Parti sonunda bittiğinde, sanki ben de tükenmiştüm. Aylarca beklediğim bu gece gelip geçmiş, ama bıraktığı heyecan içimde hâlâ fırtına gibi esiyordu. Tüm sürü üyeleri evimize dolmuş, bu önemli gece için bana iyi dileklerini sunmuşlardı. Her biri sırayla elimi tutuyor, omzuma dokunuyor, yakında kendi kurdumu bulacağımı söyleyip beni cesaretlendirmeye çalışıyordu. Ama ben onların hiçbirini tam olarak duyamıyordum… Çünkü gözüm sadece Arel’in üzerindeydi.
O, kalabalığın içinde bir yere yaslanmış, etrafı izliyormuş gibi görünse de arada bir bana bakıyor, göz göze geldiğimizde hafif bir gülümsemeyle başını eğiyordu. Bu bile kalbimin göğsümden çıkacakmış gibi çarpmasına yetiyordu. Bu akşam aslında bir dileğim daha vardı; içimdeki sessiz, gizli bir dua. Ay tanrıçasından, kaderimizi birbirine bağlamasını, bir gün Arel’in eşi olmamı sağlamasını istemiştim. Bunu düşünmek bile yüzümü kızartıyor ama içimi aynı anda mutlulukla dolduruyordu.
Bizim sürümüzün diğer sürülerden farklı bir kuralı vardı. Çoğu sürüde eşleşmeler 18 yaşında başlardı; eşini bulduğun anda onunla olur, eğer eşin başka bir sürüdeyse onunla gitmek zorunda kalırdın. Fakat bizim alfamız bu geleneği değiştirdi. Ona göre, 18 yaş hâlâ çok gençti. Bu yüzden eş kutsamasını 20 ile 25 yaş aralığına taşımıştı.
Tabii ki 18 yaşında eşini bulabilirdin; fakat 20 yaşına gelene kadar her türlü yakınlaşma kesinlikle yasaktı. Ve bu kural, küçük bir hata bile yapılsa affedilmezdi. Kuralı çiğnersen, ömür boyu zindana atılırdın. Bu nedenle herkes dikkatli olmak zorundaydı.
Aslında bu kural birçok kötü eşleşmenin de önüne geçmişti. İnsanlar büyümüş, düşünmüş, kendine uygun olmayan bağlardan korunmuştu. Yine de içimde tek bir umut vardı: O zaman geldiğinde Arel’in eşi ben olmalıyım… Bunu o kadar çok dilemiştim ki, sanki duam gökyüzüne yükselip Ay Tanrıçası’nın kapısına dayanmış olmalıydı.
Gece yarısına doğru kalabalık yavaş yavaş dağılırken, babam oturduğu tekli koltuktan kalkıp yanıma geldi. Yüzünde hem gurur hem de bir baba endişesi vardı. Yanıma oturup dizlerimi tuttu.
“Bak kızım,” dedi yumuşak ama ciddi bir sesle. “Bu gece senin için çok önemli. Gece uykuya daldığında Ay Tanrıçası’nı göreceksin. Ama gerçek anlamda değil, bir hayal olarak. Bu gece rüyanda sana kurdunu getirecek ve sizi tanıştıracak.”
Başımı salladım ama içimde hafif bir bıkkınlık yükseldi. Bunların hepsini zaten biliyordum. Bununla büyümüştük. Her kurt çocuğu, bu anı bekleyerek yetişirdi. Yine de babamın tekrar tekrar anlatması beni biraz geriyordu.
Ablam bunu fark etmiş olacak ki, hemen yanıma gelip elini omzuma koydu. Dokunuşu sakinleştiriciydi.
“Kurdun sana verildiğinde bedenin büyük bir acı çekecek,” dedi kısık bir sesle. “Biliyorum, benim çekerkenki hâlimi gördün. Abimin nasıl kıvrandığını da hatırlıyorsun. Ama görmek ve duymak başka, o acıyı yaşamak bambaşka bir şey.”
Yutkundum. İçimde istemsiz bir korku yükseldi.
“Şimdi beni iyi dinle,” diye devam etti. “O anda acıyı kabullen. Yani acıyı itme, savaşıp direnme. Hisset ve kabul et. Bunu yaparsan çok daha hızlı geçer.”
Kaşlarımı çattım. “Acıyı kabullenmek mi? Çok saçma,” dedim fısıltıyla.
Ablam gülümsedi. Bilgece, sevgi dolu bir gülümsemeydi.
“Bana güven,” dedi. “Acıyı reddetmek, onun daha fazla acıtmasına sebep olur. Kabullenirsen bedenin daha rahat dönüşür.”
Tam ablam sözünü bitirdiğinde annem lafa karıştı.
“Hadi bakalım, saat gece yarısı olmak üzere. Bir an önce yatman gerek.”
Derin bir nefes aldım, oturduğum yerden kalktım. Odama doğru yürürken ailem tek tek yanıma gelip beni öptü—annem, babam, ablam, abim. Her birinin dokunuşunda hem bir uğurlama hem de bir dua vardı.
Yatak odama girmeden önce dönüp onlara baktım.
“Sizi seviyorum,” dedim.
“Biz de seni,” diye karşılık verdiler hep bir ağızdan.
Odamın kapısını kapatıp içeri girer girmez, heyecanın ve gerginliğin bir anda üstüme çöktüğünü hissettim. Hızla pijamalarımı giydim, dişlerimi fırçaladım, sonra kendimi yumuşacık yatağıma bıraktım. Sanki bütün bedenim aynı anda titremeye başlamıştı. Bir an önce uyumalıydım… çünkü uyuduğum an kaderim şekillenecekti.
Ama uyumak hiç de kolay olmadı. Yatağın içinde sağa döndüm, sola döndüm, yastığımı düzelttim, battaniyeyi tekmeledim. Kalbim bir türlü sakinleşmiyordu. Hem Arel’i düşünüyor hem de kendi kurdumu görme fikriyle içimde sonsuz bir merak taşıyordum.
Sonunda gözlerim yavaşça ağırlaştı. Nefesim derinleşti. Bedenim gevşedi.
Ve karanlık, beni sessizce içine çekti.
Uykuya teslim olurken tek bir düşünce geçiyordu zihnimden:
Ay Tanrıçası, lütfen… bu gece dualarımı duy.
Gözlerimi açtığım an, içimde bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim. Sanki geceden kalma bir ağırlık, bir soğukluk vardı üzerimde. Birkaç saniye boyunca zihnim boş kaldı… sonra hatırladım.
Rüyam yoktu.
Ay Tanrıçası yoktu.
Kurdum yoktu.
Ben… yoktum.
Sanki tanrıça beni görmezden gelmiş gibi. Sanki ben artık sürünün bir parçası bile değilmişim gibi. Kalbim göğsümde daraldı, nefesim kesildi. Yorganın altından fırlayıp oturdum ama başım döndü; kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki kulaklarım uğulduyordu.
“Neden?” diye fısıldadım. “Neden bana gelmedin? Ben ne yaptım?”
Cevap yoktu. Sessizlik vardı.
Sessizlik ve bir boşluk.
İçimi kemiren, beni paramparça eden bir boşluk.
Sonunda dayanamadım. Gözlerimden yaşlar fışkırırcasına akmaya başladı. Yastığı yüzüme bastırdım ki çığlığım duyulmasın ama olmadı. İçimdeki kırgınlık, öfke, utanç… hepsi bir anda patladı.
“BANA NEDEN GELMEDİN!” diye haykırdım, sesim kısıldı.
Titriyordum. Ellerim buz gibiydi. Nefesim boğazıma düğümlendi. Gözyaşlarım önüme doğru akarken bedenim kontrolsüzce sarsılıyordu. Boğuluyor gibiydim. Gerçekten boğuluyor gibiydim.
Ailem aşağıda beni tebrik etmek için hazırlanmıştı. Gülümseyerek karşılayacaklardı beni. Kurdu merak eden, beni gururlandırmak isteyen gözler… Bense? Ben hiçbir şey görmemiştim.
Tanrıça beni SEÇMEMİŞTİ.
Dizlerimi karnıma çektim, kendimi bir köşeye sıkıştırır gibi yastıklara gömüldüm. Hıçkırıklarım odanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Kontrol edemiyordum kendimi. Nefes almaya çalıştıkça daha çok titriyordum.
Ve birden… kapı hızla açıldı.
“Ayora!” Annemin sesi panikle yükseldi.
Hepsi aynı anda içeri doluştular: ablam, babam, abim. Gözlerindeki korkuyu görünce daha da kötü oldum. Annem yanıma koşup beni kollarıma sardı ama ben sanki dünya yıkılıyormuş gibi ağlamaya devam ettim.
“Ne oldu?” diye fısıldadı ablam. “Ayora nefes alamıyor gibi…”
Babam dizlerinin üzerine çöktü, yüzü bembeyazdı.
“Kızım… kızım, bize bak. Ne oldu?”
Başımı kaldırdığımda gözlerimden yaşlar şelale gibi akıyordu. Dudaklarım titredi, kelimeleri çıkarırken boğazım acıdı:
“O… gelmedi…” dedim hıçkırıklar arasında. “Ay Tanrıçası… bana gelmedi. Rüyam bomboştu. Hiçbir şey yoktu. Beni seçmedi. BENİ SEÇMEDİ!”
O an odada bir sessizlik oldu. Bir anlık, delici bir sessizlik. Ailem bile nefes almayı unutmuş gibiydi.
Annem beni daha sıkı sardı. “Hayır… hayır Ayora, yapma böyle. Olabilir, bazen gecikir… bazen zaman farklı olur…”
“BEN NE YAPTIM?” diye çığlık attım. Sesim kırıldı, göğsüm ağrıdı. “Neden beni unuttu? Herkesin kurtu geldi! Herkesin! Ben neden yokum? Neden?”
Ablam da ağlamaya başlamıştı.
“Sen eksik değilsin Ayora… bunun seninle ilgisi yok…”
Babam ayağa kalktı, alnına elini koydu; öfke, endişe ve çaresizlik aynı anda yüzünü kapladı.
“Bu doğru olamaz. Bunun mutlaka bir açıklaması vardır. Ay Tanrıçası kimseyi sebepsiz yere dışlamaz.”
Abim, titreyen yumruklarıyla benim yanımda diz çöktü.
“Biz buradayız,” dedi. “Seni yalnız bırakmayacağız. Ne olursa olsun. Tamam mı? Bunu tek başına yaşamayacaksın.”
Ama onların sözleri bile içimdeki boşluğu doldurmuyordu.
O an sadece bir şey hissediyordum:
Kırılmıştım.
İçimde bir şey parçalanmıştı, tam ortasından. Ve yerine korku dolu bir boşluk çökmüştü.
Ağlama krizim yavaş yavaş sarsıntıya dönüşürken fısıldadım:
“Ya hiç kurtum yoksa? Ya Tanrıça beni istemediyse? Ya gerçekten… yalnızsam?”
Annem kollarında beni sallarken titrek bir sesle cevap verdi:
“Hayır. Asla yalnız değilsin. Biz varız. Sürün var. Baban var. Kaderin henüz yazılmadı Ayora… belki de bu, çok daha büyük bir şeyin başlangıcıdır.”
Ama ben o an hiçbir büyük başlangıç göremiyordum.
Sadece kırık bir kalp…
Ve Tanrıça tarafından unutulmuş olmanın sızısı vardı içimde.