Heaven zevk almıyordu. Acıtan dudaklar, bütün benliğini hüsrana uğratıyordu. Adrian'ın kendisine basit bir kadınmış gibi muamele etmesi gururuna aldığı ağır bir darbeydi. Mücadele etti. Adrian'ın hapseden bedeninin altında debelendi. Fakat hareketliliğini yanlış anlayan genç adamın dudaklarının baskısı arttı. Heaven'ın bedeni üzerinde izinsiz dolaşan elleri, rotasını şaşırdı. İyice paniğe kapılan Heaven, genç adamı üzerinden atamayacağını anlayınca, kendi dudaklarını ezen Adrian'ın dudaklarını sert bir şekilde ısırdı.
Öpüşmenin böyle bir acıyla son bulmasını beklemeyen Adrian, inleyerek geri çekildiğinde, Heaven bu boşluktan yararlanma fırsatını kaçırmadı. Genç adam dudağının kenarından sızan kanı elinin tersiyle silerken, Heaven kendisini kurtarabildi. Adrian hala ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Heaven bu sırada yatakla genç adamın bedeni arasından sıyrılarak ayağa kalktığında,
"Bir daha sakın, ama sakın bana dokunma!" diye bağırdı. Sonra hıçkırıklarla yere çöktü ve içinde biriken bütün öfkeyi, korkuyu, endişeyi ve adını koyamadığı diğer bütün duyguları gözyaşlarıyla birlikte serbest bıraktı.
Heaven'ın gözyaşlarıyla karşılaşınca ne yapacağını bilemeyen Adrian ise yatakta oturur pozisyona geçmişti. Genç kızın şu anda dışarıya yansıyan korkusu barizdi. Ve Adrian genç kıza ne yapmış olduğunun dehşetini yüreğinde hissetti. Önünde harap olurcasına ağlayan bir kız varken, Adrian söz söylemekten acizdi. Ne dese genç kızı içinde bulunduğu ruh halinden çıkarabilirdi, bilemiyordu. Geri dönüşü olmayan bir hata yaptığının farkındaydı. Özür dilese bile kabul olunmayacaktı. Ve dilediği özrün kırılan bir kalbe de bir faydası dokunmayacaktı. Susup kalmak da başlı başına bir hataydı.
Ağır ağır doğruldu yerinden. Birkaç kararsız adım attı. İleriye doğru attığı her iki adımı, geriye giden bir adım takip ediyordu. Sonunda Heaven'ın yanına ulaştığında, genç kızı kollarıyla sarmalamaya çalıştı. Gökyüzü genç kızın hüznünü hissetmiş gibi kendi yaşlarını dökmeye başlarken, büyük bir gürültü kopardı. Dışarıdan gelen uğultuya karışan Heaven'ın hıçkırıkları, odayı kendi içinde ahenkli bir müziğe boğuyordu.
Kendisini saran kolların varlığıyla daldığı karanlık dünyadan sıyrılan Heaven, uzaklaşmak istedi. Ama uzaklaşmak istedikçe kendisini o kolların sahibine daha sıkı sarılırken buldu. Adrian'ın kollarında olmak şu anda sahip olabileceği tak avuntuydu. Ve Heaven bu avuntuya sıkıca tutunmak istiyordu. Genç adam Heaven'ın duygularını hiç düşünmeden yok ederken, bir yandan da yerine yenisini inşa ediyordu.
Saniyeler, belki dakikalar, belki de saatler sonra dışarıdaki yağmur dinerken, Heaven'ın da gözyaşları son buldu. Yüzünü gömdüğü genç adamın omzuna iyice yaslandı. Ağlamanın yan etkisi olan burun akıntısı ve kızarmış gözlerini bir süre daha saklamak zorundaydı. Burnunu Adrian'ın gömleğine sürterek ıslaklığını genç adamın bedeniyle paylaşırken, kendisini bulunduğu kuytuya daha da fazla gömdü ve yaptığı bu davranışın getirdiği utancını gizlemeye çalıştı.
Adrian, Heaven'ın hareketlenmesiyle dinen tufanın rahatlığını yaşadı. Bir süre sonra omzunda hissettiği ıslaklık ve genç kızın boynuna doğru gömülen başı ile neredeyse kıkırdayacaktı. Son anda kendisine engel olurken, Heaven'ın bedenini kollarıyla daha da bir sarmaladı.
