Görünen ve görünmeyen, iki paralel gibi, sonsuz zaman içinde birlikte akar gider; biz ise sonuçları görür, meyvelere tanık oluruz hep.
Zaman denen cevherin görünmez tezgâhında, her şey, meçhul bir biçimde oluşur. Bu durumda küçücük görünen şeylerin rolü, halıda gizlenen küçük ilmikler gibi, bir sır olarak kalır. Bütün bu olup biten, bir gülün açılışı gibi, o kadar yavaştır ki, dikkat kesilse de insan, evreleri göremez. Ne kadar küçük olursa olsun, mevcut olan her şeyin, ileride oluşacak her şeyle ilgisi vardır...Farkına varılsın ya da varılmasın, yarın karşılaşacak şeylerin tohumları, o küçük şeylerle bugünlerden atılır.
Gözü kapamak, değiştirmez gerçeği...
Olumsuz tohumların ekilişine seyirci kalanlar ya da farkına varamayanlar, dikenleri gördükleri zaman dehşete kapılırlar.
Alaz, görünen ve görünmeyen iki paralel çizginin arasındaydı. Bana zarar verdiğinde gözlerimi kapatarak gerçekleri değiştirmeye çalışmıştım. Küçük detayları es geçmiştim. Yeniden karşılaşacağımızı tahmin edememiştim. Ve şimdi dökülen tohumlar ruhumu delik deşik eden birer dikendi.
Ben şimdi ruhunu satan bir kadın mıydım? Ruhumu kendi irademle mi satıyordum yoksa bu adam her şeye hükmetmeye mi çalışıyordu?
Üşüyen ellerimi yumruk yaparak üzerimdeki sweatin kollarını ellerimin üzerine çekiştirdim. Sessizlik senfonisi dinlerken, hava yavaş yavaş ağırlaşıyor gibi hissettiriyordu. Ufak olmayan bedenimle koltuğa sinmeye çalışırken dolan gözlerimi hızlı hızlı sayısız kez kırpıştırdım. Bacaklarım buz kütlesine dönerken ufak bir titreme yaşadım, bedenim mi yoksa ruhum mu üşüyordu ayırt edememiştim. Birkaç sene önce beni vuran adamla nereye gittiğim hakkında hiçbir fikrim yokken neden bu kadar korkak olduğumu da düşünmeden edemedim. Aynı acıyı yaşamak mı yoksa aynı acıyı yaşayıp kurtulamamak mı beni korkutuyordu? Beni bir ormanda vursa kimin haberi olurdu? Neden arabaya bindim o zaman?
İsteyerek binmedim.
Hayır. Zaten o evde de vurulsam yine ölürdüm en azından yaşamak için şansımı denemek istemiştim. Köle olmak ölü olmaktan daha iyidir değil mi?
Alaz'ın göz ucuyla yumruk yaptığım ellerime baktığını yakalar gibi oldum fakat gözleri hemen yola döndü, tam bir kötü adam hareketiydi bu. İşaret ve orta parmağını klimayı açmak için kullanırken, uzun parmaklarına ve temiz tırnaklarına baktım, insan öldüren birisinin elleri nasıl görünürdü? Neden sıradan bir el yerine büyük, kirli eller beklemiştim?
Ne bekliyordun? İnsanları vuruyor, silah ile. Onun işini mermiler görüyor, elleri neden temiz ve narin olmasın? dedi bir ses, uzun zamandır benim kendime duyduğum nefretten fazlasını duyuyordu bu ses bana.
"Sare iyi mi?" dedi Alaz beklemediğim bir anda, sessizliği, memnuniyetsizliğiyle parçalara ayırmıştı.
"Evet, en son öyleydi." dedim camdan dışarıyı izleyerek, klimanın sesi bile ısınmama yetmişti. Beni de mi Sare'nin geleceği gibi zalim bir gelecek bekliyordu?
"Onu nerede buldun?"
Ağaçlar hızla kaybolurken, asfaltın üzerindeki beyaz çizgiler bulanıktı. Anılar ani bir sel baskını gibi hücum ettiğinde karşı koyamadan, zihnimin acı köşelerinden birine sürüklenmiştim. Sorunun cevabından uzak Ares'in sözleri aklıma gelirken nefesimin daraldığını hissettim. Ciğerlerim oksijen diye yalvarırken, titreyen dudaklarım üzüntümün temsilcisiydi. İçimdeki sevgiyi tüketmek istercesine dudaklarından dökülen kelimeler iki çelik el olup boğazıma yapışmıştı. İçimde bir şeyler yok oluyordu ve ben sadece acıyı hissediyordum. Hem gitmemem için türlü yollara başvurmuştu hem de beni onca acının içinde bırakıp gitmişti. Madem beni aldatacaktı o zaman neden gitmeme izin vermemişti? Tam olarak canımı yakan neydi? Gerçekten onu sevmek mi yoksa yaptıklarından sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi mi? Ben neden hep güçsüz bir kadındım? Neden erkekler hayatımı yönetiyordu? Benim kendi iradem yok muydu?
"Sen beni terk edebileceğini mi sanıyorsun?"
"Beni sevmiyorsun bile, sevgime de bana da acımıyorsun bari şerefine acı!"
"Ben..." kafamdaki sesleri susturmak için başımı iki yana salladım "Lokantadan çıkmıştım ve....ve arabamın yanına gelmiştim..."
Gözlerim dolmuştu bu nedenle baktığım hiçbir noktayı net göremiyordum, o kadar yorgun ve yalnızdım ki her saniye durmadan ağlamak geliyordu içimden. Sanki içimdeki burukluk kelimelerimi kördüğümle en karanlık köşeye hapsetmiş gibi bir süre hiçbir şey söyleyemedim, Alaz da hiçbir şey söylemedi. Zaten ondan konuşmasını da beklememiştim. Soğuk birisiydi ve onun alaycı sesini duymaya ihtiyacım yoktu. Varlığı bile rahatsız edici bir adama hatta beni vurmuş bir adama aldatıldığımı mı anlatacaktım?
Sahi. Ben artık yürüyen bir ceset miydim? Gerçekten bu kadar kolay mıydı? Hayır değildi fakat bu adamdan kaçmakta kolay değildi ve ilk görüşmemize nazaran bana karşı daha nefret doluydu. Ne yapmıştım? Neden benden bu kadar nefret ediyordu? Neden kadınları alıkoyan adamların temelinde böylesine nefret yatıyordu? Gerçek bir film senaryosu içine girmiş olmalıydım.
Alaz Elezer güçlü olabilirdi ama bu, beni satın alabileceği anlamına gelmiyordu. Tehditleri beni korkutsa bile ölmem kimse için büyük bir kayıp olmazdı. Belki kız kardeşim sarsılırdı ama eminim ki oda bunu atlatırdı, beni sevdiğinden bile emin değildim, annemin ölümü için beni suçluyordu.
Ölebilirdim, kimse fark etmezdi bile.
Hayat böyleydi. Sen ölsen bile insanlar yaşıyordu. Kendi küçük kıyametimizi yaşıyorduk, sadece bizi etkileyen küçük bir kıyamet. Sonrasıysa toprağın altındaki derin karanlık.
Peki, ölüm yaşamaktan daha mı zordu? Öldükten sonra bizi ne bekliyordu? Ve ben ölmek istiyor muydum? Neden ölümü göze almak zorundaydım?
Bakışlarım kısa bir süre Alaz'a döndü, beni köle olarak kullanmasına katlanabilirdim bir kaçış yolu bulana kadar. Hem bana en fazla ne yapabilirdi ki? Yapacağı en kötü şey beni öldürmesi olurdu, sapıkça arzuları olan bir adama benzemiyordu. Gerçi kim benzerdi ki?
"Neden ilk başta beni öldürmeye çalışırken şimdi yaşamama izin veriyorsun? Neden en başında beni vurdun? Nasıl tanıklar olmasına rağmen ceza almadan kurtuldun?"
Sessizliği bozan taraf ben olduğumda başımı koltuğa yaslamıştım. Bir katille ölmeden önce merak ettiğim konuları konuşmak istiyordum, bu anı kendi içimde kurgulamış olsam da gerçeğini yaşamayı asla istememiştim.
"Güvenlik görevlisi, hasta kabuldeki kız ve hatta nöbete yeni gelen hemşire. Hepsi seni gördü, elindeki silahı ve pantolonundaki kanı. Yüzünü kapatma zahmetine dahi girmedin, gerçekten arkan bu kadar sağlam mı? Yoksa çok mu zenginsin?"
Koyu kahverengi saçları dağılmış, uzun kirpiklerinin gölgesi, gözlerinin altlarına dökülüyordu ve sanki gözlerinin altı mor gibi görünmesine neden oluyordu. Yanakları çokça çöküktü sanki aç kalmış ve çok kilo vermiş gibiydi bu yüzden olsa gerek elmacık kemikleri çıkık duruyordu. Keskin yüz hatları ve hoşnutsuz bir duruşu vardı, genel duruşuna baktığımda insanlardan nefret ettiğini anlaşılıyordu, yine de bu kadar kolay insan öldüreceğini düşünmemiştim.
O bir katil diye hatırlattım kendime, hemen yanımdaki koltukta oturuyor ve beni öylece özgürlüğümden alıkoyuyordu. Kaçmaya cesaret edemiyordum çünkü ölmek istemiyordum, ölümden korkmak ve ölmek istemek farklı şeylerdi. Ama istemiyorsam bu korktuğum anlamına mı gelirdi?
"Seninle hastanede karşılaştığımız gün," dedi cevabını beklemekten vazgeçtiğim sırada.
"Beni gördüğün için ve bana arkanı döndüğün için seni vurmuştum ama şimdi..."Öfkeyle derin bir nefes aldı "Hayır, bu kadar kolay ölmene izin vermeyeceğim."
Sakin bir tonlama ile konuşmasından yüz bularak sordum.
"Ne yaptım ben sana?"
Bakışları kısa bir anlığına yoldan ayrılıp bana döndü, nefretle bezenmiş kahve gözleri, dilimi damağımı kuruturken sertçe yutkundum, ben ne yapmış olabilirdim bu nefreti hak edecek? Önüne döndüğünde nefes almadığımı hissettim. Benden böylesine nefret etmesinin sebebi ne olabilirdi ki diye düşünmek çok saçmaydı, isteyerek ya da istemeyerek bir şey yaptığım aşikardı fakat ne yapmıştım? Pek çok hatam olmuştu hangisi bu adamın canını bu kadar yakmıştı?
"Peki ya sonra? Beni ne kadar alıkoyup eziyet edebileceğini sanıyorsun? Yaşlanana kadar falan mı? Ya da nefretin dinene kadar?" dediğimde canı acıyor gibi güldü, sanki soru sormamıştım da bir ok saplamıştım kulağına.
"Sonrası olacağını sanmıyorum. Sen sonrası olacağını düşünüyor musun?"
Sessizliğin açtığı kollara sığındım, çaresizce. Acımasız olduğunu biliyordum fakat kurban edilen hayvanların bile gözü kapatılır, başı okşanırdı. Beni öldürecekse bile bunu yüzüme karşı söylemese olmaz mıydı?
Yaşadıklarım ağır birer gülle gibi ayak bileklerime bağlanmış beni dibe çekiyordu. Kendi içimdeki kaos yetmezmiş gibi birde Alaz'ın fırtınası eklenmişti. Duygularım oradan oraya savruluyor içimdeki kadın ise dizlerini kendine çekmiş öylece oturuyor, ifadesizce hareketlerimi izliyordu. Yavaşça gözlerimi kapatarak, koltuğa biraz daha sindim. Tenimi yakan sıcak hava bile tesir etmiyordu artık, yeniden çok daha fazla üşüyordum.
Ufak bir titreme daha yaşadığımda, uykuya dalmak üzereydim. Bedenim içten içe buz tutarken tenim buna zıt şekilde cayır cayır yanıyordu. Alaz elini pekte nazik olmayan bir şekilde alnıma koyduğunda hoşnutsuzca kaşlarımı çattım ancak karşı koyacak gücü bulamamış, uyumuştum.