Sabah gözlerimi açtığımda odamda olduğum için o kadar mutluydum ki… Gerilip, “Ev gibisi yok,” dedim yataktan çıkarken. Serap benden önce uyanmıştı.
“Abla, kahvaltıyı hazırladım. Çok yorgun ve uykusuzdun, sana kıyamadım,” dedi.
Yaşananları unutmuş gibiydim. Kollarımı açıp, “Gel de sana bir sarılayım,” dedim.
Ayaklarını yere sürterek yaklaştı, “Artık çocuk değilim abla,” dese de geldi, başını göğsüme yasladı.
Onu kollarımda hafifçe sallarken, “Sus len, sen hâlâ benim küçük kardeşimsin,” dedim.
Gülüştük.
“Hadi gidelim, babam yine huzursuz,” dedi.
Pijamalarımı değiştirmeden Serap’la kol kola salona çıktık.
Babam, eski alışkanlığıyla sabah haberlerini açmış, her zamanki yerinde masaya oturmuş, gözlerini ekrandan ayırmadan izliyordu. O kadar odaklanmıştı ki bizi fark etmedi bile.
“Mihriban, burnuma pis kokular geliyor,” dedi anneme dönerek.
Bana söylüyor sandım, kendimi koklamaya başladım. Oysa gece banyomu yapmış, temiz kıyafetlerimi giymiştim.
Babam devam etti:
“Bu kim biliyor musun?” diyerek parmağını televizyona uzattı. “Şeyh Tahir el-Hadid. Bu adam ne zaman Türkiye’ye gelse, ya bir şey olmuştur ya da olmak üzeredir. Petrol şeyhi, milyarder. Ama sadece petrol değil… kara para aklama, tarihi eser kaçakçılığı, değerli taşlar… hepsiyle bağlantısı var. Bak buraya yazıyorum, yakında büyük bir olay patlak verecek.”
Sonra iç çekti, sesi çatallandı:
“Ah… Görevimin başında olacaktım… O zaman bu adamın peşine düşerdim.”
Serap’la birbirimize bakıp gülüştük. Babamın dikkati televizyona kaydığı için bizi hesaba çekmeyi unutmuştu. Bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da televizyonda konuşan El-Hadid’e bakarak kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
Annem, “Ufuk yeter artık, bırak da çocuklar yemeklerini yesin,” dedi.
Babam homurdanarak yemeğine devam etti.
Kahvaltımı bitirip tepsiyi alarak anneme götürdüm. O da yavaşça yemeye başladı. Tam ayağa kalkacaktım ki, televizyon bir anda kırmızıya büründü. Ekranda SON DAKİKA yazısı belirdi. Spikerin sesi yükseldi:
“Topkapı Sarayı’nda bulunan dünyanın en büyük elmaslarından biri olan Kaşıkçı Elması kayıp.”
O an elimdeki tepsi yere düştü, içindekiler etrafa saçıldı. Babam duymamış gibi, “Dedim işte Mihriban, bak gördün mü? Bu adam ne zaman Türkiye’ye gelse bir olay patlak verir. Daha on dakika bile olmadı söyleyeli,” dedi.
Haklı olmanın verdiği gururla gerildi, sandalyesine yaslandı.
Ben bir gözüm Serap’ta, bir gözüm dökülenleri toplarken annem endişeyle, “Elaya, ne oldu kızım, iyi misin?” diye sordu.
Serap da şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ama içim içimi yiyordu. Anneme cevap vermeden tepsiyi toparlayıp mutfağa geçtim, ardından sert bir sesle, “Serap, benimle gel,” dedim.
Suratını buruşturdu ama peşimden geldi. İçeri girer girmez kapıyı kapattım.
“N’oluyor abla, neyin var?” dedi.
Sertçe yüzüne baktım:
“Kaşıkçı Elması çalınmış,” dedim.
Serap’ın rengi attı.
“Bunun… kaybettiğin kolyeyle bir ilgisi olabilir mi?”
Gözlerimi dikerek onu süzdüm.
Serap hemen savunmaya geçti:
“Saçmalama abla, kolyeyle elmasın farkını ayırt edemeyecek kadar cahil değilim! Ozan’ın hediye ettiği altın zincirli, sıradan bir kolyeydi o.”
Dişlerimi sıkarak fısıldadım:
“İnşallah öyledir Serap, inşallah öyledir. Bak kızım… bu elmasın ucu bize dokunursa… işte o zaman gerçekten yandık. Boka battık demek az kalır. Anladın mı?”
Serap gözlerimdeki korkuyu, gerçek bir dehşeti okumuştu.
Yutkundu, sonra sesi titreyerek, gözleri dolu dolu oldu:
“Yemin ederim abla, o kolyeydi… Elmas falan yoktu…”
Karşımda titreyerek ağlayan Serap’ı kollarımın arasına aldım, saçlarını okşayıp teselli etmeye çalıştım.
“Kimseye tek kelime etmiyorsun. Ne anneme, ne babama. Evden dışarı çıkmak yok, telefonunu da numaranı da hemen değiştiriyorsun. Olaylar durulana kadar böyle. Anlaşıldı mı?” dedim.
Başını usulca salladı, “Anlaşıldı,” dedi gözyaşları içinde.
Ama bir şeyi gözden kaçırmıştım. Peşlerinde oldukları kişi Serap değildi… bendim. Çünkü her yerde benim adımı kullanmıştı. Bara giren de, ortalığı karıştıran da, çöplükte saatler geçiren de bendim.
Kimseye bir şey demeden mutfağı geçip hızla odama yöneldim. Aklımda tek bir şey vardı:
O lanet kolyeyi bulup asıl sahibine iade etmek.
Nereden başlayacağımı biliyordum.
Üzerime kot pantolon ve sade bir tişört geçirdim. Spor ayakkabılarımı giyip saçımı toparladım. Başıma siyah bir şapka taktım. Geceden kalma bir cesaretle evden fırladım.
Apartman kapısından çıkınca etrafıma bakındım.
Gerçekten de ben buradayım ve şüpheli biriyim, diye haykırıyordum.
Kendi halime içimden söylenmeden edemedim:
“Eşşeğin aklına karpuz kabuğu sokuyorsun, Elaya.”
Ama artık çok geçti.
Bir halk otobüsüne atlayıp bara yakın durakta indim. Saat öğleyi gösteriyordu. Sokaklar sessiz, tenha… Gece yarısı gibi değil. Kapıda o kaslı korumalar da yoktu.
Cesaretimi toplayıp adımlarımı hızlandırdım. Barın kapısını ittirmemle içeri açılması bir oldu.
Başımı uzatıp çekinerek seslendim:
“Kimse var mı?”
Nefesimi tuttum. İçeriden bir cevap bekledim, gelmedi.
Sessizliğe güvenip içeri süzüldüm. Her kapı farklı bir dünyaya açılıyordu sanki. Barın arkasına geçip çekmeceleri, dolapları, tezgâh altlarını karıştırdım. Çok şey vardı ama aradığım yoktu.
Tam vazgeçmek üzereyken yukarı çıkan dar bir merdiven gözüme çarptı. Ve oradan bir ses geliyordu.
Kalbim göğsüme sığmaz olmuştu. Loş ışıkta, basamakları çıkmaya başladım. Her adımda yüreğim biraz daha sıkıştı. Sanki bir dağın zirvesine tırmanıyordum…
Kapının önüne vardığımda içeride kaç kişi olduğunu anlayamamıştım. Biri, alçak bir sesle, “Leş kargalarının doluşması an meselesi,” dedi.
Başka bir ses hemen ardından, “El-Hadid yola çıkmış bile,” dedi.
Birden tüylerim diken diken oldu.
Ardından tok ve buyurgan bir ses yankılandı:
“Bu adam ülkeye adım attığı an peşine düşün. Nereye gidiyor, kiminle görüşüyor, kimlerle oturup kalkıyor, saat başı rapor istiyorum.”
Bu sesi daha önce duymuştum. Aklımı zorlayarak hatırlamaya çalışıyordum ki bir başkası, “Patron, dünkü kızlarla bir bağlantısı var mı?” diye sordu.
Bu sefer tanımıştım: Boğaç’tı bu. Sesinden emindim.
O anda içimi buz gibi bir korku sardı. Soğuk terler dökmeye başladım.
Aynı tok ses cevap verdi:
“Bir şeyler bildikleri ya da bir şeyler sakladıkları kesin.”
Ve ardından son cümleyi duyduğumda ayaklarım yerden kesildi:
“Onları da boş bırakmayın.”
Boğuk bir ses, “Emredersin Koçanoğlu,” dedi.
Ve o an her şey yerli yerine oturdu.
Koçanoğlu. Çalıştığım otelin sahibi. Yolda beni arabasına alıp çöplüğe götüren, sonra otele yerleştiren, ardından evime kadar bırakan adam.
Her şey onunla bağlantılıydı.
“Kendi ellerinle adama koz verdin Elaya… aptal Elaya…” diye fısıldadım kendi kendime.
Sandalye ve koltuk sesleri birbirine karışmıştı. Panik içinde geri çekildim ve hızla merdivenlerden inmeye başladım. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kapıya yönelirken, arkamdan biri bağırdı:
“Hey! Sen de kimsin? Dur orada!”
Olduğum yerde donup kaldım. Ellerimi yavaşça havaya kaldırdım. İçerideki adamlar da dışarı çıkmaya başlamıştı. O sırada biri, “Ne oluyor burada?” diye sordu.
Beni fark eden adamın dikkati dağılmıştı. İşte o anı kaçırmadım. Birden dönüp kapıdan dışarı fırladım.
Arkamdan, “Dur!” diye bağıran sesler yankılandı. Ama hiçbiri umurumda değildi. Kendimi ana yola attım, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Yolun karşısına geçerken bir arabanın fren sesini duydum, durmadım. Koşuyordum.
Nereye kadar gideceğimi, ne kadar koştuğumu bilmiyordum.
Tek bildiğim şey: Kaçmam gerekiyordu.
Telefonum durmadan çalıyordu. Ara sokaklara dalıp nefes nefese durdum, ekrana baktım. Tanımadığım bir numara... Açmaktan başka çarem yoktu. Korkuyla, tereddütle "Alo?" diyemeden Serap'ın panik dolu sesi çınladı kulaklarımda:
"Ely... Ely, neredesin?"
"Bu sefer ne oldu, Serap?"
"Kapımızın önünde tuhaf adamlar var! Çok korkuyorum, abla!"
"Kimin adamları bunlar?"
"Bilmiyorum, buralı değiller. Babamın gösterdiği o petrol şeyhinin adamlarına benziyorlar!"
"Kahretsin... Demek onlarda bizden şüpheleniyorlar."
"Ne demek bizden şüpheleniyorlar? Biz ne yaptık ki, Ely?"
"Kaşıkçı Elması'yla aramızda bir bağlantı arıyorlar."
"Ben sadece lanet bir kolye aldım! Basit, ucuz, lanet bir kolye!"
"Sakin ol, Sero! Bağırıp ağlamanın faydası yok. Bunu o pislik herifle takılmadan önce düşünmeliydin."
Aniden Serap'ın sesi kesildi. Yerini, soğuk ve yabancı bir erkek sesi aldı:
"Elaya Demirci'yi arıyorum. Tanıyor musun?"
Serap kekeledi: "H-Hayır, tanımıyorum."
"Bize bu sokakta oturduğunu söylediler."
Telefonu kapatmamıştı. Serap'ın nefesi hızlanmıştı: "Ben burada oturmuyorum, sadece geçiyordum!"
Yabancı ses bu sefer daha sertti: "Telefonda kiminle konuşuyordun? Az önce bağırıyordun."
Serap'ı bilmem ama ben soğuk terler içinde kalmıştım.
"Arkadaşımla," diye mırıldandı Serap.
Adamın sesi buz gibi kesildi: "Kolye dediğini duydum."
"Sana ne be? Kim oluyorsun ki bana hesap soruyorsun?" diye çıkıştı Serap, ama sesindeki titreme belliydi.
Ardından bir başka erkek sesi duyuldu, daha derin, daha tehditkâr:
"El-Mansur... O kızı bırakma."
Yüreğim ağzıma geldi. Korkudan bütün bedenim titredi, telefon elimden düştü.
Serap, annem, babam... Hepsi onların elindeydi.
Önüme çıkan ilk taksiye atladım. "Acil!" diyebildim sadece. Evin yolunu tutarken camdan dışarı baktığımda her şey bulanıklaşıyordu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.
Çok geçmeden evimizin olduğu sokağa varmıştık. Daha önce görmediğim lüks arabalar ve yabancı simalar dikkatimi çekti. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Geçen her saniye kanı beynime vuruyor, nefes alışımı daraltıyordu.
Derin bir nefes aldım. Cesaretimi toplayıp apartmana girdim.
Kapımız aralıktı.
İçeri daldığım an üç adam birden silahlarını bana doğrulttu. Hemen ellerimi kaldırdım:
"Durun! Aradığınız kişi benim."
Siyah takım elbiseli adam silahını beline koydu: "Duvara dön."
Yüzümü duvara çevirdim. Üstümü aramaya başladılar. Elleri soğuk ve profesyoneldi.
"Temiz," dedi biri.
"Ailenin yanına otur."
Annem yatağında doğrulmuş, gözleri kıpkırmızı bana bakıyordu. Babamın dudaklarında kan vardı. Serap ise başını öne eğmiş, titriyordu.
"Korkmayın," dedim sesim titremesin diye sıkı sıkı kenetlenmiş ellerime bakarak, "bir şey olmayacak."
Ortadaki adam -sanırım liderleri- öne çıktı:
"Ben El-Mansur. Şeyh Tarık el-Hadid adına buradayız."
"Bizden ne istiyorsunuz? Dediğiniz adamı tanımıyoruz," diye karşılık verdim.
El-Mansur dudaklarında acımasız bir gülümsemeyle: "Elaya, sen olmalısın."
"Evet, benim," dedim, sesimdeki kararlılığa rağmen dizlerimin titrediğini hissediyordum.
"Sende bize ait bir şey var."
"Ne demek istediğinizi anlamadım."
Babamın öfke dolu bakışlarını hissettim. Aldırış etmedim. Annemin buz kesmiş elini tuttum. Serap'ın dizine dokundum.
Tam o sırada El-Mansur'un telefonu çaldı. Uzaklaşıp alçak sesle bir şeyler konuştu. Geri döndüğünde yüzündeki ifade daha da katılaşmıştı:
"Sen bizimle geliyorsun."
Babam birden ayağa kalktı: "Kızımı rahat bırakın!"
Bir anda silah sesiyle irkildim. Adamlardan biri babama doğrultmuştu silahını.
El-Mansur babama yaklaştı: "Eski polis Ufuk Demirci... Bu işleri bilirsin. Ağzını açtığın an kızından bir daha haber alamazsın."
Babamın çenesi gerildi ama sustu.
El-Mansur döndü: "Kızı alın."
Dışarı çıkarken son kez arkasına baktı:
"Merak etmeyin... Misafirimiz olacak sadece."
Kapı çarptığında, annemin son çığlığı kulaklarımda yankılandı.