Paris’in griliğe bürünmüş, iç karartıcı bir sabahında Isabelle, penceresinin kenarında oturmuş, arkadaşından gelecek bir haberin özlemiyle gökyüzüne dalmıştı. Gözleri bir noktaya odaklanmış, zihni ise sürekli aynı soruları soruyordu: *“Neden bu kadar uzun sürdü? Nerede olabilir? Bir şey mi oldu?”* Bu düşünceler onu içten içe kemirirken, ani bir şekilde kapıdan gelen üç tok ses yankılandı: *Tık, tık, tık.*
Isabelle, yerinden sıçrayarak kapıya yöneldi. İçindeki umudu, “Arkadaşım geri döndü, sonunda geri döndü!” diye bağırıyordu. Nefesi hızlanmış, ayakları kapıya doğru neredeyse koşar adımlarla ilerliyordu. Kapıyı açarken gözlerinde bir ışık vardı. Ancak bu ışık, elinde bir mektup tutan postacıyı görünce bir anda soldu. Postacı kibarca, “Bu size teslim edilmek üzere bırakıldı,” dedi ve mektubu uzattı. Isabelle, teşekkür bile edemeden mektubu aldı ve kapıyı kapattı.
Zarf, sade ve sıradan bir kağıda sarılmış, üzerinde yalnızca arkadaşının tanıdık el yazısıyla yazılmış “Sevgili Isabelle” ibaresi yer alıyordu. Ellerinin titrediğini fark etti. Derin bir nefes alarak zarfı açtı ve mektubu okumaya başladı.
---
**Sevgili Isabelle,**
Üzgünüm. Bu hayata tutunamadım, Isabelle. Ne yaptıysam, ne kadar çabaladıysam da bu dünyada bir yer edinemedim. Yaşamak, benim için hep bir mücadele oldu, ama hiçbir zaman zaferle sonuçlanmadı. Sana söylemem gereken bir şey var: Amcam aslında ölmedi. Çünkü benim hiçbir zaman bir amcam olmadı. Bu yalanın ardında sakladığım tek gerçek, yalnızlık. Çocukken de yalnızdım, büyüdüğümde de. Kimsem olmadı.
Yıllarca çok çalıştım, Isabelle. Büyük miktarlarda para kazandım, başarılar elde ettim. Ama hiçbir şey bir ailenin sıcaklığını vermedi bana. Sen hayatıma girdiğinde ilk kez bir aile şefkati hissettim. Bunun için sana sonsuz minnettarım. Fakat bu bile yeterli olmadı, Isabelle. Yıllardır içimde biriken karanlığı silemedi.
Neler yaşadığımı buraya yazmak istemiyorum. Bunlar artık ancak mezarda unutulabilir. Sadece bilmeni isterim ki, ben hayatımı yaşayamadım. Ama senin yaşamanı istiyorum. Kazandığım her şeyi, malımı, mülkümü sana bıraktım. Bu, hayatta kalmana bir nebze olsun yardımcı olur diye düşünüyorum. Ve Isabelle, Selim’le olan ilişkinizi biliyorum. Umarım bu aşk, sonsuza kadar sürer. Umarım sen, benim yapamadığım şeyi yapar ve mutluluğu bulursun.
Son olarak, mektubun diğer sayfasında mezarımı bulabileceğin adresi yazdım. Orada, sonsuz huzura kavuşmayı umuyorum. Hoşça kal, Isabelle. Ve lütfen, benim yaşayamadığım hayatı yaşa.
---
Isabelle, mektubun son cümlelerini okurken gözyaşları sel gibi yanaklarından süzülüyordu. Elleri artık titremiyor, adeta kasılıyordu. Gözleri bir süre mektubun son satırına kilitlendi, ardından sayfayı çevirdi. Arkasında mezar yerinin adresi açıkça yazılıydı.
Kalbi deli gibi çarparken, gözleri bulanık görmeye başladı. Mektubu bir süre göğsüne bastırdı, ardından titreyen bir sesle içinden tekrar tekrar okuduğu kelimeler dışına taşmaya başladı. “Hayır, hayır, bu gerçek olamaz,” dediği anda bir tür hıçkırıkla sesi yükseldi. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Ayakları bir adım atmaya çalışıyor, ama her denemesinde tökezliyordu.
Sonunda, bir anlık kararlılıkla kapıya yöneldi. “Ona son bir kez veda etmeliyim,” diye düşündü. Ellerini kapının tokmağına uzattı. Kapıyı açtığında karşısında gördüğü şey, tüm hüznünü, tüm yalnızlığını bir anlığına unutturacak kadar şaşırtıcıydı.
Selim, kapının hemen önünde duruyordu. Bir eliyle tokmağı çalmak üzere kaldırmış, diğer eliyle tren yolculuğundan kalan tozlu çantasını tutuyordu. Gözlerinde hem heyecan hem de özlem vardı. Isabelle, şaşkınlık ve sevinçle Selim’e baktı. Bir anlığına tüm dünya durdu, zaman yok oldu. Selim, hafifçe başını eğerek, “İstanbul’dan geldim. Seni bulmak için,” dedi.
Isabelle, Selim’i karşında görünce kelimeleri bulmakta zorlandı. Gözyaşlarının izi hâlâ yanaklarındayken, bir anda Selim’in boynuna sarıldı.
Isabelle, Selim’in boynuna sarıldığında, gözyaşları artık engel olunamayacak bir nehir gibi yanaklarından süzülüyordu. Hıçkırıkları, Paris’in sessiz sokaklarında yankılanacak kadar yoğundu. Sanki yıllardır içinde biriken tüm acılar, tüm yalnızlık ve kaybetmişlik hissi bir anda dışa vuruyordu. “Tam zamanında geldin, Selim,” diye mırıldandı titreyen bir sesle. “Beni kurtardın Selim, beni kurtardın…” Kelimeleri arasında boğuluyor gibiydi, dudakları her sözcükte titriyor, sesi çatallı bir yankıyla çıkıyordu.
Selim, Isabelle’in bu halini gördüğünde ne yapacağını bilemedi. Onun güçlü duruşuna alışkındı, ancak şimdi ellerinde, kırılmış bir vazonun parçaları gibi dağılmış, çaresiz bir Isabelle vardı. Selim, hiçbir şeyden haberi olmamanın verdiği o tuhaf boşlukla, Isabelle’in belinden kavrayarak onu nazikçe yerden kaldırdı. Gözlerinde hem endişe hem de şaşkınlık vardı. Isabelle, Selim’in göğsüne yaslanmış, hıçkırıklarla ağlamaya devam ediyordu. Selim, onu oturma odasındaki koltuğa dikkatlice bıraktı. Isabelle’in elleri titriyordu, gözleri sanki başka bir dünyaya dalmış gibiydi.
Selim onun karşısına çömeldi, ellerini tuttu ve yumuşak bir sesle, “Artık hep ben senin yanında olacağım,” dedi. Parmaklarıyla Isabelle’in yanaklarındaki gözyaşlarını nazikçe sildi. O an odadaki sessizlik, sadece Isabelle’in derin nefes alış verişleri ve arada gelen hıçkırık sesleriyle bozuluyordu. Isabelle, gözlerini tavana dikerek boş boş bakmaya başladı. Sanki tüm dünya durmuş, sadece tavanda asılı duran anlamsız bir nokta kalmış gibiydi. Selim, onun bu halini gördüğünde kalbindeki sıkışmayı daha derin hissetti.
Ceketini çıkarıp Isabelle’in omuzlarına nazikçe örttü. Paris’in soğuk havası, odanın içine kadar işlemişti. Şömineye doğru yönelerek iri yarı iki odun aldı ve ateşi harlamak için şömineye attı. Odunlar çıtırdamaya başlayıp alevler yükseldikçe, odanın içi hafif bir sıcaklıkla doldu. Bu sıcaklık, Isabelle’in içine yayılan derin soğukluğu kırmaya yetmese de en azından odanın atmosferini biraz olsun değiştirmişti.
Selim, ardından mutfağa yönelip bir bardak su doldurdu. Sessiz adımlarla geri dönüp suyu masanın üzerine bıraktı. Isabelle, hâlâ aynı şekilde tavana bakıyor, gözleri donuk bir şekilde dalıp gitmişti. Selim, onun yanına oturup bir süre bekledi. Tam o sırada yerde bir zarf fark etti. Eğilip zarfı aldı ve dikkatlice açtı. Zarfın içindeki mektubu çıkarıp okumaya başladı.
---
Mektubu okudukça Selim’in yüzü değişti. Önce şaşkınlık, ardından derin bir üzüntü yüz hatlarına yansıdı. Arkadaşının intihar ettiğini ve Isabelle’e bıraktığı son sözleri öğrenmek, onun için de ağır bir darbe olmuştu. Mektubu okurken elleri bir an için titredi. “Ne kadar acı bir yük taşımış,” diye düşündü. Mektubu nazikçe katlayıp masanın üzerine koydu, ardından Isabelle’e bir süre sessizce baktı.
Sonra şöminenin yanına oturdu. Alevlerin dans eden ışıkları yüzüne vuruyor, onun derin düşüncelere dalmış olduğunu ele veriyordu. Gözleri ateşe odaklanmışken, zihni Isabelle’in yaşadığı acıları anlamaya çalışıyordu. Şimdi, Paris’in bu soğuk odasında, ikisi de kendi içlerinde fırtınalar yaşıyordu. Selim, Isabelle’in yanına oturup elini tuttu. Sessizlik, aralarındaki en güçlü dil olmuştu. Bu sessizlikte, birbirlerine olan bağları daha da derinleşiyordu.
Isabelle, Selim’in elinin kendi elini kavradığını hissettiğinde gözlerini tavandan indirip ona baktı. Yüzündeki donuk ifade yerini derin bir hüzne bırakmıştı. “Selim,” dedi, sesi kısık ve kırılgandı. “Ben… onsuz nasıl devam ederim bilmiyorum. Her şey üzerime çöküyor gibi, nefes alamıyorum.” Gözleri tekrar dolmaya başladı, ama bu kez ağlamadı, sadece Selim’in gözlerine bakarak sessizce bekledi.
Selim, Isabelle’in elini biraz daha sıkıca kavrayarak, “Sen güçlüsün Isabelle. Bunun üstesinden geleceğiz,” dedi. Sesinde kararlılık vardı. “Artık yalnız değilsin. Ne olursa olsun, ben buradayım. Her adımında yanında olacağım.” Isabelle, Selim’in bu sözlerinden biraz güç bulmuş gibi başını hafifçe salladı.
Şöminedeki ateşin çıtırtıları odada yankılanırken, Selim yavaşça koltuktan kalktı ve masanın üzerindeki suyu Isabelle’e uzattı. “Biraz iç,” dedi. Isabelle bardağı aldı, küçük bir yudum aldıktan sonra tekrar yerine koydu. Sessizce birbirlerine bakarak, sözlere gerek duymadan o anın içinde kaldılar. İkisi de biliyordu ki, bu gece, onları hem geçmişlerinden hem de birbirlerinden koparan ne varsa, karşısında durmaları gereken bir sınavdı.