Aydınlatması yetersiz olan odada dört adam bir masanın etrafında sıralanmış, ortada dönen oyunun sonunu kimin getireceğini belirlemeye çalışıyorlardı. Hiç kimsenin 'Pas' demeye niyeti yoktu. Pot sürekli artan fişlerle dolmuş ve oyunu alanı zengin edecek bir meblağı bulmuştu.
Lucas elindeki kâğıtlara olan güveninden 'Rest' demişti; fakat alnında biriken boncuk boncuk terler bu kararından dolayı pişman olduğunu ele veriyordu. Karşısındaki iki adamı 'Rest' demesiyle tereddüde düşürebilir, korkutarak 'Pas' demeye yönlendirebilirdi. Ancak yılların tecrübesi ile usta bir kumarbaz olan Marcus Salomon'u bu kadar kolay kandırması mümkün değildi. Karşısındakinin nefes alışverişinden bile durumunu çözebilen bir adam için Lucas gibi acemiler kolay lokmaydı. Karanlığın ta kendisi olan Marcus ile aynı masaya oturmak bile aptallıkken, olmayan servetini ortaya sürmek çifte aptallıktan başka bir şey değildi. Ve hiç kimse Lucas'ın akıllı biri olduğunu iddia edemezdi.
Titreyen elleri, ter birikmiş alnı ve gerginlikle şişen, hızlanan kalp ritminden dolayı belirgin bir şekilde çırpınan damarları Marcus için yeterli ipuçlarıydı. Diğer oyuncular kendi ellerine odaklandıklarından dolayı Lucas'taki tepkileri gözlemleyemiyorlardı. Zaten baksalar da anlayamaz, oyunun heyecanına verip üzerinde durmazlardı. Fakat Marcus korkunun kokusunu alabilecek kadar çok adamın mahvını seyretmişti. O adamları bizzat kendisi mahvetmişti.
Bir süre sonra adamlardan biri 'Pas' diyerek oyundan ayrıldığında Lucas derin bir nefes aldı. Ortadaki paranın ortağı bir rakibinden kurtulmuş, zenginlikle arasında yalnızca iki rakip daha kamıştı.
Lucas'a diktiği gözleri kısılan Marcus, alayla kıvrılmak için can atan dudaklarını hareketsiz tutmak için kendisiyle savaşmak zorundaydı. Gözlemlediği kadarıyla oyunda kalan diğer adam da kısa süre sonra 'Pas' diyecek ve geriye Lucas ile kendisi kalacaktı. Ellerini açtıklarında Lucas kısa süreli bir şok atlatacak, sonra da durumunu inkâr eden gözlerini Marcus'a dikip kâbusun içinde olduğuna kendini inandırmaya çalışacaktı. Uyanmak için çıldıracaktı. Asıl eğlence de bundan sonra başlayacaktı. Elinde olmayan bir paraya karşılık oldukça yüklü bir miktar yatıran Lucas kazanacağını sanırken borç batağına saplanacaktı. Kulübün sahibi ve oyunun kazananı olarak borcunu tahsil etmek Marcus için büyük bir zevk olacaktı.
Beklenen çekilme gerçekleştiğinde Marcus gülüşünü daha fazla saklayamayacak kadar eğleniyordu. Devirdiği adamlar listesine bir yenisini daha ekleyecek olmanın haklı üstünlüğünü tüm hücreleriyle özümserken elindeki kâğıtları açmak için Lucas'ın elini açmasını bekledi.
Kazanabilme umuduyla gözleri parlayan Lucas elindeki beş kâğıdı masaya serdi. Dört Papaz ve bir 5'liden oluşan eli kazanmak için yeterli olabilirdi. Böylece kumar tarihinde Marcus Salomon'u yenen ilk adam olarak ismini yazdırırken kendisi de kazandığı paralarla kısa yoldan elde ettiği zenginliği yine kumar yolunda harcayabilirdi. Ancak Marcus'un sır gibi sakladığı elinde yüksek değerli bir Maça serisi varken bu pek de mümkün değildi.
Marcus'un açtığı kâğıtlarla Lucas'ın yüzündeki sırıtış dondu. Yerini çizgi gibi gerilen bir ağza bıraktı. Bir süre donuk bakan gözleri korkuyla büyürken Marcus'un gözleri ile kesişti ve adamın kaskatı ifadesine yalvarırcasına bakmaya başladı. Ve Marcus'un acımasız gülümsemesi meydana çıkarken çirkin sesi buz gibi olan ortamda yankılandı.
"Borcunu ödeme zamanı..."
Yavru kedinin karnını doyurduktan sonra geriye ona sıcak bir yatak ayarlamak kalmıştı. Ancak Heaven, doğu kanadının sonundaki odasına gitmek için pek de hevesli sayılmazdı. Karanlığın içinden bilmediği başka varlıkların çıkmayacağının garantisini kimse vermiyordu sonuçta. Fakat malikânenin bir çalışanı olarak bir Kont’tan odasına kadar kendisine eşlik etmesini istemek de saçmalamanın doruklarında dolaşmak olacaktı. Acaba mutfağı kendisine yuva yapsa çok mu garip karşılanırdı?
Heaven'ın mutfaktaki işleri bittiği hâlde hâlâ yerinden kıpırdamamış olması ise Adrian'ın durumu anlamasına yetiyordu. Karşısında kıvranan genç kızın kendisine yalvarmasını izlemek zevk verecek olsa da, bir gecede daha fazla üzerine gitmek istemiyordu.
"Sana odana kadar eşlik etmeme izin verir misin?" diye sorduğunda gözleri büyüyen genç kızın bir süre donuk bakışlarla kendisine bakmasının ardından minnetle gevşeyen yüz hatları, Heaven'ın düşündüğünden de zor durumda olduğunu gösteriyordu. Sonra Heaven başını salladı ve yavru kediyi kucaklayarak ayağa kalktı.
Koridor boyunca ilerlerken Adrian sessizliğe dayanamıyordu.
"Ee, ona ne ad vermeyi planlıyorsun?" diye sorduğunda amacı sohbet etmek mi, yoksa sessizliğe son vermek miydi, kendisi de bilmiyordu. Genç kızın ilk duyduğu andan beri kendisini etkileyen sesini dinlemeyi seviyordu. Ve onun ağzından çıkacak herhangi bir sese daha önceden hissetmediği bir arzu duyuyordu. Bu garipti. Ve bu tehlikeliydi. Adrian bu tehlikeye bile isteye atılamayacak kadar çok yara almamış mıydı? Bir başkasına daha hazır olduğuna emin miydi?
"Bilmiyorum. Belki de ona geceleyin bir anda karşıma çıktığı için Nyks ismini vermeliyim. Ama henüz cinsiyetine bakmadım. Sabah gün ışığında göreceğim"
Adrian genç kızın sözlerine gülümserken, kızın mitoloji bilgisi olduğu hâlde gördüğü heykellerle utanabilmesine şaşırırken ona takılmaktan yine kendisini alamadı.
"Cinsiyetinin erkek olduğu üzerine bahse girerim. Gecenin gölgesine saklanarak, karanlıkta dolaşan genç ve güzel hanımları korkutabildiğine göre başka bir ihtimal yok."
Heaven ani gelen iltifatla utanarak başını önüne eğdi. Ayrıca adamın kendisiyle uğraşması içinde engel olamadığı kıvılcımlar yaratıyordu. Bu kıvılcımları düşündüğünde ise aklına gelen Valerie ile kendisini suçlu hissediyordu. Bu yüzden yüzüne yayılmak için fırsat kollayan gülümsemeyi bastırarak başını yukarı kaldırdı.
Genç kızdan umduğunu alamayan Adrian ise sıkıntıyla iç çekerek kaşlarını çattı. Yine ne olmuştu Tanrı aşkına? Güzelce sohbet etme çabalarının boşa çıkarılması için ne gibi bir yanlış kelime seçmişti? Neyse ki daha fazla düşünmesine fırsat olmadan genç kızın odasının önüne gelmişlerdi. Adrian hızlı bir baş selamı verdikten sonra,
"Size iyi geceler dilerim hanım efendi," dedi ve arkasına dönüp geldiği yönde ilerlemeye başladı. Planlamadığı hâlde uzun ve değişik bir gece geçirmişti. Ancak geceyi daha fazla uzatmayacaktı.
Heaven zor geçen bir gecenin ardından uykusunu alamadan duyduğu seslerle uyanmaktan hoşnut değildi. Gözlerini araladığı ilk birkaç saniye nerede olduğunu ve gelen seslerin ne olduğunu algılamaya çalıştı. Önceki gün ve gecenin anıları beynine üşüştüğünde ise dudakları melekleri kıskandıracak bir gülümseme ile şekillendi.
"Hey, Nyks. Biraz daha sessiz olmalısın kızım," derken gülümsemesi sesine de yansıyordu.
Sonra üzerindeki örtüyü ayakları ile yatağın ucuna iteklerken kollarından destek alarak doğruldu. Dizlerine kadar sıyrılan beyaz pamuklu geceliğini düzelttikten sonra çıplak ayaklarını serin zeminle buluşturdu. Gün ışığıyla birlikte, aklına dün geceki son konuşmaları gelmişti. Adrian'ın ona kedinin cinsiyetinin erkek olabileceğiyle ilgili söyledikleri ve laf arasında dile getirdiği iltifatı hâlâ yanaklarını kızartabiliyordu.
Daha fazla yatakta oyalanmadan ayaklandı ve kedinin muhtemelen açlıkla miyavladığı yere ilerledi. Nyks onu dün gece yerleştirdiği yerde değildi. Onu sarıp sarmaladığı kumaşların arasından sıyrılmış ve odanın karanlık bir köşesinde kendi kendine oyun oynamaya dalmıştı.
Küçük kedi, Heaven'ın arkasından yaklaştığını hissetmiş gibi yalamakta olduğu tüylerinden başını kaldırıp arkasına baktı. Heaven kedinin ürkütücü, ancak etkileyici yeşillikteki gözlerine baktığında gülümsemesine engel olamadı. Onu kucağına çekerken,
"Gel bakalım küçük kedicik, seninle birazcık işlerimiz var." diye mırıldandı.
Kediyle birlikte tekrar yatağına dönüp kediyi yatağa sırt üzeri yatırdı. Gördükleri ile yüzündeki gülümseme genişlerken sanki bir yarıştaymış gibi, 'Ben kazandım!' diye şakıdı. Kediyi serbest bırakıp yüzünü yıkamak için odada hazır bulunan kâse ve bir kova suya ilerledi. Daha hazırlaması gereken bir kahvaltı, vermesi gereken bir haber vardı. Gün Heaven için çok güzel başlamıştı.
Kont Westcliff'in ise gününün ilk dakikalarının o kadar da güzel olduğu söylenemezdi. Sabah kalktığında huysuzluğu üzerindeydi. Uşağını kendisine getirdiği sıcak sudan dolayı terslemiş, her sabah aynı suyu getirdiği cevabını aldığında ise bugün canının soğuk su istediği ile ilgili saçmalamıştı. Giymesi için hazırlanan kıyafetlerine burun kıvırmış, onları giymemek konusunda inat ettiğinde ise uşağının sunduğu diğer seçenekler arasında seçtiği parçalar, giymeye çalıştığı sırada görünmez kazalarla hasar görmüştü. Odada yankılanan Kont'un gürlemesi arazi sınırları dışından bile duyulmuş olabilirdi.
En nihayetinde kahvaltı için indiğinde masayı hazırlayanın bu işle görevli olan hizmetçi değil de Heaven olması Adrian'ın gerilen sinirlerine daha da fena etki göstermişti. Genç kızın yüzündeki gülümsemeye kaş çatarken,
"Senin burada ne işin var?" diye terslenmişti.
Heaven genç adamın aksi sesiyle yüzündeki gülümsemenin titreştiğini fark ettiyse de gülümsemesini kaybetmemek konusunda büyük bir başarı sergiledi.
"Size de günaydın Lordum," derken sesindeki neşe Adrian'ın çatılı kaşlarının biraz olsun düzelmesini sağladı.
Adrian ağzının içinde yuttuğu harflerle, 'Günaydın' dedikten sonra, bir hizmetçinin kendisine görgü kurallarını hatırlatma çalışmalarından rahatsızlık duyarak kaşlarını yeniden çattı.
"Evet, burada ne işin var?" diyerek sorusunu yineledi.
Heaven servis arabasındaki kahvaltılıkları masaya yerleştirirken Adrian'a şöyle bir baktı.
"Kahvaltı sofrasını kendim hazırlamak istemiş olamaz mıyım? Hem belki de size kedinin adının Nyks olarak kalmasında bir sakınca olmayacağını da söylemek istemişimdir."
Adrian kalktığından beri ilk defa gülümsedi.
"Sırf aptal bir kedinin cinsiyetini haber verebilmek için hoşlanmadığın birine kahvaltı sofrası mı kuruyorsun yani?"
Heaven elindeki tabağı sertçe masaya bıraktıktan sonra adama tamamen dönerek,
"Sizin derdiniz ne?" dedi. "Size günaydın dedim, sizinle iletişim kurmaya çalışıyorum. Buradaki zorunlu çalışma hayatımın biraz olsun katlanılabilir olması için biriyle konuşabilmek istiyorum. Siz ve sizin lanet olası çalışanlarınızın zoru ne bilmiyorum; ama ben daha ilk günden sıkıldım. Şimdi size afiyet olsun, ben gidiyorum."
Adrian genç kız yanından geçerken bileğinden tutarak durdurdu. Heaven yine aynı şekilde durdurulmuş olmaktan bıkkın bir şekilde gözlerini devirdi. İçinden yine başlıyoruz diye geçirirken bileğini kurtarmaya çalıştı. Adrian tutuşunu sertleştirdiğinde ise kızgın bakışlarını Adrian'ın gri gözlerine sabitledi.
"Bunu alışkanlık hâline getirdin," cümlesi ile de kızgınlığı yerini şaşkınlığa bıraktı.
"Anlamadım?" derken sesindeki şaşkınlık da gerçekten anlamadığını ele veriyordu.
Adrian sesli bir nefesi dışarı verirken genç kızın kaçmayacağından emin olarak bileğini serbest bıraktı.
"Son sözü söylediğini sanıp gitmelerini diyorum, alışkanlık hâline getirdin."
Heaven serbest kalan bileğini kendine çekerek diğer eliyle kavradı. Bilinçli olmayan hareketlerle bileğini ovalarken kaşlarını kaldırdı.
"Son sözü söylememe izin veriyormuşsunuz gibi…" derken cümlenin devamını getirmeyerek Adrian'ın biraz daha neşelenmesini sağladı. Genç adam başını sallayarak,
"Aynen öyle Bayan Brown, aynen öyle…" dedi. "Burada biri son sözü söyleyecekse o kişi ben olurum ve şimdi de ben olacağım. O hâlde söyleyin bakalım, diğer çalışanlarla aranızda bir sorun mu var?"
Heaven çalışma arkadaşlarını şikâyet etmek istemediği için başını iki yana salladı. Az önce sinirle yapmış olduğu itirafın aslında bir sorunu dile getirmek olduğunun farkında değil gibiydi. Adrian genç kızın karşı çıkması ile tek kaşını kaldırdı.
"Sözlerinizden ne anlamalıydım o hâlde? Lanet olası çalışanlarımın ne zorunun olduğunu bilmediğinizi söylediğinizi hatırlıyor gibiyim?"
Heaven kendisine ve sinirine içten içe kızarken durumu nasıl kurtarabileceğini düşündü.
"Ben onu kızgınlıkla söyleyiverdim işte." dedi.
Adrian kaşını indirirken düşünceli bir şekilde başını salladı. Sonra çenesini kaşıyarak önüne döndü.
"Güzel, o hâlde işinizin başına dönebilirsiniz Bayan Brown. Burada sorun istemem. Malikânenin düzenli işleyişine gerçekleştireceğiniz her türlü saldırı, size farklı yollarda geri dönüş yapacaktır. Çalışırken bunu da düşünmeyi unutmayın."
Heaven çenesini tutamayıp; 'Asıl uyarıyı eski çalışanlarına yap, seni şımarık züppe!' dememek için dudaklarının içini ısırarak başını salladı. Ve mutfağa gidebilmek için kapıya döndü. Birkaç adım atmıştı ki arkasından gelen,
"Bayan Brown?" sesi ile durmak zorunda kaldı. Vücudu hâlâ kapıya dönükken başını çevirdi ve masasındaki peynir tabağına uzanmakta olan Adrian'a delici bakışlarını yöneltti.
"Evet?" derken sabırsızlığı kendini ele verir cinsteydi.
"Çayımı doldurmadınız." cevabını aldığında gözlerini kapatıp içinden Tanrı'ya sinirlerini alması için dua etti. Geri dönüp çaydanlığa uzanırken hayal ettiği, kaynar çay suyu ile Lord Westcliff'i haşlamaktan başka bir şey değildi. Fakat hayalleri ile idare etmek zorundaydı. Gerçekler hayaller kadar tatlı olamazdı.
"Aahh…"
Genç adam ağzından çıkan derin ve acı dolu inleme ile bilincini yeniden kazanmaya başladı. Hareket edebilecek durumda olmadığını daha bunu denemeden önce hissetmiş gibiydi. Vücudunun sızlamayan yeri yoktu. Muhtemelen üzerindeki pahalı kıyafetler de paramparça olmuştu. Yakışıklı yüzünün aynaya yansıyacak aksini düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Yapabilecek olsa aynısını kendisine bu işkenceyi yapanların üzerinde uygulama hayalleri kuruyordu.
Yattığı sert zeminde sırtının üzerine dönmek için kendini zorladı. Ancak büyük bir ağrının bıçak gibi beline saplanmasıyla olduğu yerde kaldı. Hareket etmek vücudunda varlığını hissettiren ağrının daha da içerilere yayılmasına sebep oluyordu.
"Lanet olsun!" dedi.
Susuzlukla kuruyan ve çatlayan dudakları bile acı ile sızlamaktaydı. Dili ile kurumuş dudaklarının üzerinde gezindi. Oynatabildiği tek uzvu olan ellerini kaldırarak yüzünü sıvazladı. Bu pozisyonda daha ne kadar kalabileceğini ve kendini ne zaman toparlayabileceğini hesaplamaya çalıştı. Ulaştığı sonuçlar ise içini pek açmadı.
Frederick Lucas Byron bu sefer düştüğü bataklıkta boğulmaya mahkum gibi görünüyordu. Her seferinde kurtulmanın yolunu bir şekilde bulduğu sığ sular artık boğazı aşmıştı. Göl kenarında yüzmekten acizken kendisini okyanusun kollarına atmıştı. Ne kadar büyük bir aptal olduğunu ise daha o masaya oturduğunda anlamalıydı. O masada, o şeytanın karşısında bir şansı olabilirmiş gibi büyük oynamaya cesaret edebilmesi bunun kanıtıydı. Diğerlerinden bile aptaldı o. Pas demesi gereken noktayı geçtiğinde ölümüne yaklaştığını anlamalıydı.
Şimdi bu pis kokulu depoda, geceden kalma yaralarıyla yerde boylu boyunca yatıyordu. Başına gelen her şeyi hak ettiği halde kendisine değil, kaderine lanet ediyordu. Geleceğe dair bir umudu ve hiçbir planı yoktu. Buradan nasıl çıkacağını bile bilmiyordu. Sahip olması gereken ve hakkı olduğunu düşündüğü yerde ise kendi yerine bir başkası oturuyordu. Lanet olası kuzeninin geberip gitmeden önce kendisine oynadığı son oyun da buydu.
Lucas bunu hatırladığında planı aklında bir anda canlandı. Kaşı ve dudağı patlayan, kanla kaplı yüzünde iğrenç bir gülümseme oluşurken, tek yapması gerekenin doğuştan gelen haklarını talep edebilmek ve borcunu ödeyebilmek için Marcus'tan kendisine biraz zaman vermesini istemek olduğunu anladı. Lanetlediği kaderini kendi elleri ile yeniden yazacaktı.