Beşinci Bölüm

1748 Words
Günler hızla ilerliyordu. Heaven her ortama ayak uydurabildiği gibi, mutfağında da kendisine yeni bir dünya kurmuştu. Malikanenin çalışanları ile aralarında hala bir resmiyet vardı ve bunun sebebini anlamak için bile olsa onlarla iletişim kurmak içinden gelmiyordu. Onlar da böyle bir adım atmıyorlardı. Bu yüzden işini tutunacak bir dal gibi görüyordu. Bundan memnundu da. Adrian'la, genç adamın özel bir isteği olmadığı sürece karşılaşmıyorlardı. Son zamanlarda Kont Westcliff'in işleri fazla yoğundu. Zamanının çoğunu, çevre köylerdeki sorunları dinleyerek ve köy halkına yardım etmeye çalışarak geçiriyordu. Bazı akşamları yemek yemesi bile geç saatleri buluyordu. Evinde kendisine eşlik edecek bir akrabası ya da yatağını ısıtacak genç bayanlar olmadığından, bu durum çalışanlara da zorluk yaratmıyordu. Ama Heaven her geçen günde Adrian'ın varlığını özlüyordu. Onun yokluğunun yarattığı boşluğu, kedisi Nyks dolduruyordu. Bir de Nyks'in varlığının yarattığı sorunlar vardı tabi. Uşaklar ve hizmetçiler, genç kızın daha geldiği gün, yanında bir de evcil hayvan barındırma talebinde bulunmasını dedikodu malzemesi yapmışlardı. Genç kızın evdeki varlığını yadırgarken, onun Kont Westcliff'in altına yattığını düşünenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Neyse ki bu konuşulanlar henüz genç kızın kulağına gelmemişti. Yağışların uzun sürdüğü bir dönemin ardından nihayet güneşin yüzünü göstermeye karar verdiği bir sabah, malikanenin davetsiz bir misafiri oldu. Gelen, kız kardeşini özlediği bahanesinin ardına saklanan Valerie'den başkası değildi. Üzerinde gösterişli bir elbise vardı. Yeşil kumaş üzerine incelikle işlenmiş sarı papatyaların serpiştirildiği elbisesi, belinin inceliğini ortaya çıkarırken, arkasından bakan her erkeğin ağızlarının sularını akıtacak kadar davetkar görünen kalçalarını da vurguluyordu. Ve Valerie sahip olduğu cazibesinin tamamen farkındaymış gibi davranıyordu. Valerie'nin misafirliği malikanede hoş karşılanmıştı. Öyle ki, ilk geldiği gün kendisini kapıda bırakan uşağın Valerie'ye ne için ya da kim için geldiğini bile sormadan, genç kızı içeriye davet etmiş olması Heaven'ın moralini bozmuştu.  Sonradan aklı başına gelen Dawson'un  Valerie'nin kimliğini öğrenmesiyle yaşadığı şok da kadınlık gururunu kırmıştı. Ama bunların hepsini içine atarak, kız kardeşini görmekten memnunmuş gibi davranması gerekmişti. Valerie ilk defa konuk olduğu malikaneyi, ileride buranın sahibi olmak istediğini hissettirircesine inceliyordu. Gözlerinin değdiği her noktaya 'Bir gün bunların sahibi ben olacağım!' diyerek bakıyordu. Hırsları ve derinden gelen arzuları onu başka türlü düşünmekten alıkoyuyordu. Heaven ile yalnız kalabildikleri ilk anda, "Evin en berbat odasında yaşıyor olman ne kadar kötü." dedi. Heaven gözlerini devirerek, ablasının oturması için yatağın üzerindeki Nyks'i indirdi. "Bir hizmetçiyi evin manzaralı ve en büyük odasına yerleştirecek halleri yoktu ya Val," diye cevap verdi. Valerie burun kıvırdı. Ve kız kardeşinin yere indirdiği kediyi fark etti. "Bu da ne böyle?" Heaven, Valerie'nin neyden bahsettiğini anlamak için bakışlarını takip etmek zorunda değildi. Nyks'in varlığı yeterince dikkat çekiciydi. "Bu dediğin bir kedi ve adı da Nyks, Valerie. Hadi ona merhaba de." Valerie tiksintiyle buruşturduğu burnunu başka yöne çevirirken