Bu hareketi ortamın büyüsünü bir anda bozmuş gibi, kollarındaki beden kasıldı ve genç kız kendisini geri çekti. Yaşların oynaştığı uzun, kıvrık kirpikleri titreyerek açıldığında, gözleri Adrian'ın gözlerine kilitlendi. Kendi kahverengilikleri, genç adamın çelik gibi sert ve gri gözleriyle bir süre kazananı belli olmayan bir çatışma içine girdi. Birbirinden kopan bakışların sonunda genç kız tek heceden oluşan, tek bir kelime söyleyebildi.
"Git!"
Ve Adrian genç kızın lafını ikiletmedi. Odayı terk ettiğinde genç kızın üzerine bambaşka bir ağırlık yerleştiğinden habersizdi. Adrian'ı kendisi gönderdiği halde, Heaven kendisini terk edilmiş gibi hissetti.
Adrian da genç kızdan farklı değildi. Onu kolları arasında rahatça tutabiliyorken, bir anda gönderilmek garip gelmişti. Genç kızın değişken duygularıyla uğraşmak için yeterince güçlü değildi. Onu üzmüştü, onu kollarında avutmuştu, ona belki de yeni bir umut olmuştu. Ama sonunda genç kızın dudaklarından yalnızca bir 'Git' sözcüğünü duymuştu.
Bir süre önce gerçekleştirdiği davranışların muhakemesini ancak yapabiliyordu. Kıskanmıştı. Kendisine bile itiraf edemediği duygular beslemeye başladığı bu kızı, bir başkasının kolları arasında görmek kanın tüm hızıyla beynine sıçramasına sebep olmuştu. Genç kızın kişiliğini bilmiyormuş gibi, onu tüm bunlardan sorumlu tutmuştu. Heaven'ın durmadan taşan göz yaşları, gerçeğin kör gözlerini açmasını sağlamıştı. Onu suçlayarak bir şeylerden kaçamazdı. Ve onu her köşeye sıkıştırdığında öperek susturamazdı. Bu yanlıştı. Hem kendisine, hem de genç kızın bünyesine zarardı. Her bir tatlı öpücük, daha fazlasını arzulatıyordu. Her bir öpücükle genç kızın dudaklarının lezzeti damağına silinmemek üzere biraz daha derinlere kazınıyordu. Erkek kadın arasındaki kimyadan bihaber olan genç kızın neler yaşadığını ise tahmin bile edemezdi. İlk defa kendisiyle yaşadığı duyguların yoğunluğu ile şaşkın olmalıydı. Gerçi kendisi tecrübe sahibi olmasına rağmen, yaşadıklarından bu kadar etkileniyorken Heaven'ın durumunun bundan daha basit olduğunu düşünmesi imkansızdı.
Misafir salonuna doğru ilerlediği sırada, evinde mecburi misafirliğini sürdüren Lucas'ın varlığını unutmuştu. Kapının önüne varmak üzereyken gerçekleri hatırlamasıyla yüzünü buruşturdu. Onun bu eve adım attığı anda yaşadıkları gerginliğin ilk atağını atlatmayı başarmış olabilirlerdi. Ama bu, genç adamın ne kadar zararlı olabileceğinin güzel bir örneğiydi. Lucas arazi sınırlarından bile içeri girmemeliydi. Onun bu evdeki zoraki misafirliğine yalnızca bir gün katlanabilirdi. Yarın sabah evini terk etmeyecek olursa, Adrian Lucas'ı bir temiz dövecek; sonra da leşini köpeklere yem edecekti.
Kuzeninin doyumsuzluğu, daha çocuk yaşlardayken bile Thomas'la kendisini rahatsız ederdi. Büyüdüğü zaman da zararlı alışkanlıklar edinerek, karakteri konusunda verdiği sinyalleri yanlış çıkarmamıştı.
Lucas'ın misafir salonunda olmadığını gördüğünde gevşeyen Adrian, içeriye girerek kendisini yumuşak koltuklara bıraktı. Evine erken dönmüş olması, gününün diğer günlerden daha az yorgun geçmesini sağlamamıştı işte. Az önce yaşadıkları gerginlik, şakaklarından giren ağrının asıl sebebiydi. Avuçları gözlerinin üzerine gelecek şekilde başını iki yandan sıkıştırarak ağrıyı dağıtmaya çalıştı. İşe yaramayacağını anladığında oflayarak kendisini arkadaki yastıklara iyice yasladı. Başı geriye düştüğünde gözlerini kapattı ve düşünmenin anlamsızlığına rağmen, Heaven'ın hayatına girdiği güne odaklandı.
Belki de genç kızın varlığı bile kendisine özel bir sihirdi. Onu düşündükçe, ağrılarından uzaklaştığını hissediyordu. Tanrım, Heaven ona ne yapıyordu? Neden ondan başka bir şey düşünemiyordu? Neden genç kızın hayali gündüzleri bile düşlerini süslüyordu?
Adrian ölen nişanlısını bile bu kadar çok düşündüğünü hatırlamıyordu. Amanda'yı sevmişti. O, Adrian'ın ilk aşkıydı.
Adrian'ın anne ve babası birbirlerini deliler gibi severek evlenmişlerdi. Amerikalı olan annesi, uzak bir akrabalarını ziyaret amaçlı geldiği İngiltere'de katıldığı bir baloda Adrian'ın babasıyla tanışmıştı. Aralarındaki çekim yadsınamazdı. Bu çekim, kısa süre içinde ikiliye evlilik kararı aldırmıştı. Önlerindeki tek engel, Adrian'ın büyükbabasıydı. Yaşlı adam, kızını İngiltere'de bırakmaya karşıydı. Sevdiği kadını ne pahasına olursa olsun bırakmayacağını dile getiren Joseph Byron ise İngiltere'yi bırakma konusunda tereddüt bile etmemişti. Ve Adrian, bu aşkın meyvesi olarak Amerika'da doğmuştu. Mutlu geçen çocukluğu boyunca, komşu malikanedeki Amanda ile birlikte büyümüşlerdi. Gözü bir başkasını görmeyen Adrian, bir evliliğin sırtına yükleyeceği bütün sorumlulukları karşılayabileceğine inandığı yaşa geldiğinde Amanda'ya evlilik teklifinde bulunmuştu. Elbette genç kızın cevabı da olumlu olmuştu. Ama Tanrı'nın onlar için apayrı planları vardı.
Nişanlanmalarının üzerinden çok geçmeden, Amanda hastalanmıştı. Hastalığının ne olduğunu bile anlayamadan yüksek ateş tüketmişti genç kızın ömrünü bir gecede.
Adrian kaybının ağırlığıyla yıkılmıştı. Sevdiği kadının acısı yıllarca üzerinde kalmıştı. Gözleri bir başkasına bakmamaya yeminli olan Adrian, yine Amerika'dan İngiltere'yi ziyarete geldiği 1855 yazında tanıştığı Lillian'la bu yeminini bozmuştu. Genç kadının yeşil gözlerine yansıyan duru güzelliği, Adrian'ı bir bakışta çarpmıştı adeta. Kendi içinde Amanda'ya verdiği bağlılık sözleriyle çatışsa da, genç kadının cazibesine direnmek için pek de çaba harcadığı söylenemezdi. Genç kadının bütün olumsuzluklarına rağmen onunla evlenmek istemişti. Ve sonunda o da, eski kocası uğruna Adrian'ı terk etmişti.
Tüm bu aşk sandığı yanılsamalara rağmen, Adrian iki ilişkisinde de kendisini bugünkü kadar zinde hissetmemişti. Duyguları bütün gününü karmakarışık edecek kadar birbirine girmemişti. Bu bir yandan heyecan vericiyken, diğer yandan da rahatsız ediciydi. Adrian özgürlüğüne düşkün bir adamdı ve bu elini ayağını birbirine dolayan, bütün gücünü zorlayan hisler ona çok fazlaydı.
Uslu bir adam olduğunu asla iddia edemezdi. Her erkek gibi belli başlı ihtiyaçlarını gidermesi gerekti. Fakat hiçbir zaman bu ihtiyaçlarının mantığının ve işlerinin önüne geçmesine izin vermemişti. Şimdi yaşadıkları ise önceliklerini yeniden gözden geçirmesine sebep oluyordu. Yaşadığı bu karmaşadan bir an önce kurtulmak istiyordu.
Genç Kont akşam yemeğine kadar odasında vakit geçirdi. Sevimsiz kuzeninin yüzünü görmemek için yemeğe inmemeyi düşünmüştü, ama kendi evinde misafir gibi davranmayacaktı. Lucas'ın ağzına laf vermektense, kendine bir bıçak saplardı.
