Kokuların Dünyası

895 Words
​Umut, İpek’in bu samimiyeti karşısında daha fazla dayanamadı. Elini yavaşça İpek’in yanağına, o mahallenin dedikodularıyla sızlayan kalbinin üzerine koydu. "Sen bu şişenin içindekinden çok daha fazlasısın," dedi. ​O an, laboratuvardaki binlerce koku molekülü sanki durdu. Umut, İpek’in alnına dökülen bir tutam saçı kulağının arkasına itti. İpek nefesini tuttu; astımı değil, heyecanıydı onu durduran. Tam o sırada Umut’un telefonu masada titredi. Ekranda "Almanya - Ofis" yazıyordu. ​Büyü bozulmuştu. İpek hemen geri çekildi. "Ben... Ben artık gitsem iyi olacak." Laboratuvarın o steril, gün ışığından yalıtılmış atmosferinde zaman kavramı çoktan yitip gitmişti. Havada asılı kalan yüzlerce koku molekülü, floresan ışıklarının altında görünmez bir dans sergiliyordu. Umut, günlerdir üzerinde çalıştığı o bembeyaz masadan doğruldu. Elinde, ışığı soğuran koyu kehribar renginde, ağzı balmumuyla mühürlenmiş çok eski bir şişe tutuyordu. Şişenin üzerindeki Almanca el yazısı notlar, geçen onca yılın etkisiyle sararmış, mürekkebi yer yer dağılmıştı. ​"İpek, yanıma gel," dedi Umut. Sesi, bir ayini başlatmak üzere olan bir rahip kadar vakur ve sakindi. ​İpek, elindeki cam pipeti titizlikle yerine bırakıp yaklaştı. Umut, şişenin mührünü küçük bir bıçak yardımıyla, adeta bir cerrah hassasiyetiyle açtı. Şişenin kapağı yerinden oynadığı an, laboratuvarın o ana kadarki tüm kokuları sanki saygıyla geri çekildi. ​"Bunu koklamanı istiyorum," dedi Umut, şişeyi İpek’in burnuna yaklaştırırken. "Ama sakın bir kimyager gibi yaklaşma. Sadece zihnini serbest bırak. Gördüğün ilk resim ne?" ​İpek gözlerini sıkıca kapattı. Burnuna ilk dolan koku, keskin ve asidik bir narenciye ferahlığıydı; sanki birisi yanı başında taze bir limonun kabuğunu tırnağıyla kazımıştı. Ancak bu ferahlık sadece birkaç saniye sürdü. Hemen ardından gelen odunsu, tozlu ve hafif isli bir koku, İpek’i adeta bir zaman tüneline soktu. ​"Burası..." diye mırıldandı İpek, sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi. "Burası çok yüksek tavanlı, uçsuz bucaksız bir yer. Güneş pencerelerden toz bulutlarının arasından süzülüyor. Bir kütüphane burası... ama kitaplar çok eski, derileri çatlamış. Ve tuhaf bir şey var; pencereler sonuna kadar açık. Dışarıda, çok yakınlarda bir limon bahçesi var ve rüzgar o taze çiçek kokusunu, bu eski kitapların rutubetli kokusuna karıştırıyor." ​Duraksadı, derin bir nefes daha çekti. "Bir de... bir özlem var bu kokuda. Sanki biri burada oturmuş, hiç gelmeyecek birini bekliyor. Masanın üzerinde kurumuş bir mürekkep ve soğumuş bir kahvenin tortusu kalmış." ​Umut hayranlıkla, neredeyse soluğu kesilmiş bir halde İpek’e bakıyordu. "İnanılmaz," diye fısıldadı. "Bu 'Nerol' esansı İpek. Ama piyasada bulabileceğin o sentetik, tek düze kokulardan değil. Bu şişe, büyükbabamın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Berlin’e yerleşirken yanına aldığı tek değerli eşyaydı. O, bu kokuyu 'kaybedilen vatanın son hatırası' diye tanımlardı. Limon çiçeklerinin saflığı, büyükbabamın yanmış köyündeki o isli harabelerin kokusuyla birleşmişti. Bak, o hissettiğin 'tozlu kitap' kokusu aslında o büyük yangından kurtarabildiği tek bir kitabın, ailesinin günlüğünün