Heaven'a da aynı tiksinti dolu bakışlarını yolladı. "Çek onu gözümün önünden Heaven. Bir hanım efendi olmayı asla başaramayacaksın. Aramızdaki fark bu işte." Heaven ablasına alayla bakarken, "Sana benzemediğim için şükürler olsun," dedi. Valerie kısa bir süre kaşlarını çatsa da, sonradan gözlerini devirerek konuyu kendince kapattı. "Ee, Lord Westcliff evde değil mi?" diyerek başka bir konu açtı. Buraya gelmesinin asıl amacını ele vermek üzereydi. Gerçi bunu saklamak gibi bir ihtiyacı da yoktu ya… "Kont sabahları köye gitmek üzere erkenden çıkıyor ve akşamları da geç saatlerde dönüyor. Ne kadar şanssızsın Val, bugün onu göremeyeceksin." Heaven elinde olmadan ablasının damarına basmak istemişti. Fakat Valerie bu küçük laf sataşmasının altında kalacak kadar yeni yetme değildi. Yüzünde bilmiş bir gülümseme derinden yerleşirken sinsi bir sesle, "Bugün olmazsa yarın görürüm. Günler torbaya girmedi ya," dedi. Heaven rahatsızlıkla yerinde kıpırdanırken kapısı çaldı. "Evet?" Kapısı hafif aralandığında, buraya geldiğinden beri kendisi ile konuşma konusunda en cömert davranan çalışma arkadaşının başı çeriye uzandı. "Heaven misafirin olduğunu biliyorum, ancak seni bir süre ablandan uzaklaştıracağım. Kont Westcliff bugün erken dönmüş ve seninle görüşmek istiyormuş." Heaven ablasından uzaklaşacak olmanın sevinciyle gülümseyerek başını salladı. "Tabi Sally, hemen geliyorum." Sally de başını salladı ve odanın kapısını kapatarak oradan ayrıldı. Heaven da ablasına bakmadan ayaklanırken üzerindeki kıyafeti eli ile şöyle bir düzeltti. Valerie olmasa saçını da düzeltmek için odasında var olan küçük aynanın karşısına geçerdi. Ama Valerie'yi işkillendirerek kendisine düşman etmek istemediği için yalnızca elbisesini düzeltmekle yetindi. "Ben gidiyorum Val, sen de buradan ayrılmazsan iyi olur. Ortalıkta dolaşman hoş olmayacaktır, ben sadece bir çalışanım burada, unutma." diye uyarıda bulunduktan sonra, ablasından bir cevap beklemeden odasından çıktı. Adrian mavi salonda yanmayan şöminenin karşısındaki barok esintili, ahşap koltukta oturuyordu. Sağ bacağını diğerinin üzerine atmıştı ve günlerin yorgunluğunun okunduğu yüzü ne düşündüğünü ele vermiyordu. Eve girdiğinde uşağı Will'in bilgilendirmesiyle bir misafirlerinin olduğundan haberdardı. Demek ki diğer Bayan Brown varlığını yeniden hatırlatmaya karar vermişti. Çok gerekliymiş gibi, diye düşünürken varlığını tüm yoğunluğuyla hissettiren tarçın ve elma kokusunu aldı. Utangaç Bayan Brown, çağrısına kulak vererek kısa süre içerisinde gelmişti demek ki… "Lütfen yakına gelin Bayan Brown," derken, yüzünde kalıcı bir yer edinmek isteyen gülümsemesini bastırmak zorundaydı. Adrian, Lillian'ın onu terk edip, kilisede bir başına bıraktığı günden beri gülümsemeleri hayatından çıkarmıştı. Oysa bu minik kadının varlığı bile, gülümsemelerini kilitli tuttuğu paslı sandıkların kilitlerini açmaya yetiyordu. Heaven Kont'un kendisini daha yakına çağırmasıyla hareketlenen kalbini bastırarak önüne geldi. Ondan özellikle istediği bir şey olmadığı sürece kendisini görmek istemezdi. "Beni görmek istemişsiniz Lordum?" Adrian genç kızın üzerindekileri şöyle bir süzdü. Basit, krem rengi bir kumaşın bile bu denli yakıştığı başka bir ten daha olamazdı. "Kız kardeşinizin ziyaretinize geldiğini duydum?" Kurduğu bu basit cümle aslında içinde bir soru taşıyordu. Heaven da bu soruyu algılamakta zorlanmadı. Yüzünden kısacık bir rahatsızlık geçti. Heaven bunu sakladığını düşünerek başını salladı. Bu adamın karşısında ya sesini kaybediyordu ya da hareket yeteneğini… Adrian kızın başını sallamadan önce yüzünden kayıp giden ani rahatsızlığı yakalamıştı. Heaven belli ki ablasının ziyaretinden olması gerektiği gibi memnun değildi. Başka zaman olsa Heaven'ı köşeye sıkıştırarak, bu memnuniyetsizliğinin sebebini sorgulardı. Ancak o an için başka planları vardı. Heaven genç adamın içinden geçirdiklerini sezmiş gibi bir ürpertiyle sarsıldı. Valerie'nin buradan geldiği gibi gitmesini istiyordu. Onun bu koca evdeki varlığı, Heaven'ın üzerine binen bir yük gibiydi. Ayrıca kendi evlerindeyken ailesine hizmet etmekten ne kadar zevk alıyor olsa da, çalıştığı malikanede de aynı şeyi yapacak olmanın, bu keyfi bozacak bir yanı olacaktı. Heaven kendisi mutfakta iken Valerie'nin bu masada, Kont'la birlikte yemek yemesini kendi şahsına yapılan bir saldırı olarak alacaktı. "Kız kardeşini görmek istediğimi kendisine iletir misin?" Adrian'ın derinden gelen kalın sesi ile daldığı derinliklerden sıyrılan Heaven, kulaklarının engelinden içeriye sızmayı başaran ve beyninde bir anlam kazanan sözcükleri algılamasıyla birlikte, o daldığı karanlıklardan hiç ayrılmamış olmayı diledi. Genç adamın yüzüne birkaç saniye boş boş baktıktan sonra, hiçbir şey söylemeden arkasına döndü ve yeniden odasına gidip Valerie'ye 'müjdeli' haberi vermek üzere ilerledi. Birkaç adım atmıştı ki arkasından gelen, "Bayan Brown?" sesiyle olduğu yerde kaldı. Cidden… Bu adamla ilişkileri bir ileri, iki geri; ancak her seferinde bir şeylerin tekrarı niteliğindeydi. Alışkanlık haline gelen bazı davranışlardan ötürü sabırlı olmayı dileyerek gözlerini yumdu. Arkasına dönüp, genç adamın bu sefer ne yumurtlayabileceğini düşünmeye başladı. Günün sessizlik kuralını bozmayarak yine bir cevap vermemişti. "Sessizliğinizle canımı sıktığınızın farkında mısınız acaba Bayan Brown?" diyen genç adamın ince bir alayla kıvrılan dudaklarına ve havalanmış olan tek kaşına bakarak, kendi kaşlarını çattı. "Sizi pek de iç açıcı olmayan sesimle rahatsız etmeyeyim demiştim, Lordum. Ama konuşmamı tercih ediyorsanız, bilin ki bundan keyifle faydalanacağım." Hiçbir lafın altında kalmayan bu küçük kadının sivri tırnaklarını yeniden ortaya çıkarmasıyla daha da keyiflenen Adrian, küçük bir kahkaha attı. "Emin olun sesinizi duymaya sandığınız kadar hevesli değilim Bayan Brown. Aynı zamanda sesinizin iç açıcı olmadığı konusunda da sizinle aynı fikirde değilim. Ancak hizmetimde çalışan herkesin kendilerine bir soru sorduğumda ya da bir şeyler söylediğimde bana cevap vermelerini isterim. Sesli olarak…" Heaven genç adamın tatlı tatlı dile getirdiği uyarısını aklının bir kenarına not ettikten sonra, "Bunu unutmayacağıma emin olabilirsiniz, Lordum." dedi ve az önce ayrılırken yapmayı ihmal ettiği reveransını abartılı  bir kibarlık ve ağırlıkla yerine getirerek arkasını döndü. Yeniden, "Bayan Brown?" sesini duyduğunda öfkesine engel olamayarak, "Tanrı aşkına… Yine ne var?" diye inledi. Adrian sırıtışını gizlemeden omuz silkti. "Hiç… Yalnızca bu akşam yemeğinde soframızı lezzetli tartlarınızla süsleyebilir misiniz diye merak etmiştim." Heaven içinden, 'O tart senin boğazında kalsın,' diye geçirirken, yapmacık bir gülümsemeyle; "Tabii." dedi ve bir kere daha yolundan alıkonulmamak için, "Başka bir söyleyeceğiniz yoksa bu sefer gerçekten gideceğim. Malum, benden istediklerinizi yerine getirebilmek için zamana ihtiyacım var." diye ekleyerek aynı yapmacık gülümsemesini sürdürdü. Adrian da bu gülümsemenin sahteliğinin sonuna kadar farkında, aynı samimiyetsiz gülümseme ve aynı bayat nezaketle elini kapıya doğru salladı. "Lütfen işinize bakın." Heaven bir kere daha engellenmeyeceğinin garantisini aldıktan sonra bile dengesiz adamın kararlarının her an değişebileceğinden korkarak, acele adımlarla mavi salondan ayrıldı ve doğu kanadına dönen koridora girerek, gündüz vakti bile dipsiz bir kuyuyu andıran koridorun karanlığında gözden kayboldu. Odasına varmadan ve içeriye girip Valerie'nin  ne durumda olduğunu görmeden önceki son düşünceleri, Nyks ile kız kardeşinin birbirine zarar vermeden durmuş olabilmesiydi. —– "Demek sen bir Kont olacaksın?" Lucas yaraları isyan ederken, karşısındaki adamı ikna edebilmek adına başını salladı. Marcus'un kendisine ihtiyaç duyduğu zamanı vermesi şarttı. Eğer bu şansı kendisine tanımazsa önce cenaze planını düzenleyecek, sonra da Marcus'un canını almasını bekleyecekti. İşin sonunda parasını alabilecek olmak Marcus'un fikirlerini değiştirebilirdi. Lucas'ın üzerine oynadığı tek kartı buydu. Adamın karşısında iki büklüm olurken vücudunun inildeyen acılarını bile duymazdan geliyordu. "Bana o zamanı ver, Marcus. Sana borcunu ödeyeceğim. Lütfen, sadece kısa bir süre istiyorum." Siyah pantolonunun üzerine giydiği, beyazlığından eser kalmamış gömleğini dirseklerine kadar sıvamış, karanlık bakışlı adam gözlerini kısarak karşısındaki adama baktı. Düşünceler içerisinde olduğu belliydi. "Sana bu şansı neden vereyim?" diye sordu. Karşısındaki genç adamın titreyen bedeninin farkındaydı. Lucas sadece, "Lütfen," diyebildi. Marcus zalim gülümsemesini engelleyemezken, "Neden?" diye ısrar etti. "Senin, kemikleri bile bulunamayan kayıp adamlardan ne farkın var? Hepsinin aynı şeyi önerdiğini düşünemiyor musun?" Açık açık duyduğu bu tehdit ve Marcus'un kayıp adamlara dair yaptığı dokundurma, genç adamın renginin beyazdan griye dönmesine yetti. "Ben… Ben bir Kont olacaktım. Marcus… Beni-Benim hakkım olan bir… bir Kontluk var. Ben…geri alacağım. Ben konumumu geri alacağım ve… Ve benim sana ödeme yapabilecek param olacak. Lütfen Marcus… Lütfen…." Karanlık bakışlarını tiksinerek karşısında kendisine yalvaran bu zavallıdan kaçıran Marcus, parasını geri alamayacağını bildiği halde Lucas'ın çırpındığını görmek istiyordu. İşin aslı acımasız bir kedi gibiydi. Yakaladığı avını yemeden önce avıyla oynayan kocaman, acımasız bir kedi gibi… Lucas ile oynayabildiği yere kadar oynayacaktı. Onun çırpınışlarını izlerken koltuğuna yaslanacak ve keyfine bakacaktı. "Bir ay…" derken sesindeki zehirli tını Lucas'ın bu haberin verdiği zevki hissetmesine engeldi. Başını yeniden sallayıp Marcus'un ellerine uzanacakken adam ellerini kurtararak genç adama garip bakışlar fırlattı. "Te-te-teşekkür e-ederim." Marcus başını sallayarak gömleğinin yakalarını düzeltti ve kapıya yöneldi. Çıkmadan önce başını arkaya atıp tek bir cümle ile sessiz tehdidini yineledi. "Unutma sadece bir ay…" Ve Lucas bir ay daha nefes alabilecek olmanın verdiği huzurla kendini geriye itti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD