Onuncu Bölüm

1640 Words
Adrian gördüğü yüzle geçirdiği birkaç saniyelik tereddüdün ardından arkasına dönüp Heaven'a, "Sen gidebilirsin," dedi. Onunla daha sonra görüşecekti. Öncelikle bu adamın burada ne aradığını öğrenmek ve geldiği deliğe geri dönmesini sağlamak zorundaydı. Lucas karşısında gerginlikten çatlayacak gibi görünen Adrian'a keyifle bakıyordu. Şu andaki tek sorunu elinin altından bir yılan balığı gibi kayıp giden güzelin tadına bakamamış olmasıydı. Halbuki zevk alacağı ve karşılığında zevk vereceği birkaç dakikanın hayali bile bedenini hazır hale getirmişti. Sırf işini böldüğü için bile Adrian'a olan nefreti katlanarak artabilirdi. Heaven genç Kont'un zamanlamasından dolayı minnettardı. Hayatta yaşadığı en büyük korkunun, az önce üzerine saldıran adamın yaptıklarından kaynaklanabileceğini düşünüyordu. Eğer Adrian gelip de onu kurtarmasaydı neler olabileceğini düşünmek istemedi. Kendisine söylenildiği gibi salonu terk etti ve hızlı adımlarla hizmetçi kanadına yöneldi. Bu şokun ardından aşağıya inip de çalışamayacaktı. Herkes yüzündeki ifadeden olan biteni okuyabilirdi. Heaven'ın yaşadığı bu utancı kimseyle paylaşmak gibi bir niyeti yoktu. Halbuki arkadaşı Sally onu uyarmaya çalışmıştı. Açık açık söyleyemese de Heaven arkadaşının ona demek istediklerini şimdi anlayabiliyordu. Sally'nin de başından böyle bir olay geçmiş olmalıydı. Heaven merakına yenik düşmenin ne kadar tehlikeli olabileceğini bir daha unutmayacağına dair kendisine telkinde bulundu. Adrian çıkan kızın ardından, yüzündeki iğrenç sırıtışla önünde dikilen adama döndü. "Senin benim evimde ne işin var?" diye kükredikten sonra, adamın yakalarına yapıştı. Lucas'ın yüzündeki sırıtış acımasız bir ifadeye dönerken, kısa süre önce haşat olan bedeninin bir kere daha yaralanmaması için Adrian'ın ellerini yakalarından uzaklaştırmaya çalıştı. "İnsan kuzenini böyle mi karşılar?" diye sordu. Adrian ellerinin tutuşunu daha da sıkılaştırırken, "İnsanın senin gibi şerefsiz bir kuzeni varsa, evet. Belki de daha beteriyle karşılaşmalıydın!" cevabını verdi. İki kuzen birbirlerini hiçbir zaman sevememişlerdi. Ölen Kont'un da Lucas'ı pek sevdiği söylenemezdi. Çocukluklarından beri Lucas'ın mizacında yanlış olan bir şeyler vardı. Lucas'ın babası o daha doğmadan önce ölmüştü. Ve annesi Lucas'ı büyütmektense zenginliğin kollarına atılmayı tercih etmişti. Lucas'ı ölen Kont'un babasına, amcasına, bırakıp kaçtıktan sonra kendisinden uzun bir süre haber alınamamıştı. Anneliğin kutsallığını kirleten genç kadın, zengin ve yaşlı bir Dük'le evlendikten sonra kocasını genç bir seyisle aldatırken basılmış, sosyeteden aforoz edilerek, ikinci kocası tarafından İskoçya'ya sürgün edilmişti. Lucas, Thomas'ın babası tarafından, oğlundan farksız büyütülmüştü. Yeğenini koruyup kollayan adam, belki de yetim kalan çocuğun birtakım yanlışlarına göz yumarak en büyük hatayı yapmıştı. Her zaman aç gözlü olan Lucas'ın bir dediği iki edilmemişti. Sahip olduğu pahalı eşyaları kırıp dökerken ses çıkarılmamıştı. Kendisine ait olmayan parayı saçıp savururken de kısıtlanmamıştı. Eksikliğini duyduğu sevginin yan etkisi olarak görülmüştü bütün şımarıklıkları. Ama Lucas hiçbir zaman değişmemiş, aksine her geçen gün kötüye gitmişti. Kumar batağına adım adım ilerlerken, amcası da bu dünyadan göçüp gidince, Thomas kuzeninin yanlış hayatına daha fazla göz yummayacağına karar vermişti. Babasının Lucas için düzenli olarak ayırdığı bütçeyi kesmiş, onu sahip olduğu arsa, arsa üzerindeki küçük bir ev ve bir de at arabasıyla bir başına bırakmıştı. Lucas o günden beri Thomas'tan nefret ediyor, onun sahip olduklarına sahip olabileceği günü gözetliyordu. Ama planları istediği gibi gitmemişti işte. Lanet olasıca herif, ölürken bile onunla dalga geçmişti. Onu hak ettiği unvan ve servetten etmişti. Bu topraklara ayak basmak yerine, Amerika'daki servetini katlayan kuzenlerine miras bırakmıştı her şeyi. Ve şimdi ödeşme zamanıydı. Çocukluğunda onu dışlayan bu iki heriften intikam alma zamanıydı. Eğer başarısız olursa, kaybedeceği kendi hayatı olacaktı. Karanlığın diğer adı, Marcus, üzerine çökecekti gece gibi. "Seni tebrik etmek için geç kaldığımı fark ettim kuzen. Ve bu geç kalınmışlığı telafi  etmek istedim." Adrian çatılı olan kaşlarını biraz daha çatarak nefret dolu bakışlarını kendisi kadar nefret dolu gözlere sabitledi. "İyi öyleyse... Tebriklerini de ilettiğine göre, şimdi evimden defolabilirsin!" Lucas yakasındaki ellerden son bir çabayla kurtulduktan sonra gömleğini ve boyun bağını düzelterek, Adrian'a alayla sırıttı. "Bu ne acele kuzen? Daha yol yorgunluğunu üzerimden atamadan yeniden yola çıkmamı isteyecek kadar acımasızlaştığını bilmiyordum doğrusu?" Sakin kalmak kolay değildi. Pislik herif nereye oynaması gerektiğini biliyordu. Ve bu Adrian'ın elini kolunu bağladığı için, öfkesi içe dönüyordu. "Bir gece Lucas...." dedi, "Sadece bir gece sonra evimden gideceksin. Seni burada görmek istemiyorum. Ve çalışanlarımdan uzak duracaksın. Eğer Heaven'a ya da bir başkasına az önce yaklaştığın gibi yaklaşırsan, seni önce döverim. Sonra da değersiz bedenini kapı dışarı ederim. Beni anlayabildin mi?" Lucas'ın dudaklarındaki alay genişlerken tek kaşını kaldırdı. "Demek adı Heaven?" diye sordu. Adrian adamın neyden bahsettiğini anlamamış gibi bakarken, Lucas devam etti. "Az önceki dilberden bahsediyorum. Nadide bir parçaydı doğrusu. Ağzının tadını biliyorsun kuzen." Adrian damarlarından fırlamak için çırpınan gücü daha fazla dizginlemedi. Heaven hakkında umarsızca atıp tutmak, bu adamın haddine değildi. Bu konu Adrian için hassas konular arasındaydı ve tertemiz bir kıza böylesine çirkin yakıştırmalar yapan hiç kimseyi affedemezdi. "Eğer bir daha onun hakkında bir şey söyleyecek olursan seni öldürürüm!" diye kükredi. Yumruklarına son anda sahip çıkarken, gerileyen adamın hala cesurca karşısında durması akıl alır gibi değildi. Adamı dövmekle tehdit ediyordu. Öldürürüm seni, diyordu. Ama Lucas aynı alaycılığıyla karşısında sırıtmaya devam ediyordu. Aklından zoru olduğunu çok eskiden anlamalıydı oysa ki. "Sakin ol dostum," diyen adam aralarına güvenli bir mesafe koymuştu. "Eğer hak edene hakkını vermezsem nasıl bir adam olurum. Ayrıca o sürtük buraya gelip, beni baştan çıkarmamış olsaydı ona asla o şekilde davranmazdım. Bana kızacağına, çalışanlarına misafirlerle flörtleşmemeyi öğret!" Adrian'ın duydukları kalan mantığını da silip süpürdüğünde, aralarındaki mesafe bir adımda son buldu. Genç adamın yumruğu kuzeninin yüzünün sol yanında patladı. Lucas geriye doğru sendelerken, kendisini savunmak için toparlanamadan Adrian bir yumruğu daha sağ yanına geçirdi. "Sana düzgün konuşmanı söylemiştim!" diye hırlarken seslerine gelen uşağın birinin kendisini tutmaya çalışması ve bir diğerinin de Lucas'ı Adrian'ın ellerinden kurtarmaya çalışmasıyla sakinleşti. Omuzlarını tutan ellerden silkinerek kurtulduktan sonra, hışımla kapıya yürüdü. Hesap soracağı biri vardı. Ve bu kişi elinden öyle kolayca kurtulamayacaktı. Mutfağa dalan Kont'un üzerinden taşan öfke, kendisini fark etmeyen çalışanların bedenini bir dokunuş gibi sarmıştı. İşlerini bırakıp kapıya dönen başlar, Kont'un kararan ifadesiyle karşılaşınca, korkuyla reverans yapmış, adamdan gelecek emri bekliyorlardı. "Heaven nerede?" diye soran adam hiç kimseden cevap alamamasının üzerine dönüp ayrılırken, ardından bakanlar bu gerginliğin koparacağı fırtınaların lafını yapmaya başlamışlardı bile. Sevmek ve kabullenmek için çaba göstermedikleri genç kıza acıyorlardı. Bu öfkenin sahibi olmayı hiçbiri istemezdi doğrusu. Adrian kızı odasında bulacağını bilirmiş gibi hizmetçi kanadına girmiş ve doğrudan Heaven'ın odasına yönelmişti. Odanın önüne vardığında kapıyı çalma zahmetine bile girmeden içeriye dalıverdi. Yatağında uzanmakta olan Heaven kapının çalınmadan açılması karşısında irkilerek ayağa fırladı. Kendisini zapt eden adamın yeniden geldiğini düşünmek bile genç kızı korkuyla titretiyordu. Gelenin Lord Westcliff olduğunu görmek biraz olsun rahatlatsa da, odasına böyle pervasızca dalmasını doğru bulmuyordu. Sonuç olarak bir hizmetçi de olsa, o bir bayandı ve içeride uygunsuz bir durumda yakalanma ihtimali de vardı. "Burada ne yapıyorsun?" diye soran sert ses karşısında genç kız afalladı. "Efendim?" diyebildi. "Sana burada ne yapıyorsun diye sordum!" Heaven daha da sertleşen ses karşısında ne diyeceğini bilemezken kekeledi. "Be-ben..." Adrian karşısında ürkek bir kuş gibi titreyen kızın üzerine, uzun adımlarla yürüdü. Heaven genç adamın üzerine üzerine gelmesi karşısında gerilemek dışına bir şey yapamıyordu. Dizlerinin arkası yatağa denk geldiğinde daha fazla gidemeyeceğini anladı ve yatağının üzerine çöktü. Başını da önüne eğerek, genç adamın ne söyleyeceğini duymayı bekledi. Çalışması gereken saatler içinde odasında yatıyor olduğu için delirmiş olmalıydı. Heaven genç adam tarafından azarlanacak, sonra da işinin başına dönmesi gerekecekti. En azından aklından geçenler bu yöndeydi. "Onu bekliyordun, değil mi? O adama nasıl yüz verirsin?" Sorusu karşısında afallaması da bundandı. Şaşırmış bir şekilde yeniden, "Efendim?" diye sorarken gerçekten de durumdan bir şey anlamamıştı. "Efendim, efendim..." diye bağıran Adrian karşısında daha da çok sinen genç kızın bu görüntüsü genç adamın öfkesini körüklerken, Heaven'ı kollarından sertçe tutarak ayağa kaldırdı. "Söyle bana, o adama nasıl baktın da sana dokunma hakkına sahip oldu? Onu nasıl baştan çıkardın ki, seni isteme cüretini gösterdi?" Heaven genç adamın derdini sonunda anlayabilmişti. Fakat duydukları karşısında dili tutulmuş, kendisini basit bir kadın gibi görmesinden dolayı ise kalbi tuzla buz olmuştu. "Ben... Sen... Be-ben..." derken bir türlü ne söylemesi gerektiğini tespit edemiyor, Adrian'a hak ettiği cevabı verme konusunda yetersiz kalıyordu. "Evet ya, sen? Ben? Ne ben?" diyerek genç kızın üzerine geliyordu Adrian. "Ben bir şey yapmadım," diyebildi sonunda Heaven. Sesi cılız, aciz çıkmıştı. Ve genç kızın bu ürkekliği, Adrian'da avını sıkıştırma isteği uyandırıyordu. "Eminim bir şey yapmamışsındır." dedi. "Madem bir erkeğe ihtiyacın vardı, o halde niçin bana karşı koydun, ha? Neden bana sonuna kadar gitmem için izin vermedin? Emin ol, ben o adamdan çok daha..." Sözlerinin devamını getiremedi. Heaven'ın taşan sabrı ancak buraya kadar dayanmıştı. Adamın ağzından çıkanlara daha fazla katlanmayacaktı. Eli bedeninden bağımsız hareket etmiş, Adrian'ın yanağındaki yerini almıştı. Genç adamın başı aynı bir önceki seferde olduğu gibi yana savrulurken, Heaven adamın kollarının kıskacından kurtulup kapıya doğru uzaklaştı. Odadaki gerilimin fazlasıyla farkında olan kedisi Nyks miyavlıyor, sahibinin ilgisini üzerine çekmek için çabalıyordu. Heaven'ın ise kediyi görecek hali yoktu.Gitmek istiyordu. Burada daha fazla kalamazdı. Bu adamın her türlü hakaretine boyun eğmiş, her aşağılamasına katlanmıştı. Ama karakteri mevzu bahis olduğunda bunu kaldıramazdı. Evine dönmeye, yaşadığı tüm her şeyi  unutmaya ihtiyacı vardı. Genç kız kapı koluna uzanamadan Adrian kendine gelmiş, kızı odadan çıkmadan yakalamıştı. Kolundan tuttuğu kızı yatağa savururken, gözlerindeki karanlık sesinden taşıyor, sesindeki zehir ise Heaven'ın iliklerine işliyordu. "Bu iki oldu!" diye hırlıyordu genç kızın üzerinde yükselirken. Heaven yatağın üzerinde, Adrian'ın altında kalmış olmaktan dolayı deli gibi çırpınırken, Adrian da genç kızı sabit tutmak için çabalıyordu. Genç adam kendi sözlerinin kızı ne denli yaralamış olabileceğinin bilincinde değildi. Eğer ağzından çıkanları mantık süzgecinden geçirmiş olsa, sözlerinin her birinin hatalı olduğunun farkına varmış olacaktı. Ama Adrian bunun yerine, kadınlar hakkındaki sabit fikrini değiştirdiğine inandığı Heaven'ın da diğerlerinden farksız olduğunu düşünmeyi seçmişti. Lucas'ın Heaven hakkında söylediklerine inanmak, aslında genç adamın işine gelmişti. Kalbinde filizlenmeye başlayan duyguları kör bir bıçakla budamak için büyük bir fırsattı bu. Heaven'ın yüzüne eğilirken vahşi bir gülümseme dudaklarında yer edinmişti. "Üçüncü bir kere daha bana vurmaya kalkarsan, sana olacaklardan ben sorumlu değilim!" dedi. Heaven her ne kadar korkuyla kavrulsa da, diklenmekten çekinmedi. "Ne yaparsın, ha? Söylesene, ne yaparsın?" Adrian genç kızın kışkırtmasına gelmeyecekti. Ama hareket eden dudakların cazibesi öyle büyüktü ki, kendisini zapt edemedi. Heaven'ın nemli ve yumuşacık görünen dudaklarına ufak bir öpücük kondurup başını kaldırdı. "İşte bunu yaparım," diyerek bir öncekinden çok daha büyü bir iştahla dudaklarına kapandı. Öpücüğü içten içe yakarken, Adrian'ın hisleri buzdan farksızdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD