Mum

1378 Words
Murat Bey, ağır ve anlamlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Biliyor musunuz, bu üç mumun her biri sizi temsil ediyor. Ahmet, Ali ve Selim... Her biriniz bu alevlerden birisiniz. Mumlar, karanlığı aydınlatır; her biri kendi ışığıyla var olur. Ama gerçek güç, bu mumların bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Yan yana durduğunda, ışıkları birleşir ve karanlık daha çok dağılır.” Çocuklar, babalarının işaret ettiği mumlara dikkatle bakıyorlardı. Murat Bey, sandalyesinden hafifçe öne eğilerek mumların alevine doğru elini kaldırdı. Parmaklarının gölgeleri, alevlerin titreşen ışığında dans ediyordu. “Fakat...” dedi, sesini biraz daha alçaltarak, “Eğer bu mumları çok yaklaştırırsanız ne olur? Işık artar, evet. Ama alevler birleştiğinde, ısı da artar. Mumlar daha hızlı erir, daha hızlı tükenir. Birbirine çok yakın duran mumlar, sonunda yok olur.” Çocuklar, babalarının söylediklerini anlamaya çalışırken, Murat Bey bir süre sessiz kaldı. Sonra parmaklarını hafifçe mumların arasında gezdirerek konuşmasına devam etti: “Hayatta da böyle çocuklar. Siz kardeşsiniz, birbirinizin ışığını artırabilirsiniz. Ama sınırınızı bilmek zorundasınız. Eğer birbirinize zarar verecek kadar yaklaşırsanız, bu alevler gibi hızlıca tükenirsiniz. Hem kendi ışığınızı, hem de birbirinizin ışığını kaybedersiniz.” Murat Bey, çocuklarına teker teker baktı. Ahmet ve Ali’nin yüzünde biraz suçluluk, Selim’in gözlerinde ise derin bir merak vardı. Murat Bey, hafif bir gülümsemeyle sözlerini sürdürdü: “Bugün mektepte olanları öğrendim. Selim’e yapılanları duyunca kardeş olarak onu koruma içgüdünüzü anlıyorum. Bu, güzel bir şey. Ama kavga, bir çözüm değil. Birbirinize destek olmanız gerekiyor, evet. Ama bunu doğru şekilde yapmalısınız. Tıpkı bu mumlar gibi... Öyle bir mesafede durmalısınız ki, ışığınız ne yalnız kalsın, ne de birbirinizi eritip tüketin.” Murat Bey, konuşmasını bitirirken mumlara bir an baktı. Elleriyle mumların aralarındaki mesafeyi düzeltti; ne çok yakın ne de çok uzak. “Bu dengeyi bulmayı öğrenmek zorundasınız,” dedi. “Kardeşlik, birlikte aydınlanmayı öğrenmektir. Ama sınırları bilmek, birbirinize zarar vermeden yanabilmek, asıl maharet budur.” Çocuklar, babalarının söylediklerini sessizce dinlediler. Salonun loş ışığı altında, her biri kendi alevine bakar gibi düşüncelere daldı. Murat Bey, yerinden kalktı ve mumların alevlerini tek tek üfledi. “Şimdi gidin ve biraz düşünün,” dedi. “Bu mumlar gibi olmayı başarabilirseniz, hayat sizin için daha kolay olacak.” Çocuklar, sessizce salondan çıkarken, Murat Bey’in sözleri zihinlerinde yankılanıyordu. Mumların alevi sönmüş olsa da, babalarının verdiği ders, yüreklerinde yanmaya devam ediyordu. Ahmet, babasının konuşmasından derin bir şekilde etkilenmişti. Mumların metaforik anlamı, onun çocuk yüreğinde güçlü bir iz bırakmıştı. Babasının odasından ayrılıp kendi odasına gittiğinde, gözlerini odasının penceresinden dışarıya çevirdi. İstanbul’un sokaklarında yavaşça alçalan akşam karanlığı, Ahmet’in zihnindeki düşüncelerle birleşmişti. Bir süre yatağının kenarında oturdu, ardından ani bir kararla ayağa kalktı. Babasının mumlarını almak için salona dönmeye karar verdi. Salona girdiğinde, mumlar hâlâ masanın üzerindeydi. Alevleri çoktan sönmüştü, ama Ahmet’in gözünde onlar hâlâ yanıyor gibiydi. Mumların çevresindeki sade ama zarif işlemeli tabanı dikkatlice tuttu. O sırada Murat Bey, sessizce salona girdi. Ahmet’in bu hareketini izlerken yüzüne bir gülümseme yayıldı. “Ne yapıyorsun, oğlum?” diye sordu. Ahmet, biraz tereddütle cevap verdi: “Baba, bu mumlar bizim için çok değerli. Onları yanımızda taşıyalım istiyorum. Kardeşliğimizin bir sembolü olsun.” Murat Bey’in yüzündeki gülümseme derinleşti. “Eğer bu mumların anlamını taşıyabilirseniz, onları almanızda bir sakınca yok. Ama unutmayın, bir sembolü korumak, onu anlamakla mümkündür.” Ahmet, babasının bu izniyle mumları dikkatlice topladı. Her birini özenle ellerine aldı ve hızlıca Ali ve Selim’in odasına yöneldi. Kapıyı açtığında, kardeşleri onun yüzündeki kararlılığı fark ettiler. Ahmet, mumları masanın üzerine koyarak konuşmaya başladı: “Bu mumlar artık bizim kardeşliğimizin sembolü olacak. Ne olursa olsun, bu mumlar bize birbirimizi hatırlatacak. Tıpkı babamızın dediği gibi, bir arada ışık yayacağız ama birbirimize zarar vermeyecek kadar dikkatli olacağız.” Ali ve Selim, ağabeylerinin bu fikrine tereddütsüz onay verdiler. Her biri mumların anlamını yüreklerinde hissetmişti. O geceden sonra, mumlar onların bir parçası oldu. Hayatlarının her anında, bu küçük ama derin anlam taşıyan nesneleri yanlarında taşıdılar. Zamanın Akışı Günler, haftaları; haftalar, yılları kovaladı. Ahmet, Ali ve Selim büyüdüler. Çocukluklarının afacan halleri, yerini olgun, vakur bir İstanbul beyefendisine bıraktı. Artık her biri dönemin en bilgili ve kibar gençleri olarak tanınıyordu. Zarif giyimleri, akıcı konuşmaları ve derin bilgileriyle çevrelerinde saygı uyandırıyorlardı. Ahmet’in analitik zekâsı, Ali’nin cesareti ve Selim’in durgun ama bilgece tavırları, onları diğerlerinden ayıran özelliklerdi. Murat Bey, çocuklarının bu gelişimini büyük bir gururla izliyordu. Ama bir baba olarak, onların daha da ileriye gitmesini istiyordu. Bir gün, konağın geniş salonunda Ayşe Hanım’la otururken, derin bir düşünceye daldı. Çocuklarının geleceği hakkında yaptığı hesaplar sonunda onu bir karara götürmüştü. Onları Fransa’ya gönderip, orada eğitim almalarını sağlamak istiyordu. Ayşe Hanım, bu fikri ilk duyduğunda büyük bir şaşkınlıkla karşı çıktı. “Murat Bey, çocuklarımızı buralardan uzaklara göndermek nasıl bir fikir? Onlar burada da eğitim alabilirler. Bu kadar uzağa gitmeleri şart mı?” diye sordu, hafif endişeli bir tonla. Murat Bey, karısının bu kaygısını anlıyordu. Onun elini nazikçe tutarak, “Ayşe, bu karar kolay alınmış bir karar değil. Ama onların geleceği için en iyisi bu. İstanbul’da öğrendikleri yetmez; dünyayı görmeleri, farklı bir kültürle tanışmaları gerekiyor. Fransa’da alacakları eğitim, onları çok daha ileriye taşıyacak. Onlar bizim gururumuz olacaklar,” dedi. Ayşe Hanım, bu sözler üzerine bir süre sessiz kaldı. Kocasının haklı olabileceğini düşündü, ama bir anne olarak çocuklarından uzak kalma fikri ona acı veriyordu. Uzun bir tereddütten sonra, Murat Bey’in kararının doğru olabileceğine ikna oldu. Bir akşam yemeği sırasında, Murat Bey çocuklarına bu kararını açıkladı. Ahmet, Ali ve Selim, babalarının ciddi bakışları altında sessizce oturuyorlardı. Murat Bey, derin bir nefes alarak, “Evlatlarım, sizin geleceğiniz için önemli bir karar aldım. Sizi Fransa’ya göndereceğim. Orada en iyi eğitimi alacak, hayatınızı daha ileriye taşıyacaksınız,” dedi. Çocuklar şaşkındılar. Ahmet hemen gözlerini babasına çevirdi, Ali bir an için konuşmak istedi ama sustu, Selim ise her zamanki sessizliğiyle dinliyordu. Kardeşlerin her biri, bu kararın büyüklüğünü hissediyordu. Babalarına itiraz edemediler; çünkü onun her zaman en doğru olanı düşündüğüne inanıyorlardı. Ahmet, sonunda başını sallayarak, “Tamam baba, sizin kararınıza güveniyoruz,” dedi. Ali ve Selim de aynı şekilde onay verdiler. Konağın büyük salonunda bir vedalaşma havası hâkimdi. Murat Bey, kararlı bir duruşla çocuklarının yanında duruyordu. Gözleri, gurur ve hüzün arasında gidip geliyordu. Ayşe Hanım, biraz uzakta durmuş, gözyaşlarını belli etmemeye çalışıyordu. Fatmanur ise birkaç adım geride, sessizce elindeki mendille gözlerini siliyordu. Ahmet, kardeşlerinin önünde ilk adımı atan kişi oldu. Babasının yanına yaklaştı, gözlerini yere indirerek onun elini öptü. “Baba, sizin bize verdiğiniz öğütleri her zaman hatırlayacağız. Bizi böyle yetiştirdiğiniz için size minnettarız. Hakkınızı helal edin,” dedi. Sesi titrek, ama bir o kadar kararlıydı. Murat Bey, Ahmet’in başını nazikçe okşadı. “Helal olsun, oğlum. Siz bizim gururumuzsunuz. Ne olursa olsun, birbirinize destek olun. Bu yolculuk, sizin için bir sınav olacak. Ama ben biliyorum ki, bu sınavı başarıyla geçeceksiniz,” dedi. Ahmet, babasının ardından annesine döndü. Ayşe Hanım, gözyaşlarını daha fazla tutamadan ağlamaya başladı. Ahmet, annesinin elini öperken, “Anne, bizi merak etmeyin. Sizi mahcup etmeyeceğiz,” dedi. Ayşe Hanım, oğlunun alnını öperek, “Oğlum, sağ salim gidin ve dönün. Allah yolunuzu açık etsin,” diye karşılık verdi. Ali ve Selim de sırasıyla aynı şekilde babalarının ve annelerinin ellerini öptüler. Her birinin içi hüzünle doluydu, ama yüzlerinde güçlü bir duruş sergilemeye çalışıyorlardı. Fatmanur’un yanına geldiklerinde, o da dayanamayıp ağlamaya başladı. “Evlatlarım, beni de unutmayın. Dualarım sizinle olacak,” dedi Vedalaşma tamamlandıktan sonra, aile hep birlikte tren istasyonuna doğru yola çıktı. İstanbul’un kalabalık sokaklarından geçerken, çocuklar arabanın penceresinden dışarı bakıyor, doğup büyüdükleri şehri son bir kez daha hafızalarına kazımaya çalışıyordu. Tren istasyonu her zamanki gibi hareketliydi. Buhar makinelerinin tıslaması, raylara çarpan demir tekerleklerin sesi ve kalabalığın uğultusu arasında, veda anı daha da zorlaşmıştı. Murat Bey, çocuklarını peronda bekleyen trene doğru yönlendirdi. Trenin kalkış saati yaklaşırken, Ayşe Hanım çocuklarına son kez sarıldı. “Kendinize dikkat edin. Bizim için önemli olan sizin sağlığınız ve mutluluğunuz,” dedi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, Murat Bey onların güçlü durmasını sağlamak için çocuklarına son bir kez sarıldı. Ahmet, Ali ve Selim, trene binmeden önce perondan aşağıya baktılar. Ailelerinin gözlerine bakarak hafifçe başlarını eğdiler. “Hakkınızı helal edin,” dediler hep bir ağızdan. Murat Bey ve Ayşe Hanım, çocuklarının ardından el sallarken, trenin buharı ve hareket eden tekerleklerinin sesi, vedanın gerçekliğini daha da derinleştirdi. Trenin hızı arttıkça, çocuklarının silüetleri uzaklaştı. Ayşe Hanım, gözyaşları içinde Murat Bey’in koluna yaslandı. Murat Bey ise kararlı bir şekilde trenin ardından bakarak, “Onlar başaracak,” dedi. Bu an, aile için bir dönüm noktasıydı. Ahmet, Ali ve Selim, hayatlarının yeni bir sayfasını açmaya doğru yola çıkmışlardı. Arkalarında ise onları her zaman bekleyecek olan sevgi dolu bir aile bırakmışlardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD