Kıskançlık Krizi

953 Words
​Umut, İpek'i laboratuvarın kalbine, cam ve paslanmaz çeliğin soğuk ama güven verici parıltısına davet etti. Masanın üzerinde, her biri farklı bir evren vaat eden yüzlerce küçük, kehribar rengi cam şişe duruyordu. İpek, bu kadar çok kokunun bir arada olmasından ürkerek kapı eşiğinde duraksadı. ​"Korkmayın," dedi Umut, onun tereddüdünü bir bakışta okuyarak. Sesi, laboratuvarın akustiğinde kadife bir yumuşaklıkla yankılandı. "Size ağır, yapay bir koku koklatmayacağım. Bugün sadece 'hislerimizi' eşleştireceğiz. Sizin koku hassasiyetiniz, aslında bir koku tasarımcısı için bulunmaz bir nimet. Siz, ortalama bir insanın duyamayacağı o kirli notaları, o gizli çatlakları hemen fark ediyorsunuz. Bu yüzden benim 'filtrem' olmanızı istiyorum. Ben kokuyu yaratırken, siz onun ruhunu süzeceksiniz." ​Umut, eldivenli parmaklarıyla küçük, ağzı sıkıca kapalı bir cam tüpü seçti ve İpek'e uzattı. "Bu, petrikor... Yani sadece yağmurdan önceki toprağın özü. İçinde hiçbir kimyasal, hiçbir sentetik yok. Sadece doğanın bekleyişi. Kokla İpek... Ama dikkat et, ciğerlerine değil, sadece ruhuna çek." ​İpek titreyen elleriyle tüpü aldı. Kapağı hafifçe araladığı anda, burnundan içeri süzülen o serin esinti, zihnindeki tüm o gürültülü anıları bir süpürge gibi süpürdü. O an; rutubetli evin ağır havası, babasının odasındaki ilaç kokusu, kardeşinin ayakkabısındaki o acı yapıştırıcı sızısı yok oldu. ​Gözlerini sıkıca kapattı. Karanlığın içinde bir renk belirdi. ​"Gri," dedi fısıltıyla. "Ama hüzünlü, boğucu bir gri değil. Sanki... havada asılı kalan tozların ilk yağmur damlasıyla yere indiği, dünyanın bütün günahlarından arınıp temizlendiği o ilk an gibi bir gri." ​Umut, elindeki siyah deftere hızlı bir not aldı. İpek'e bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldığında, Umut’un teninden yayılan o doğal, taze bir ormanı andıran hafif koku İpek’in duyularını kuşattı. İlk defa bir koku onun boğazını düğümlememiş, aksine kapanan nefes yollarını bir anahtar gibi açmıştı. ​"İşte bu," dedi Umut, sesi bir sırrı paylaşır gibi alçalarak. "Senin sessizliğinle benim sesimi birleştireceğiz İpek. Ve ortaya dünyanın en gerçek, en maskesiz kokusunu çıkaracağız." ​Fırtınanın Kokusu ​İpek, Umut’un büyüleyici anlatımına kendini kaptırmışken, laboratuvarın ağır cam kapısı, sanki bir savaşı başlatırcasına gürültüyle açıldı. İçeriye, buz mavisi gözleri ve her teli kusursuz bir mimariyle taranmış sarı saçlarıyla, adeta bir moda dergisinin kapak çekiminden fırlamış gibi duran bir kadın girdi. ​Kadın daha tek bir kelime bile etmeden, etrafa yayılan o çok güçlü, çok lüks ama İpek’in hassas ciğerlerini anında bir pençe gibi kavrayan yoğun parfüm kokusu odayı işgal etti. Baharat, ağır misk ve metalik çiçek notaları... İpek için bu bir koku değil, bir saldırıydı. ​İpek istemsizce geri adım atıp elini boğazına götürdü. Gözleri anında yanmaya, göğsü daralmaya başlamıştı. ​"Umut! Liebling!" (Sevgilim!) dedi kadın, odayı dolduran tiz ve otoriter bir sesle. Umut’a doğru süzülerek yürüdü ve onu iki yanağından, adeta üzerine kendi imzasını bırakır gibi öptü. "Haber vermeden geldim çünkü Berlin’deki o yeni formül üzerine konuşmamız lazım. Claude bensiz karar veremeyeceğini, bu notaların ancak benim tenimde hayat bulacağını söyledi." ​Umut, kadının gelişinden duyduğu rahatsızlığı gizlemedi. Bakışları hemen İpek’e kaydı; onun