Yemek odasına girdiğinde neyse ki boş bir masayla karşılaşmıştı. Lucas yemeği kaçıracaktı. Adrian içten içe garip bir tatmin duygusuyla sarsıldı. Heaven'ın ellerinden çıkacak olan yemeğin Lucas tarafından yenmesini istemediğini fark etti. Bencilliği işte bu kadar ilerlemişti.
Fakat tatmin duyguları çok kısa sürdü. Çorba servisinin yapılmasının ardından yemek salonunun kapıları misafiri için açıldı. Masaya yemeğe teşrif eden genç adam için bir servis daha konuldu. İçeriye giren Lucas, kuzenine yüzünden eksik etmediği çarpık sırıtışıyla, "İyi akşamlar," dedi.
Adrian Lucas'ın yüzüne sert bir ifade ile baktıktan sonra sanki Lucas hiçbir şey dememiş gibi yemeğine döndü. Lucas'ın sırıtışı daha da büyürken alayla, "Hadi ama, küs müyüz yani?" diye sordu. Adrian hala konuşmamakta kararlıydı.
"Bir kız için kuzenine surat asıyor olamazsın Adrian. Biz aynı kandanız. Aynı ailenin geriye kalan iki parçasıyız."
Daha fazla sessizliğini koruyamayan Adrian, "Bu lanet gerçek için Tanrı'ya her yeni günde ne günah işlediğimi soruyorum," diye mırıldandı. Sesi biraz yüksek çıkmış olacak ki, sözlerini duyan Lucas koca bir kahkaha attı.
"Cevap alabildin mi bari?" derken, Adrian'ı daha ne kadar sinirlendirebileceğinin planlarını yapıyor gibiydi. Lucas'ın suratına kararan gözlerle bakan Adrian, "İşine bak Lucas," diye tısladı. Lucas daha fazla oyunun yüzüne yiyeceği yeni bir yumrukla eşdeğer olduğunu anladığı an susmuştu. Kuzenini delirtmek ne kadar eğlenceli olsa da, buraya hakkı olanı talep etmeye gelmişti. Asıl amacını unutmamalı, gerekeni yapmalıydı. Onu sinir etmek, amacına ulaşma konusunda kendisine hiç yardımcı olmayacaktı.
Bir süre boyunca önlerine konulan yemekleriyle ilgilendiler. Lucas kuzeniyle konuşma işini bir sonraki güne bırakmayı düşünse de, pek fazla vaktinin olmadığının farkındaydı. Zaten yaralarının iyileşmesi için bir haftasını tüketmişti. Bedeninin görünmeyen taraflarındaki morluklar ise hale varlığını sürdürüyordu. Elinde kalan üç haftada bu işi halletmesi gerekti.
"Konuşmak istediğim bir konu var," derken sesindeki ciddiyet, Adrian'ın kuzeninden daha önce duymadığı bir şey olduğu için, ilgisini çekmişti. Sabır dileyen bir iç çekişten sonra başını Lucas'a doğru çevirdi. Tek kaşını kaldırarak, "Konuş," dedi.
"Yemek masasında konuşabileceğimiz bir konu değil. Çalışma odasına gidelim ve birer kadeh brendi eşliğinde bu işi halledelim."
Ortada garip bir gerilim oluşurken, Adrian duyacaklarından hoşlanmayacağını daha şimdiden hissedebiliyordu. Halletmeleri gereken bir mesele varmış gibi, Lucas'ın konuşmasında seçtiği bu kelimeye takılıp kalmıştı. Kuzeniyle herhangi bir konuyu halletmeye karşı istekli olduğunu söyleyemezdi.
Yemekleri bitip de çalışma salonuna çekildiklerinde, Adrian büyük masanın arkasındaki geniş arkalıklı sandalyesine oturdu. Lucas ise çocukluğundan bildiği odadaki içki dolabına giderek, iki bardak çıkardı ve brendi şişesinin kapağını açıp, iki bardağı eşit olarak doldurdu. Adrian genç adamın yapmakta olduğu işi sabırla izliyordu. Sonunda işini bitirip ağır adımlarla masanın önündeki koltuklara ulaştığında, elindeki bardaklardan birisini masaya, Adrian'ın elinin yanına bıraktı.
Konuşmak için acelesi yok gibiydi. Kaliteli içkinin tadını çıkardığı sırada gözlerini zevkle kapatmıştı. Ama Adrian'ın bu komediyi uzatmak gibi bir isteği de, sabrı da yoktu.
"Ne söyleyeceksen söyle ve bir an önce buradan çık git Lucas!" dedi. "Seninle içki içip karşılıklı oturmak yerine yapacak çok daha fazla işim var."
Biran önce konuya girmesi için yapılan bu uyarıdan sonra Lucas elindeki bardağı dudaklarından uzaklaştırdı ve masanın arkasında, kendisinin olması gereken yerde oturan kuzenine baktı. O anda içinden taşan nefretin sesine yansımasını önleyemeyerek, "Hakkım olanı istiyorum!" dedi.
Adrian Lucas'ın ne dediğini duyar duymaz yerinde diklenerek tehditkar bir sesle, "Anlamadım?" diye sordu. Kontluğa göz diktiğini düşünmemişti. Daha çok para derdinde olduğunu sanıyordu. Ama yanılıyordu. Ve Lucas Adrian'a yanıldığını kanıtlamaktan çekinmedi.
"Anlamayacak bir şey yok, hakkım olanı istiyorum Adrian. Kontluğu bana bırak ve geldiğin yere, Amerika'ya geri dön. Sen de biliyorsun ki, oturduğun o koltuk bana ait."
Lucas delirmiş olmalıydı. Adrian'ın karşısında oturup, bu sözleri rahatça söyleyebildiğine göre, bunun başka bir açıklaması olamazdı.
"Bu koltuk sana ait, öyle mi?" dedi sakin çıkan sesiyle. Lucas, genç adamın sakinliğine aldanıp başını salladı. Masaya sertçe inen eller ve ayağa fırlayan Adrian'ın dev gibi görüntüsü karşısında ise yaptığı hatanın, dönülmez sonuçlarıyla baş başa kaldı.
"Ne zamandan beri kumarbaz ve işe yaramaz kuzenim, köklü bir Kontluğun varisi olduğunu iddia ederek karşıma çıkmaya karar veriyor?"
Sesi çalışma odasının ağır ve kalın kapısını aşıp, malikaneyi inletecek kadar yüksekti. Ve bundan pişman değildi. Öfkesinin herkes tarafından bilinmesi, karşısındaki adamı gram etkilemiyor gibiydi. Eğer hala karşısında gözlerini bile kırpmadan oturabiliyorsa, sorun kesinlikle Lucas'taydı.
Lucas o anda en önemli işi tırnaklarıymış gibi parmaklarını incelerken, "Eğer sen kendi isteğinle çekip gitmeyeceksen, avukat tutmak zorunda kalacağım," dedi. Sonra başını kaldırıp Adrian'a umursamaz bir bakış attı.
Adrian duydukları karşısında göğsünden yükselen kahkahasına engel olamadı.
"Bir avukata verecek paran bile olmadığı için şu anda, bu teklifle geldiğini düşünürsek, boyundan büyük laflar ediyorsun."
Lucas kuzeninin doğru tespiti karşısında dişlerini sıkarken, "Kontluğu geri aldığım zaman avukata ödeyecek yeterince param olacağını düşünürsek, senin de kendine fazla güvendiğini söyleyebiliriz." diye tısladı.
Dava açmış olsa bile kazanamayacağını her ikisi de biliyordu. Mirasla bırakılan bir unvanın geri alınması söz konusu bile olmazdı. Ve bu, kalan üç haftası içinde başvurabileceği bir yol değildi. Dava belki aylar, belki de yıllarını alacaktı. Oysa Lucas'ın çok fazla vakti kalmamıştı.
Yapacak tek bir şeyi vardı. Eğer Adrian bu dünyada olmazsa, unvan ona kalacaktı. Bu güne kadar pek çok kirli işe bulaşmıştı. Ama bir insanın canını almak bunlar arasında hiçbir zaman olmamıştı. Kumar oynamış, özel kulüplerde fahişelerle birlikte olmuş, evli kadınları ayartmış ve amcasının özel kasasından defalarca para çalmıştı. Tüm bunlara rağmen, ayarttığı kadınların kocalarıyla bile düelloya tutuşmamıştı. Bir tabancanın nasıl tutulacağını dahi bilmezken, Adrian'ı öldürmeyi nasıl başaracaktı?
"Göreceğiz," dediğinde kısılan gözleri, Adrian'ın kendisine alayla bakan gözlerine kilitlenmişti. Eğer Adrian'ı o öldüremeyecekse, bunu kendisinin yerine yapacak bir adam bulacaktı. Adrian'ın varlığı, bu dünya üzerinden hiç doğmamış gibi, hiç var olmamış gibi unutulacaktı.