809. Gün: Yüzleşme
-Geçmiş-
Karşımda bana pamuk gibi ama bir o kadar da iliklerime kadar korkutan bakışlarıyla bakan Bora'ya gülümsemeye çalıştım. Beni hem yakıp hem nasıl dondurabiliyordu bir yüz ifadesiyle anlamış değildim.
"Dün kaçtın şimdi anlatmak zorundasın. Kimle bizim iddiamızı gerçekleştirdin?"
Dün, apartmana girerken Bora'ya dil çıkartıp kapıyı yüzüne kapatmış olabilirdim ama o an düşünecek kadar mantıklı değildim. Zaten Bora'yı görünce mantık denen bir şey bende kalmıyordu da neyse. Bana kızsa da yarın anlatacağımı söyleyerek sakinleştirmeye çalıştım onu ama pek işe yaramadı. Benim de yüzüme kapı kapatırlarsa işe yaramaz ama olsun. Korkmuştum ne yapayım ya.
Şimdi, onun evine gelip odasına geçmiştik. Annesi beni tanıdığı için hiçbir şey dememişti. Bora'nın halini görünce zaten aramızda bir gerginlik olduğunu anlamıştı. Eda teyze de anlayışla gülümseyip gitmişti yanımızdan.
Ellerimi dizlerime yerleştirip Bora'nın yatağında daha rahat oturmaya çalıştım ama olmadı.
"Dün kapıyı yüzüne kapattığım için üzgünüm kıvırcık ama aklım düzgün çalışmıyordu. Dün Çağatay'ın doğum günüydü ben de onun doğum gününü kutlamaya gittim."
Bora, ters oturduğu sandalyesinde dikleşti ve kaşlarını kaldırdı. "Asel'in kuzeni olan Çağatay'dan mı bahsediyorsun?"
"Evet, ondan bahsediyorum. Aslında gitmeyecektim ama mesaj atınca bana dayanamayıp gittim."
Bora'nın yüz ifadesi değişti. Şaşırmışa benziyordu. "Sen, dayanamayıp Çağatay'ın doğum gününe gittin? Bartu'nun doğum gününe bile zor giden sen?"
Bora'nın sorgulayıcı bakışları üzerimdeyken sandalyesini hafifçe ittirdim. Tekerlekli olduğu için gerilerken kaçmak için mantıklı bir cümle bulmaya çalışıyordum ama aklıma bir şey gelmiyordu.
"O yüz ifadesini tanıyorum Buket. Konuyu değiştiremezsin şu an. Çağatay'dan mı hoşlanıyorsun yoksa?"
Bora, çenesini sandalyeye yasladı ve minik bir kedi gibi bana baktı. Hemen itiraz ettim.
"Hayır hoşlanmıyorum. Hem sen demiyor muydun yeni arkadaş edin diye? Ediniyorum işte."
Bora sandalyeyi bana doğru ittirdi ve aramızdaki mesafeyi azalttı. "Tamam edin dedim de ilk günden venim kadar yakın olun demedim. Hem... ben Çağatay'a pek ısınamadım."
"Kötü biri değil. Doğum gününe gittiğimde kimse yoktu yanında. Ben de onu öyle bırakmak istemedim ve adımlarım sahile doğru döndü. Amacım aramıza başka birini sokmak değildi."
Bora, küçük çocuk gibi kafasını sandalyeye yasladı ve kahve gözlerini bana çevirip kalbimi hoplatacak bir ifadeyle baktı. Düşmemem gerekiyordu ama bu epey zordu.
"Zaten aramıza kimse giremez. Hem... sanırım ben daha eniştem olacağına hazır değilim sanırım."
Bora saçlarını yüzüne getirerek yanaklarını saklamaya çalıştı ama görmüştüm. Pembeydi ve çok şirindi.
"Ben de yengem olacağına hiç ama hiç hazır değildim ama Bora bey mutluysa tamam dedim. Hem... enişten falan gelmiyor."
Başını ona biraz daha yaklaştırıp gözlerimizi aynı hizaya getirdim. Minik kedi gibi bana bakarken ne söylediğimi beş saniye sonra fark edebiliyordum ama olsun. Bu da aşk sarhoşluğu galiba.
"Bu gidişle sonsuza kadar eniştesiz kalacaksın zaten." Diye mırıldandım ve saçlarını düzeltip ondan uzaklaştım. Başını kaldırıp bana baktığını hissetsem de ona bakmadım.
"Yoksa birine mi aşıksın?"
Bora, cevaptan tatmin olmazsa kesinlikle üzerine gidecekti bu yüzden kurtuluş için bir yalan uydurmam gerekiyordu. Hem de çok iyi bir yalan. Bilin bakalım kimin aklına en mantıksız yalan geldi?
Tabii ki benim!
"Birine mi? Bir çok kişiye aşığım ben. Mesela yıllardır Justin Bieber'a aşığım ama imkansız yani."
Yalan, Justin Bieber'ın sadece iki şarkısını biliyordum ama şimdi sallama zamanıydı.
Bora şaşkınca kaşlarını kaldırdı. "Senin Justin Bieber sevdiğini bilmiyordum. Hem beni kandıramazsın küçük kız. Ben anlarım. Sende bi haller var sanki."
He he anlarsın. Anlasaydın bütün yıl sana bakışımdan anlardın ama körsün sen. Bakan kör.
"Aşık olsam da olmayacak birine aşık olurum. Boş ver yani."
Bora oturduğu sandalyeden kalktı ve ittirip yanıma oturdu. Beni dizine yatırmaya kalsa da itiraz edip onu durdurmuştum. O da inatla benim dizime yatmıştı. Neyse ki bacaklarımdan kalp atışımın hızını duyamazdı. Duysa cidden bitmiştim.
"Senin gibi minnak, şirin kızı kim istemez? Oyş sen büyüdün de umutsuzluğa mı kapıldın?"
Sesini incelterek yanaklarıma ellerini uzattı ve sıkmaya başladı. Ellerine vurup onu durdurmaya çalışsam da kürek gibi elleri olduğu için pek mümkün olmuyordu. Yanaklarım oyun hamuru gibi sünüyordu maşallah.
"Of boş yapma Bora. Kalk gideceğim ben."
Bora inatla kalkmadı ve şirin gülümsemesini yüzüne kondurdu. Artık bu gülümsemesine dayanamadığımı çözmüş olmalıydı. Bir zahmet bunu çözsün diye kendi kendime ona kızdım.
"Ben de Buket'le barışıp oyun oynarız diye düşünmüştüm. Hem çok güzel bir oyun aldım."
"Yenilmelere doymadın ya. Hangi oyunu alırsan al seni hem yeneceğimi biliyorsun." Bora kalktı ve playsationun kolunu bana uzattı.
"Kendini çok büyük görme bakalım. Ben sen ağlama diye kazanmana izin veriyorum."
Ensesine vurup oturduğum yerde bağdaş kurdum. "Nah izin veriyorsun. Kudurma Bora. Bu seferlik seni daha az ezerim."
İkimiz de hırsla birbirimize bakarken gülmemek için zor tutuyordum kendimi. O sağ olsun ben de epey hırslı biri olmuştum. Hırsımı göstermediğim tek yer de belliydi. Onunla olmak için hırslanmıyordum. Böyle ne kadar gidebilirse gitsin diye düşünüyordum. Kalbimin sesini duymak isteyene kadar böyle olacaktı. En fazla ne hiç söylemezdim olur biterdi.
-Gelecek-
Herkesten uzaklaşıp hastanenin bahçesindeki bir banka oturdum. Aklıma anılarımız gelip duruyordu. Küçükken her şeyin çok zor olduğunu söyleyip duruyordum ama asıl zor olan şey buymuş demek ki.
Yanımdayken kıymetini bilmemiştim belki de. Her zaman yanımda olduğunu bilip rahattım ama şimdi aramızda birkaç metre olsa bile hiç rahat değildim.
"Keşke ona bir şey olacağına bana olsaydı." Kendi kendime mırıldanıp burnumu çektim ve üzerimdeki kazağın kollarını iyice çekip ellerimi örttüm.
Güçlü olacağımı söyleyip tekrar güçsüz davrandığımı fark etmem birkaç dakikamı aldı. Soğuktan yanaklarımın kızardığını hissederek kalkmaya karar verirken uzaktan gelen Enes'i fark ettim.
Oturduğum yerden aniden kalkıp başımın dönmesini umursamadan endişeyle hastaneye ilerleyen Enes'in önüne atladım. Beni fark ettiği an kollarımdan tuttu düşmemem için. Dengesiz yürüdüğümü o tutunca fark ettim.
"Bora'ya ne oldu?" Titreyen sesimden bir kez daha nefret edip boğazımı temizledim. Meraklı mavi gözleriyle beni izliyordu Enes.
"Bunu sana sormam lazım. En son senin yanında değil miydi?"
Kollarımı ondan kurtardım ve kolundan tutup az önce oturduğum banka doğru ilerledim onunla beraber. Bora'nın eve vardığını mı söylemeye çalışıyordu acaba? Ama saatlerce onu beklesem de gelmemişti o gece. Kaç defa arasam da hiç açmamıştı telefonlarımı. En sonunda biri açtığında... kaza geçirdiğini öğrenmiştim.
Banka oturttum Enes'i ve tam karşısına geçip sorgulamaya başladım.
"Hatırlamıyorsan hatırlatayım her şeyi. Ben tam Bora'ya önemli bir şey söylemek üzereyken sen Bora'yı aradın ve yanına gelmesini istedin. Bora da senin yanına geldi ya da gelmeden kaza geçirdi. Anlat şimdi her şeyi."
Enes, şaşkınlıkla beni izliyordu. Ne olduğunu anlamamış gibi bakıyordu ama ben nettim. Bu işte bir iş vardı. Enes neden gecenin köründe çağırmış olabilirdi ki Bora'yı?
"Ben Bora'yı falan çağırmadım. En son dün akşam üstü birlikteydik ve sonra seninle olacağını söyleyip ayrıldı yanımdan. Ben de dün hiç onu aramadım. Bugün arasam da kimse cevap vermedi. Ben seni de aradım ama telefonun kapalıydı. Sonra sen bana haber verdin kaza geçirdiğini."
Enes'i tanıyordum ama Bora'yı daha çok tanıyordum. "Sana inanmıyorum Enes. Son arananları aç. Bora'nın telefonuna da bakacağım."
Hastaneye geldiğimde Bora'nın eşyalarını almama zor da olsa izin vermişlerdi. Ama aklıma hiç telefonuna bakmak gelmemişti.
Enes, kendisine suç attığım için bana kızgın olmalıydı ama aklının hastanede olduğunu biliyordum. Ne de olsa en yakın arkadaşı kaza geçirmişti. Şu an birini suçlamam pek mantıklı değildi ama saniye saniye deliriyordum sanki. Biri suçlu olmalıydı ama kim?
Enes, telefonunu bana verdi ve saçlarını çekelemeye başladı. Gözleri dolmuştu. "O... iyi mi? Bir şeyi yok değil mi?"
Titreyen elimle arama geçmişini inceledim ama dediği gibi Bora'nın adı yoktu dün gece için. Ama... Bora neden öyle demişti ki?
Daha fazla ayakta duramayacağımı fark ettiğimde Enes'in yanına oturdum ve başımı omzuna yasladım. Hala içimde kuşku olsa da Bora'nın en yakın arkadaşlarından biriyle olmak beni rahatlatıyordu az da olsa.
"Bora'nın durumu kötü, Enes. Hala... hala ölebilirmiş biliyor musun? Kim onu arayıp çağırdıysa yanına onu ben kendi ellerimle öldüreceğim."
Enes ellerini yüzüne kapatıp ağlamamak için direndi ama yapamadı, ağladı. Onu birkaç yıldır tanıyordum ve ilk defa ağladığına şahit oluyordum.
"Bora neden benim adımı verdi sana acaba? Telefona hiç mi bakmadın açarken?"
Başımı kaldırıp derin nefes aldım. O an aklımda sadece açılmak vardı ve hiç aklıma gelmemişti ekrana bakmak. Keşke baksaydım da gitmesine izin vermeseydim.
"Bakmadım. Neden öyle dedi ya da benden önemli ne olabilir hiç bilmiyorum, Enes. Ama izin vermeseydim gitmezdi. Sonra... kaza geçirmezdi."
Enes bana sarılırken ağlamamak için kendimi zorladım ama daha fazla tutamadım göz yaşımı.
Bora neden yalan söylemişti bana? Onu kim aramıştı da gitmişti yanımdan ve hayatımızı bir telefonla bozmuştu öğrenecektim. Her şeyi çözdüğüm an Bora uyanacaktı. Uyanmak zorundaydı.