nasıl zorlandığını, renginin nasıl kâğıt gibi beyazladığını fark etti. "Claude, hoş geldin ama... biraz fazla 'parfüm' kokmuyor musun? Burası bir laboratuvar, biliyorsun." ​Claude, alaycı bir gülümsemeyle bakışlarını Umut’tan ayırıp İpek’e çevirdi. İpek’i tepeden tırnağa, bir böceği inceler gibi süzdü. İpek; üzerindeki eski, rengi solmuş hırkası, yorgunluktan çökmüş gözaltları ve elinde bir savunma silahı gibi tuttuğu inhaler cihazıyla bu şaşaalı dünyada bir yazım hatası gibi duruyordu. ​"Ah, bu da kim?" dedi Claude, sesindeki o zehirli iğnelemeyi saklamaya gerek duymadan. "Yeni asistanın mı? Yoksa alt katın temizlik personeli mi? Umut, laboratuvara bu kadar... sıradan insanların girmesine ne zamandan beri izin veriyorsun?" ​Umut araya girdi, sesi buz gibi ve mesafeliydi. "İpek Hanım benim yeni proje ortağım Claude. Onun koku hassasiyeti, senin o sentetik, karmaşık ve gürültülü parfümlerinden çok daha kıymetli benim için." ​Claude, bu sözlerle gururu kırılınca hırsla İpek’e doğru bir adım daha attı. Üzerindeki o ağır baharatlı koku, İpek’in burnuna bir yumruk gibi çarptı. Oksijen, İpek için artık ulaşılamaz bir lükstü. Göğüs kafesi daraldı, kalbi düzensizce çarpmaya başladı ve odayı sarsan bir öksürük krizine girdi. ​"Olamaz," dedi Claude, dudaklarını yapay bir üzüntüyle büzerek. "Astımı mı var? Canım, kokuların dünyasında bir astımlı ile çalışmak, kör bir ressamla çalışmaya benzer Umut. Kendine neden böyle bir yük aldın ki? Bu kız sana ne verebilir? Sadece hırıltı ve zavallılık." ​İpek, öksürüklerinin arasından titreyen elleriyle inhalerini çıkardı ve ağzına dayayıp o kurtarıcı kimyasal nefesi içine çekti. Claude’un aşağılayıcı bakışları ve kelimeleri, fiziksel acısından çok daha derini yakmıştı. O an, bu steril odanın bile aslında ne kadar kirli olabileceğini anladı. Buraya ait değildi. Umut’un ilgisi sadece tıbbi bir meraktan ya da acıma duygusundan ibaretti. ​Umut, Claude’un kolunu nazik ama tartışmaya kapalı bir sertlikle tutarak onu kapıya doğru yönlendirdi. "Claude, derhal dışarı çık ve orada bekle. İpek Hanım ile çalışmamız henüz bitmedi. Ve bir daha benim laboratuvarıma bu kadar 'ucuz' bir kokuyla gelme." ​Claude omuz silkti, kapıdan çıkarken İpek’e, zafer kazanmış bir kraliçe gibi son bir kez baktı. "Akşama bizdesin değil mi Umut? Eski günlerdeki gibi o özel şarabı açacağız. Bu tozlu havadan kurtulup gerçek dünyaya dönmen lazım." ​Kırılan Ayna ​Kapı kapandığında laboratuvar yine o sessizliğe gömüldü ama İpek için artık hava temiz değildi. Umut, büyük bir pişmanlıkla İpek’in yanına gelip elini omzuna koymak istedi. "İpek, özür dilerim. Claude biraz... fevridir." ​İpek, sanki bir elektrik akımına kapılmış gibi kendini geri çekti. Gözleri dolmuştu ama bu yaşlar güçsüzlükten değil, kendine olan kızgınlığındandı. ​"Ben... gitmeliyim," dedi İpek, sesi inhaler sonrası boğuk ve titreyerek çıkıyordu. "Claude haklıydı. Ben sizin için sadece bir 'deney' ya da bir 'yüküm'. Sizin dünyanız çok ağır, çok yoğun ve çok acımasız Umut Bey. Benim nefesim bu ağırlığı kaldırmaya yetmez." ​Çantasını omuzuna taktı ve arkasına bakmadan, Umut’un "Bekle!" diyen sesini asansör kapılarının arkasında bırakarak hızla uzaklaştı. Aşağıya indiğinde şehrin egzoz kokulu havası ciğerlerine doldu ama bu sefer o koku, Claude’un parfümünden daha dürüst geldi ona.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD