam ile dudağının kenarı kıvrıldı yine.
Hareketlenmek için çantamı topladığımda, "Dur bakalım nereye? Böyle olmaz yaran soyulmuş olduğu için mikrop kapar, bekle sen beni iki dakika şuradan yara bandı alıp geliyorum." Dedi aşağıda kalan bakkalı göstererek. Çantamı geri bıraktım basamaklara, haklıydı siyah kotuma belli olmasa da bulaşan kırmızı kan ve soyulmuş yaram iyi görünmüyordu.
Onu onayladığımda seri adımlarla bakkala doğru indi bense arkasından hâlâ bakıyordum. Adam çok iyiydi yani, vallahi ben olsam bana biri böyle çarpsa kesinlikle önce söverdim bir yani, üstelik adam çok iyi ilgilenmiştide.
"Gece!" gelen bağırış beni kendime getirirken gözlerimi marketten alıp yukarıdan sokağın başından koşarak gelen Mustafa abim ve Serkan'ı gördüm. Allah kahretsin, ben nasıl unuttum bunları, üstelik haber etmedim hiç.
Yanıma ulaşan Mustafa abim karşıma dikildiğinde nefes nefeseydi. "Napıyorsun burada!" Diye sordu kızgın bir şekilde.
Alt dudağımı yalayıp ıslattım ve yutkundum kuru olan boğazımı ıslatmak amacıyla.
Dizime değen elle irkilirken elin sahibine baktım Serkan'dı, "Dizine n'oldu senin!" Diye sordu endişeyle Serkan, Mustafa abimin bakışlarıda dizime döndüğünde yüzünde biraz yumuşama olmuş endişeye dönmüştü.
"Ben bankta oturuyordum sonra siyah büyük bir köpek beni kovalamaya başladı bende kaçarken düştüm." dedim çarptığım adamı neden atladım bilemedim ama onu söylemezsem daha iyi şu an.
"Ne köpeği! Başka bir yerinde bir şey var mı?" derken eliyle kolumu tutup vücudama bakmaya çalışıyordu Mustafa abim.
Elimi kolumun üstündeki elinin üzerine koydum, "yok abi iyiyim sadece dizim yaralandı o kadar." dedim sakin olmaları için.
"Eğer amacın Ferman'ın bizi kurşuna dizmesi ise aferin sana!" diye sitemle konuşurken önüme diz çöktü.
"Ya benim ne suçum var, köpek kovaladı diyorum size!" Sitemimi duymadılar bile.
"Sus kız, sen o buz gibi bakışlarınla baksaydın köpek sana adımı atmadan kaçar giderdi." Serkan'ın dalga geçmesi ile karnına vurabildim sadece.
"Şişt rahat durun!" Mustafa abimin uyarısı ile durunca oda cebinden çıkardığı bez mendili dizime bağladı.
"Kiraz nerede?" Diye sordum.
"Onu gönderdik, sen ortada olmayınca da seni aradık telefona niye bakmıyordun sen!" Mustafa abimin bütün siniri bana dönerken, aklıma telefon gelmemişti bile, çantadan çıkardığımda telefonun kapandığını gördüm.
"Sanırım düşünce kapandı, valla aklıma da gelmediniz ki." dememle daha da sinirlenirlerken sustum.
"Tamam sus Allah aşkına, kalk gidiyoruz." Mustafa abim kolumdan tutup destek olduğunda sağ bacağıma basmadan doğruldum. Serkan çantamı aldığında bir adım attım ama acıyınca durdum.
"Basamıyor musun?" Mustafa abimin sorusu ile başımı olumsuzca salladım.
"Tamam bana tutun," diyerek belimden sıkıca tuttu elimide avucuna aldığında aksak adımlarla ona yüklenerek gitmeye başladık.
Aklıma adını bile bilmediğim kehribar gözlü adamın gelmesi ile arkama baktığımda sokağın ortasında öylece durup bize baktığını gördüm. Elinde bir kutu yara bandı ile. Keşke bir teşekkür etseydim bu yabancıya.
🔗🔗🔗
"Nasıl oldu bakim bi hele, iyi oldu mu?" diye soran ve yatağıma çöken annem dizime uzandı açmak için.
"Ne yapacaksın ki iyi olup olmamasını." derken pijamamı çekmesine izin vermedim. Elinin hareketi dururken geri çekti yavaşça.
Annemin gözlerine hüzün çökerken kendimi biraz kotü hissetmiştim, "O nasıl söz kızım, ben senin ananım sizin saçınızın teline zarar gelse benim canım yanar." dedi üzgün bir şekilde.
Alaylı bir gülümseme belirdi yüzümde, "Tabi üzülürsün yaraya bakarsın sonra ilacını verir bir köşeye çekilisirsin demi. Zaten hep böyle yapmaz mısın." dedim duygusuzca, Hevdem uyarı dolu bakışlar atsada umursamadım. Küçükkende ne kadar hastalansam istediğim ilaçlar ve hastane bakıcıları değil istediğim sıcak kollar ve içten gelen ufak sevgi sözcükleriydi. Ama hiç bir zaman böyle olmamıştı, Annem de Babamda bize zarar gelmesin diye önlem alır sonra geriye çekilirlerdi, sanki görevleri buymuş gibi.
Annem susup bir şey diyemediğinde odama nenem girdi, elinde tabakta olan bir merhem vardı annem kalktığında o oturdu yanıma.
"Aç kız bacaklarını," demesiyle yavaşça sıyırdım pijamamı ve dizimi ortaya çıkardım.
"Giyersen öyle ecnebi gıyafetlerini yırtarsın bacaklarını böyle." Nenemin laf soka soka merhemi sürmeye başlaması ile biraz acısada ses çıkaramıyordum.
Hem o adamda pantolonuma laf etmişti! Ne vardı sanki giydiğimde, köpek kovalamasa düşmezdik heralde! Herkes neden bütün suçu bana atıyordu ki?!
"Ahh!" diye kısıkca kıvrandığımda bana attığı ters bakışlarla sustum.
Hevdem köşede gülmemek için zor dururken sinirlerim iyice geriliyordu.
"Heh oldu işte yarına ağrın kalmaz yaranda iki güne kabuk bağlar iyileşir, su da değdirme sakın." konuştukca sadece başımla onayladım.
Annemle nenem odadan çıktığında kendimi yatak başlığına iyice yasladım, Hevdem yanıma oturduğunda, "Ee devam etsene sonra ne oldu?" Merakla soru sormasıyla, konuşmamızın yarıda kaldığı geldi aklıma. Çarpışma anını ve o adamı tam anlatırken annem geldiği için yarıda kalmıştı.
"Abimler gitti mi sıra gecesine." diye sordum önce, abim düştüğümü öğrendiğinde Serkan'a bir daha asla emanet etmeyeceğini söylemişti sert bir dille, beni yanlız bırakmaması gerektiğini söylerken bile sinirleri zor yatıştırılacak türdendi çünkü ona göre saldırgan köpek beni ısırabilir hatta yaralayıp parçalayadabilirdi ki bir bakıma doğruydu, son zamanlarda haberlerde çıkan ufak çocuklara saldıran ve ciddi bir şekilde yaralayan köpekler vardı bu yüzden çok sinirlenmiş sinirini Serkan'dan çıkarmıştı. Sonuç olarak izin alan oydu.
Daha sonra ise yemek yemeden sıra gecesine gideceklerini söylemişlerdi, gittiler mi bilmiyordum ama.
"Gittiler gitti, abim sen müsait değilsindir diye gelmedi odaya yoksa uğrardı yanına."
"Neyse boşver anlat çarpıştıktan sonra ne oldu?" Sorusuyla tuhaf bir şekilde ürperdim.
"Ne olduysa oldu çık odadan yatacağım ben."
"Saçmalama! İlk defa bir erkekten küfretmeden sövmeden bahsediyorsun lütfen devam et anlatmaya." Haklıydı bir bakıma.
Saçlarımı bileğimdeki tokayla tepemde toplarken, "Yahu ben adama çarptım sonra bu bana yardım etmek istedi, bende anın etkisiyle yüzümü bile kaldıramadım biraz da utandım, sonra bu benle birde ingilizce iletişime geçmeye çalışınca bende karşılık verdim ona. Adam yüzümü görür görmez şöyle bir dona kaldı bir süre tek kelime bile edemedi hele o kehribar rengi bakışları yok muydu, çok tuhaftı Hevdem..."
🔗🗝️🔗
"Sende gene ne haller var de bakayım." diyen Bahoz ile Boran baygın bir bakış attı Bahoz'a.
Mardin'in en iyi mekanlarından birinde teras katında yere serilmiş minderlerde oturup önündeki rakı sofrasıyla bir yandan eşlik eden türkülerle sıra gecesi yapıyorlardı. Boran, Bahoz, Civan, Özgür ve Merih.
Boran bir yudum daha aldı rakısından arkadaşları biraz uzak ve kendi aralarında sohbette olduklarından onları duyamazdı o yüzden rahatça yanındaki Bahoz'a baktı, "Onu gördüm bugün, hemde çok ama çok yakından." derken derin bir iç çekti.
Kaşları çatılan Bahoz başta anlayamasada hemen kavradı olayı ama şaşırmıştı nasıl görmüştü.
"Oha, Nasıl nerede gördün?"
Boran alt dudağını dişlediğinde histerik bir gülüş kaçtı dudaklarından, sarhoş değildi hafif çakırkeyifti sadece, "Yakından çok daha güzeldi, saçları çok uzundu kollarıma bile dolandı biliyor musun?" diye Bahoz'a sorduğunda Bahoz tedirgin olmuştu arkadaşı gerçekten o kızdan baya etkilenmişti.
"En kötüsü gözleriydi, gözleri hiç yabancı değildi? Sanki hep tanıdığım bakışlar hep tanıdığım gözler gibiydi. Zerre kadar yabancı gelmedi. Ama çok güzellerdi hayatımda gördüğüm en güzel mavilerdi, buzdu, buz mavisi. Cam gibiydi biraz sinirlenince hemen büyüyordu gözleri." diyip iç çektiğinde sanki yine kolları arasında gözlerine tutunduğu anı yaşıyormuş gibiydi Boran Ağa.
Bahoz kaşları daha da çatılırken Boran devam etti anlatmaya.
"Teni sıcacıktı, öyle sıcaktı ki çok güçlü bir ateş yayıyordu sanki etrafına, ve çok tatlı canlıydı," aklına dizi gelince iç geçirdi, "Acaba canı hâlâ dediği gibi çok yanıyor mudur?"
"Ne diyorsun abi ya! Ne canı ne yanması ne yaşadınız siz amına koyim!" Bahoz'un serzenişi ile girdiği düşüncelerden sıyrıldı.
"Baho-" cümlesini kesen terasın merdivenlerinde görünen kişiler oldu, Bahoz'da oraya bakarken gelenleri aslında herkes görmüş ve göz göze gelmişlerdi.
Boran, Mustafa'ya baktığında sabah Kiraz'a nasıl dokunduğunu hatırladı, kendisi dokunduğunda hemen geri çekilmişti ama Mustafa da çekilmemiş aksine daha da tutunmuştu ona! Bu düşünceyle daha da öfkelenirken, gözlerini sabır diler gibi sertçe yumdu.
O nişanlısıydı kendisi ise bir yabancı, elbette yapması gerekeni yapmıştı. Asıl yanlışı kendi yapıyordu ama engel olamıyordu.
"Bunların ne işi var burda lan." diyen Bahoz ile Boran duygusuzca bakmıştı.
Onları gören Ferman'lar ise Allah'ın selamıdır diye yanlarına yaklaşmışlar ve önlerinde durmuşlardı.
"Selamün aleyküm, Afiyet olsun Ağalar." Dedi gür sesi ile Boran'da ayaklandı hemen arkasından diğerleri de Boran elini uzattığında, "Ve aleykümselam, gelin soframıza buyrun." diye de buyur etti, sonuç olarak aileler eski düşman da olsa onların arasında bir şey olmamıştı ve Boran Ferman'ın adamlığını severdi.
Herkes birbiriyle selamlaştığında, Ferman, "Yok size afiyet olsun bizimki karşıda hazır," diyerek hemen Boran Ağa'nın karşısındaki sofrayı gösterdiğinde, Boran onaylamıştı onları.
Herkes yerlerine geçtiğinde, Bahoz Boran'ı uyarmak amaçlı dürttü, "Boran adama şöyle bakmayı kes, kıllanacak bak." demesiyle Boran'ın gözleri ok gibi kendisine döndü, Bahoz çekinsede geri durmadı.
Boran adama öyle baktığını fark etmemişti sadece kör talihini düşünüyordu, neden hayatına seveceği biri girmemişti ki! Neden her konuda bu kadar şansızdı. Bu düşünceler beyninde kol gezerken adama öldürücü bakışlar attığını farketmemişti.
"O dokununca bir şey yok, biz dokununca hemen geri çekilsin," sinirle homurdanması ile Bahoz göz devirdi.
Boran nasıl karşılaştığını ve neler yaptığını anlatmıştı Bahoz'a, Bahoz ise çok şaşırmıştı 'Ulan koca Mardin'de bula bula seni bulmuş çarpacak' diyede söylemişti. Boran ise sadece 'Kimi bulacak lan başka!' demişti sertçe. Bahoz bu durumu arkadaşının sarhoşluğuna vermişti.
Ne var ki Boran sarhoş değil biraz çakırkeyifti o kadar.
"Tabi geri çekilecek kız, sen kimsin ki sana izin versin. Ben söyliyeyim sen yabancı bir adam, o baktığın adam nişanlısı üstelik bir aya kalmaz evleniyorlar," Bahoz Boran'ın dikleşip duygusuzlaştığını gördüğünde, korksada belli etmedi ve konuşmasına devam etti.
"Kiraz, o kızı beğenmiş olabilirsin ama unutma o kızın başı bağlı ve başkasının namusu artık." dediğinde Boran şimşek çakan bakışlarını Bahoz'a cevirdi.
"Ne diyon sen Bahoz! Ben başkasının namusuna göz dikecek insan mıyım!" öfkeyle sesini yükselttiğinde bir kaç kişi onlara baksada söyleneni duymamıştı.
"Sadece kızı beğendim o kadar ve bitti! Dahası yok, bir daha görsem Allah şahidim yüzüne bile bakmam. Anladın!" dedi ve önündeki rakıyı tek seferde dikerek bitirdi.
Bahoz elbette biliyordu Boran Ağa bu saatten sonra o kıza ölse o gözle bakmaz hatta sırf öyle bakmamak için kıza rastlasa yüzünü çevirirdi, lakin arkadaşınıda ilk defa böyle görmüştü ve o yüzden böyle konuşmuştu.
"Kiraz." dedi içinden Boran, isimler insanı yaşatırdı ama Kiraz ismi belkide o kızın üzerinde duran tek eğreti şeydi, çünkü Boran'a göre o kızın adı kesinlikle başka bir şey olmalıydı, onun gibi mavi gözlere sahip sudan bile daha berrak kız kesinlikle Kiraz ismine olmuyordu, o yüzden Boran o kıza bir daha bakmayacak da olsa onun için Kiraz değilde 'mavi' olabilirdi olabilirdi. Evet kesinlike bu daha iyiydi onun için. Mavi.
"Cuma günü çıkıyor musun aşiretlerin karşısına gerçekten." diye sordu Bahoz.
Boran elindeki bardağa yine rakı doldurduğunda, hissizce baktı Bahoz'a, "Geçeceğim tabi, geçeceğim ve bu işi bitireceğim. Zamanımız daralıyor artık bunun sonunu getireceğim." dedi tehlikeli bir tonda.
2 gün sonra cumaydı, Boran Asparşah en doğru hamleyi yapacaktı cuma günü, yıllardır bunun için çabalıyordu ve kazanacaktı da.
Tabii fikrinden vazgeçmezse.