kokusuymuş." ​İpek gözlerini açtığında, Umut’un o her zaman kontrollü olan bakışlarında bir keder bulutu gördü. "Bir koku, koca bir tarihin yıkıntısını nasıl taşıyabilir?" ​"Çünkü beyin, koku hafızasını en güvenli kasaya koyar İpek," dedi Umut, şişeyi kapatırken. "Gözler yanılır, kulaklar unutur ama burun asla yalan söylemez. Biz 'Nefes' ile bunu yapacağız. İnsanlara sadece güzel bir koku değil, unuttukları o en saf hatıralarını, belki de çocukluklarındaki o ilk güven duygusunu geri vereceğiz. Senin o kimsede olmayan duruluğun, bu formülün ruhu olacak." ​Gece yarısına doğru laboratuvardan çıkan İpek için asıl sınav şimdi başlıyordu. Plazanın o ışıltılı, her köşesi tasarım kokan asansöründen inip, İstanbul’un nemli ve kaotik sokaklarına adım attığında yüzüne çarpan ilk şey; egzoz dumanı, çöp ve denizden gelen rutubetli ağırlıktı. ​Her zamanki o kalabalık, metal yığını andıran belediye otobüsüne bindi. Otobüsün içi; gün boyu çalışmış insanların teri, ucuz tütün sarılı kıyafetler, poşetlerden sızan yemek kokuları ve klimanın devirdaim ettiği o bayat havayla doluydu. Astımı, bu ağır koku bulutuna anında tepki verdi; boğazında o tanıdık, gıcık edici yanma başladı. ​Eline refleks olarak çantasındaki inhaler cihazına gitti. Ama tam o sırada, bugünkü çalışmanın sonunda Umut'un "Bunu eve giderken yanında taşı, sana nefes olsun" diyerek verdiği küçük, mavi cam tüpü fark etti. ​Tüpün kapağını hafifçe araladı. İçindeki 'Vetiver' ve 'Sandalo' karışımı, otobüsün o sefil kokusunu bir kalkan gibi yarıp İpek’in etrafında küçük, steril bir ada oluşturdu. ​Otobüsün kirli, parmak izleriyle dolu camına alnını dayadı. Dışarıda, sönük sokak lambalarının altında koşturan insanları izlerken içindeki o amansız çatışma yeniden alevlendi. ​“Sen ne yapıyorsun İpek?” diye sordu kendine. “Hangi dünyaya aitsin? Şu an oturduğun bu yırtık koltuğa ve eve gittiğinde seni bekleyen o ödenmemiş fatura kokusuna mı? Yoksa Umut’un o ipek gömleklerinin, pahalı esanslarının ve sana bir mücevhermişsin gibi bakışının olduğu o dünyaya mı?” ​Umut’un o gün laboratuvarda, esans şişesini tutarken yanlışlıkla parmak uçlarının İpek’in eline değdiği o anı hatırladı. O kısa temas, sadece fiziksel bir dokunuş değildi. İpek o an, sanki Umut’un içindeki o karmaşık, binlerce formüllü zihninden bir parçanın kendi damarlarına sızdığını hissetmişti. Ama annesinin o zehirli "zengin adamın eğlencesi" sözleri, otobüsün her sarsıntısında kulaklarında yankılanıyordu. ​“Ona güvenebilir miyim? Yoksa ben sadece onun için laboratuvarındaki bir başka ilginç molekül müyüm?” Otobüs, mahallesinin o dik ve bozuk yollu durağında durduğunda, İpek elindeki küçük tüpü burnuna bastırdı. O koku, ona bu mahallenin yoksulluk kokan sokaklarında yürürken ihtiyaç duyduğu o hayali öz güveni veriyordu. İpek, bu küçük şişenin aslında bir kurtuluş bileti olduğunu sezmeye başlıyordu. ​Ertesi gün, formülün en tehlikeli ve en kıymetli aşamasına gelmişlerdi: Amber. Umut, elindeki siyah, taş gibi sertleşmiş bir parçayı İpek’e gösterdi. "Buna bakınca ne görüyorsun İpek? Çirkin, kaba bir kaya parçası gibi duruyor, değil mi?" ​İpek merakla eğildi. "Evet, pek de bir çekiciliği yok."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD