Claude dişlerini sıktı, çantasını masadan hızla aldı. "Göreceğiz Umut. Bu 'doğal' projenin hüsranla bitişini Berlin’den izlemek istemiyorum. Ama unutma, bazı kokular sadece uçucu birer hevestir."
Claude laboratuvarı fırtına gibi terk ederken, kapının çarpma sesi yankılandı. Umut ve İpek hâlâ birbirlerine çok yakındılar. Umut, İpek’in elini yavaşça bıraktı ama bakışlarını çekmedi.
"Gördün mü?" dedi Umut fısıltıyla. "Senin sessizliğin, onun tüm çığlıklarından daha gürültülüydü."
Laboratuvarın sessizliğinde, Claude’un gidişinden sonra oluşan o elektrikli hava yavaşça dağılmıştı. Umut, masanın üzerindeki cam tüplerle uğraşıyormuş gibi görünse de gözü sürekli İpek’in üzerindeydi. İpek, az önceki o dik duruşunun ardından sanki bir anda sönmüş, bakışları laboratuvarın beyaz zeminine çakılıp kalmıştı. Zihni burada değildi; mutfaktaki ilaç listesinde, kardeşinin yırtık ayakkabısında ve babasının o sessiz bakışlarındaydı.
Umut, elindeki damlalığı yavaşça bıraktı. "İpek?"
İpek irkilerek başını kaldırdı. "Efendim? Pardon, ben... dalmışım."
Umut ona doğru yürüdü, aralarında güvenli ama samimi bir mesafe bıraktı. "Buradasın ama ruhun başka bir yerde. Seni huzursuz eden bir şey mi var? Claude’un söyledikleri mi yoksa..."
"Hayır, o değil," dedi İpek, zoraki bir gülümsemeyle. "Sadece... ailesel meseleler. Her zamanki şeyler işte. Geçiştirilecek bir durum, merak etmeyin."
Umut, İpek’in bu "geçiştirme" çabasının arkasındaki yorgunluğu gördü. Berlin’de büyümüş olabilirdi ama insan ruhunun kokusunu almayı biliyordu. İpek’in şu anki kokusu, çaresizliğin o tuzlu ve ağır kokusuydu.
Cebinden şık, deri bir cüzdan çıkardı ve önceden hazırladığı o çeki yavaşça masanın üzerine, İpek’in önüne doğru itti. İpek, üzerindeki rakamı görünce gözleri irileşti. Bu, hayatında bir arada görmediği, ailesinin tüm dertlerini bir gecede silebilecek kadar büyük bir miktardı.
"Bu ne?" dedi İpek, sesi titreyerek. "Biz daha çalışmaya yeni başladık Umut Bey. Ben bunu kabul edemem."
"Bu bir avans," dedi Umut, sesi son derece sakin ve güven vericiydi. "Senin aklının evde, faturalarda ya da ilaçlarda kalmasını istemiyorum. Senin zihnin bana lazım, senin o 'temiz' nefesin lazım. Eğer zihnin bu kadar gürültülüyse, aradığımız o notayı asla bulamayız. Bunu bir borç değil, projenin başarısı için yapılmış bir yatırım olarak gör."
İpek, masadaki kağıda bakarken boğazının düğümlendiğini hissetti. Gururu ona "alma" diyordu ama vicdanı babasının öksürüğünü hatırlatıyordu. Titreyen parmaklarıyla çeki aldı. "Ben... bunu nasıl ödeyeceğim bilmiyorum."
Umut, İpek’in elinin üzerine elini koydu; bu seferki temas sadece profesyonel bir parfümörün dokunuşu değildi. "Ödemeyeceksin İpek. Sen zaten fazlasını hak ediyorsun. İnan bana, bu projenin sonunda bu rakam sadece küçük bir başlangıç olacak. Daha fazlasını, çok daha fazlasını kendi emeğinle kazanacaksın."
İpek derin bir nefes aldı. İlk defa astımı varmış gibi değil de, ciğerleri tamamen açılmış gibi hissetti. Umut’un gözlerindeki o samimiyet, paradan daha değerli bir şey vermişti ona: Umut.
Umut, masadaki çekin yarattığı o ağır ama duygusal havayı dağıtmak istercesine saatine baktı, sonra da hafifçe karnını tuttu. "Ben galiba acıktım," dedi, yüzünde ilk defa Berlin disiplininden uzak, muzip bir gülümsemeyle. "Hatta galiba değil, resmen acıktım. Bütün gün sadece koku molekülleriyle beslenemeyiz, değil mi İpek?"
İpek, elindeki çeki çantasına yeni koymuştu, hâlâ şaşkındı. "Ben de... yani, aslında fena olmazdı," dedi çekinerek.
"Harika. O zaman seni İstanbul’un en iyi saklanmış sırlarından birine götüreceğim. Claude’un gittiği o şatafatlı yerlerden değil, gerçekten 'tadı' olan bir yere."
Yarım saat sonra, Boğaz’ın kıyısında, sadece birkaç masası olan, ahşap kokulu ve denizin tuzlu esintisinin içerideki taze ekmek kokusuna karıştığı bir restorandaydılar. Umut, İpek için sandalyeyi çekti. İpek, üzerindeki hırkasına bakıp bir an için mahcup olsa da, Umut’un ona bakarken gözlerinde gördüğü hayranlık bu mahcubiyeti sildi.
Yemekler geldiğinde, Umut tabağından yükselen buharı içine çekti. "Bak," dedi İpek’e bakarak. "Kekik ve deniz tuzu. Bu koku bana neyi hatırlatıyor biliyor musun? Güveni. Çünkü toprak ve deniz asla yalan söylemez."
İpek yemeğinden bir lokma aldıktan sonra gülümsedi. "Siz her şeyi kokularla mı kodluyorsunuz?"
"Neredeyse her şeyi," dedi Umut, dirseklerini masaya dayayıp İpek’e yaklaşarak. "Ama seninle ilgili bir formülüm hâlâ yok. Ve dürüst olmak gerekirse, bu benim hoşuma gitmeye başladı. Seni çözememek, seni her gün yeniden keşfetmek demek."
İpek, Umut’un gözlerindeki ciddiyeti görünce kalbinin hızlandığını hissetti. Bu, astım krizinden farklı bir çarpıntıydı; tatlı, sıcak ve heyecan verici. "Benim hayatım çok düzdür Umut," dedi sesi alçalarak. "Keşfedecek pek bir şey yok. Sadece hayatta kalmaya çalışan biriyim."
Umut elini masanın üzerinden uzatıp, İpek’in parmak uçlarına hafifçe dokundu. "Hayatta kalmak için kendi kokundan vazgeçmişsin İpek. Ama ben o kokuyu geri getireceğim. O çek, sadece evdeki sorunları çözmen için değil, senin nefes alman için bir kapı. Bundan sonra sadece 'İpek' olmanı istiyorum. Birinin kızı, birinin ablası değil; sadece kendin."