Asansörün kapısı açıldığına şükrederken derin bir nefes aldım. Ağır bir adım atan Anıl ile onu taklit ettim.
Elif'te peşimden gelirken sıcağın vermiş olduğu ya da bilmiyorum üstüme çöken ağırlıkla saçlarımı sağ tarafımda topladım. Enseme değen soğuk parmaklarım beni rahatlatırken Anıl'ın cesur sırtına gözlerimi birer birer değdirdim.
Görmeyeli baya vücut yapmıştı, yaşın getirdiği ağırlık omuzlarının üstüne çökmüş ve onun gücünü gözler önüne sermişti. Elif koluma girdiğinde gözleri ile konuştu. 'Çocuğu yiyecek gibi bakma.' Bunun karşısında kendi beyin nöronlarımla cevap verdim.
'Sana ne be! Bir kere yiyecek gibi bakmıyorum.' Gözlerimi tekrar Anıl'a diktiğimde kolumu çimdikledi. Elif'e döndüğümde başka yerde gözlerini gezindiriyordu.
Apartmandan çıkarken derince nefes alıp gözlerimi kıstım. Güneş gözlerimi yakarken, boğazımdaki kuruluk ile yutkundum.
Elif sıcaktan mayıştığı için kolumdan çıkıp kendi eliyle yarattığı rüzgarda derin bir nefes aldı.
Anıl ise bize takmayarak lüks arabasına doğru ilerleyip, arabasına binip çalıştırdı. Babasının parasıyla aldığı arabaya emin bir şekilde bakarken gözlerim birkaç saniye onunla buluştu. Orman yeşili gözleri güneş ışığında çimen renge dönüşmüştü.
Tam anlamıyla onun gibi değişim göstermişti gözleri. Direksiyonu kavrayan güçlü parmakları ile gözlerini üstümden çekip arabayı sürdü. Yanımızdan son sürat geçerken içimden küfrettim. Şu an Anıl'la evlenseydim futbol takımı kadar çocuğum olurdu.
Hayali bile güzelken Elif'in sesi ile hayal aleminden çıktım. "Çapkın kız hadi geç kalıyoruz. Arabayı çalıştırmayacaksan taksi çağıracağım ama boşuna israf." Sürücü koltuğunun yanındaki kapıda beklerken gülümseyip uzaktan kumandalı anahtar ile kapıyı açtım.
Gölgenin altında bile ısınan araba dokunduğumda parmak uçlarımda sıcaklık bırakırken Elif çoktan arabayı binmiş sıcaklığın vermiş olduğu ter ile mücadele ediyordu.
Ter bezleri 7/24 çalışıyordu. Ter kokusu ise günün 48 saati üstüne yapışıyordu. Bileğimdeki toka ile dağınık saçlarımı topuz yapıp arabama bindim. Arabanın camlarını açarak arabayı çalıştırdım.
Araban ilerlerken camın yarattığı rüzgar saçlarımı dağıtırken Elif'e baktım. Halinden memnun bir şekilde telefonda takılıyordu. İki yıllık ilişkisinin meyvelerini de topluyordu diyebilirim.
Telefonunu bacak arasına koyup dışarıya baktı bir kaç saniye. Elbisenin eteklerini düzeltip mırıldandı. "Anıl'a karşı bir şeyler hissediyor musun?" Direksiyonda parmaklarımla amatörce ritim uydurdum.
"Sence?"
"Sence de bence." dedi göz kırparak. Cümlemi farklı yönden tamamlarken birkaç saniyede olsa sessizliğe gömüldük.
"Gerçekten merak ediyorum. İlk aşkını görünce nasıl hissettin? Kalbim hızlı attı mı? Avuç içlerin terledi mi? Ya da keşke o kız yerinde ben olsam dedin mi?" Meraklı sesi ile kaşlarımı havaya kaldırdım.
"Cidden bu soruların hepsini düşünüp merak mı ettin?"
"Evet edemez miyim?" Gözleri ile dikiz aynasından beni süzerken yüzümde bir şeyler arıyordu.
"Edersin de bu kadar peşi peşine sıralayınca şaşırdım doğrusu. İlk sorun neydi?" Hatırlamaya çalıştığım soruyu diretti.
"Anıl'ı gördüğün ilk an ne hissettin?" Alt dudağımı dişleyerek cevap verdim.
"Şaşkındım. Bunun gerçek olup olmadığını düşünmek istedim ama gerçekti. İlk hissettiğim şey de özlemdi. Ona değil ama lise yıllarımdaki halime." Trafiğin vermiş olduğu rahatlıkla buzluktan suyumu çıkartıp yudumladım.
Kapağı sertçe kapatıp tekrar buzluğa koyarken ikinci sorusunu sordu. "Onu görünce kalbin hızlı attı mı?"
"Hala daha aynı hızla atıyor." dedim bakışlarımı kaçırarak.
"Peki. Son merak ettiğim soru. O sarı saçlı, güzel mi güzel, genç mi genç ve aşık mı aşıl kızın yerinde olmak istedin mi?" Abartarak anlattığı kız gözümde canlanırken midem bulandı.
"O kıza imreneceğimi düşünmüş olamazsın Elif! O kız benim tırnağım hatta tırnağım yanında çıkan batık bile olamaz." Şu an saçlarımın açık olsaydı savuracağıma yemin edebilirdim.
"Yine öz güven patlaması. Kız Allah için güzel. Özene bezene yaratmış Allah. Dost acı söyler." Emniyet kemerini eliyle düzenleyip camdan dışarı baktı.
"Bak sen!" dediği cümleye sinirlensem de belli etmemeye çalışarak. Allah beni de özene bezene yaratmıştı. Saçlarım bir kere yeterdi. Kıvırcık mı kıvırcıktı, bacaklarım bir kere yeterdi, sonra boyum bir manken kadar iyiydi. Daha ne olsun? Bu tiple evde kalacak kız kurusu değildim.
28 yaşında alımlı bir hatundum, ariyetten sağlıklıydım. Beni boş bırakan erkekler kendileri kaybetmişti. Ben her halükarda kazanırdım. Çapkın kızdım ben. Elimi sallasam ellisi. Sadece aşka inanmıyordum o da olsun.
Ölümlü dünya sevmek için azdı. Benim boyum ise uzun.
Radyodan yükselen şarkı ile mırıldandım. Aleyna baba yine yapmıştı yapacağını. Bacak kadar boyu olmasına rağmen kız şarkı konusunda kendini aşmıştı. Yıldız Tilbe'nin yalnız çiçek şarkısını seslendirerek son golünü de kaleye atmıştı. Ama radyodan yükselen şarkı sen olsan bariydi.
İrem gözlerini devirerek bana bakarken onu aldırmayarak şarkıyı yüksek sesle söylemeye başladım. "Hazırım diyorum dünden düşmüyorsun dilimden, olan olmuş zaten, o sen olsan bari o."
"Anıl olsa bari, Anıl olsa bari o." Elif şarkıyı değiştirirken benimle dalga geçerek kendi enerjisini depoluyordu.
Kahkahalar eşliğinde şarkıyı değiştirerek arabanın içinde coşarken yanımızdaki okul servisindeki gençler camlarını açarak bize eşlik ediyorlardı.
Bu sabah enerjisini nerden buluyorsunuz demeyin. Buluyorduk işte. Gün güzeldi.
Ağlamaya veya sızlamaya gerek yoktu. Artık Pazartesi'den korkmuyoruz gençler. Pazartesi bizden korksun. Haksız mıyım?
İş yerine kısılmış bir sesle ulaştığımız da Elif arabadan inerek ağır hareketlerle arabadan çıktı. "Ay sesim." Sesindeki incelik kahkaha atmama sebep olurken arabadan çıkıp kapıyı sert bir şekilde kapattım. Uzaktan kumandalı anahtar ile kapatıp Elif'in yanıma gelmesini bekledim.
Boğazını tutarak yanıma ulaştığında onu susturup şirkete baktım. Az önce dediklerimi unutun gençler. Pazartesi cidden kötü bir gündü. Izdırap dolu günlerim gözlerimin önünden şerit halinde geçerken dişlerimi gıcırdayarak şirkete en ağırından adım attım.
"Ben sana bir şey demeyi unuttum." Kısılan sesiyle öksürürken bakışlarımı Elif'e çevirdim.
"Ne söyleyecektin?" Merakla Elif'in söyleyeceği şey hakkında aklımdan binlerce tez oluştururken gülümsedi.
"Artık rahata kavuştuk. Yöneticimiz değişti." Hapishanemin kapıları dediği kelimelerle zincirlerini kırarken içimdeki dans tutkusu ile savaştım.
"Valla mı? Allah'ım sen dualarımı kabul ettin sonunda." Ellerimi semaya doğru açarken şirketteki çalışanlardan birkaçı garip bir şekilde bana bakıyorlardı. "Askeri ücretimi ne zorluklarla kazanıyordum ben be! Hele primlerimi zamanında ödemedikleri günlerde ne acılar çekiyordum."
Gözlerim dolmaya başlarken mutluluktan ağlayacak kıvama gelmiştim. "Ya kızım bir sakin ol. Millet bize 'bu mallar ne yapıyor yine?' bakışlarından atıyorlar." Etrafındaki insanları süzerek konuştu.
"Ya bana ne kim bakarsa baksın! Şu an benden mutlusu yok. Göbek bile atabilirim." Parmaklarımı hazır bir hale getirirken Elif beni durdurdu.
"Ya kızım giden geleni aratır derler. Ya öyle olursa." Öyle olmasını istemediği her halinden belliydi.
"Kızım o Gülizar cadısını kimse aratmaz. Elinde olsa ayaklarını yıkatıp, yıkattığı suyu zorla içirirdi." dediğim cümleyi bir anlığına hayal ettiğimde dilimde hissettiğim lağım suyuna benzer tatla dilimi çıkardım.
"Düşüncesi bile fena." Elif yüzünü buruşturduğunda aynı şekilde yüzümü buruştum. Kolumdaki saatin alarmı çaldığında ne kadar geç kaldığımızı anlamam uzun sürmedi.
"Eğer biraz daha geç kalırsak ne işimiz kalacak ne de paramız." Elif'i çekiştirerek kolumdaki saatin alarmını kapattım.
Merdivenleri hızlıca çıkarken harcadığım enerji bana ter pompalayarak geri döndü. Giriş kapısından girdiğimizde güvenlikçi Mesut abi ile selamlaştık.
"Günaydın Mesut abi nasılsın?" Mesut abi 40 yaşında emekliliği bekleyen yaşına göre genç olan amcamızdı. Hayatını bu şirkette harcamış ve artık bu iş yerinden çalışmaktan sıkılmıştı.
"Ooo Günaydın Naz kızım! İyiyim sen nasılsın?" Göbeğini şişerek cevap verirken gülümsedim.
"Gülizar'ın gittiğini duyduğumdan beri çok iyiyim." Gülizar hanımı benim gibi sevmeyen ikinci kişiydi Mesut abi. Hafifçe göz kırpıp gülümsedi.
"Sorma ya. Valla. Sabah o suratsızı görmediğime şükrettim. Bir de bana sor." Mesut abi halinden memnun bir şekilde konuşurken Elif aramıza girdi.
"Hadi ya sohbetinizi yemek arasında yaparsınız. İşe on dakika geç kalmış bulunmaktayız." Elif beni sürüklerken Mesut abiye el salladım o da bana el salladı.
Elif'le asansörün önüne gelmiş boş asansörün gelmesini bekliyorduk. Topuz yaptığım saçlarım kafamda ağırlık yaparken saçlarımı çözüp dağıttım.
Ellerimle saçlarımı havalandırdığımda asansör çoktan gelmiş beni bekliyorlardı. Kızgın suratlara bakarak hızlıca asansöre bindim.
Asansör tam kapanacağı sırada bir el yardımı ile kapanmadı. Elin ardından gelen tip ile ağzım açık kaldı. Anıl!
Anıl'ın burada ne işi vardı?
***
Kalbim Anıl'ı görür görmez atmaya başlarken aklımdaki soru ile Elif'e baktım. O da şaşkın bir şekilde Anıl'a bakıyordu.
"Anıl'ın burada ne işi var?" Sessizce mırıldandığında Elif'in gözleri beni buldu. Nerden bileyim der gibi bakıyordu. Anıl'a bakışlarımı çevirdiğimde halinden mutlu bir şekilde asansöre bindi.
Haline şaşırmayan tek kişi Anıl'dı. Bizi gördüğüne şaşırmamıştı. Asansörde bastığı kat bizim katımız olduğunda düşüncelerim bir bir içime işledi.
Yoksa... Hayır! Hayır! Böyle bir şey imkansız! Anıl benim yöneticim olamazdı. Geldiğimiz katta inen Anıl'la onu takip eden iki mala bağlamış kız vardı. Biri, ben. Diğeri, Elif.
"Elif sen git ben geliyorum." Elif bakışlarıyla onaylayıp hızlıca Anıl'ın önüne geçti. Onunla konuşmam gerekiyordu. Bir günde bu kadar hayatıma sızması normal değildi.
Hemencecik burnumun dibinde olması hiç normal değildi! Hızlıca kolunu tuttuğumda adımlarını durdurdu. Kavisli sırtı gerilirken omzunun üstünden bana baktı. "Biraz konuşabilir miyiz?" Gözlerinin zehir yeşili büyürken vücudu tamamen bana döndü.
Kıvırcık saçlarım bu heyecanla daha çok kabarırken kolumdaki eline gözlerini değdirdi. Çekmemi istediğini anlayıp hızlıca elimi çektim.
"Ne konuşacakmışız?" Alaycı bir şekilde üst dudağı yukarı doğru kıvrıldığında içimdeki sinirle söylendim.
"Aslında bakarsan ben konuşacağım ve sen dinleyeceksin." Kaşlarımı havaya kaldırdığımda dudakları eski halini aldı.
"Konuş!" dedi orman yeşili gözlerinin irisi büyürken dudaklarım aralandı. Anıl'dan böyle bir tepki beklemiyordum.
"Biraz içine öküz mü oturdu onca yıl?" Kızgın bir boğa gibi Anıl'la baktığımda hala daha dinliyordu. "Bu sence de garip değil mi? Bir önce komşum oluyorsun. Bir gün sonra da benimle aynı iş yerinde bulunuyorsun." Ona doğru sert bir adım attığımda uzun kirpikleri dikkatimi çekti.
"Yoksa benden intikam almak için mi buradasın?" Dudaklarım arasından son çıkan cümle ile gerildi. Yüzümde gezinen gözleri ile dudaklarını araladığı sırada konuşmaya devam ettim. "Boşuna uğraşma. Eğer bunun için girdiysen hayatıma, başaramayacağını bilmen lazım. Çünkü bende değiştim. Eski bir Naz yok karşında!" Dişlerimi bilediğimde üst dudağı tekrar yukarı kıvrıldı.
"Evet eski sen yok karşımda. Çünkü o buraya sadece işim gereği taşındığımı bilirdi. Kalpsiz olmasına rağmen akıllıydı ama sen onca geçen zamana rağmen bir insanın kaybedebileceği en büyük şeyi kaybetmişsin." Hafifçe sırıtıp konuşmasını devam ettirdi. "Kendini."
Kalbim bu cümle atmazken karşımda beni binlerce parçaya ayıran adama baktım. Eski Anıl sevdiği kişiye hayatta böyle laflar edemezdi. Sanki benim kalpsizliğim ona geçmişti. Cevap vermeyeceğimi anladığı sırada geriye doğru bir adım atıp koridorda vücudunu çevirdi. Sırtı tekrar yüzüme gülerken ağzımdan bir soru döküldü.
"Kalpsizsem beni niye sevdin?"
Birkaç adım atıp dururken arkasına bile bakmadan sorumu cevapladı. "Seni gerçekten sevdiğimi mi düşündün?" Soruma soruyla yanıt verip ilerledi. Onun sorusuna içimden cevap verdim. "Beni gerçekten sevdiğini düşündüm."
Gözlerim kendiliğinden birkaç saniye kapanırken zihnime cila çektim. Bu benim kalbimi çalan ilk aşkım değildi! Kabul et Naz. Sadece sen sevdin. Kalpsizliğine rağmen sen sevdin. Ağlama! Sakın ağlama! Şimdi gözlerini aç ve gülümse! Evet işte böyle.
Gözlerimi açtığımda ağzım kulaklarıma varmıştı. Güçlüydüm. Yıkılmamıştım ve ayaktaydım.
"Naz İpek!" Arkamdan bağıran Sinan ile saçlarımı savurdum. En son çıktığım kişi, Sinan. Ayrılan ise oydu. "Ne var?" Yanıma ulaştığında kahverengi gözleri ile beni süzdü.
"Ooo hala daha beni affetmemişsin." dedi yüzünü buruşturarak. "Seni affetmem için tek bir sebep söyle." Tek parmağımı kaldırdığımda gülümsedi ve parmağıma öpücük kondurdu. Geri çekilip göz kırpttı. Birkaç saniyede gelişen olayla yanaklarım kızardı.
"Çünkü..." heyecanla Sinan'a baktığımda kahkaha attı. Saçını savurup cevapladı. "Çünkü çok yakışıklıyım. Bu beni affetmen için bir neden." Baykuş gibi Sinan'a baktığımda beni kolunun altına alıp çekiştirdi.
"Sonuçta hala daha arkadaşız değil mi?"
"Ya ne demezsin!" İç çekerek sorusunu cevapladığımda fazla enerjik olduğu için kıvırcık saçlarımı karıştırdı. Kalbime bu enerji fazla gelirken gülümsedim. "Ya karıştırma saçlarımı be Sinan!" Kolunun altından çıktığımda çoktan çalışma ortamına girmiştik. Tüm gözler bize dönerken Feride abla konuştu.
"Ooo çifte kumrular barışmış." Kahkahalar eşliğinde bizi alkışlarken Sinan'a baktım. Halinden mutlu bir şekilde gülümsüyordu. "Biz ayrı kalabilir miyiz? Lütfen ama!" Saçlarını karıştırıp bana göz kırpttı.
"Barıştık ama arkadaşız." dediğimde herkesin alkışı kesildi ve hep bir ağızdan "Aaa." diye bir çöküş yaşandı.
Elif ise çoktan masasına gömülüp çalışmaya başlamıştı. Feride abla ise mutsuz bir şekilde simidini ısırırken, Fatih abi telefonun kablosu ile kendini boğuyordu. Sinem ise taşan ojelerine bakıp iç çekiyor, Irmak ise saçlarını eliyle tarıyordu.
Herkes fazla normal hayatına dönmüştü. Masama doğru yöneldiğimde masamın olduğu yerde boşluk vardı. Koskocaman bir boşluk. "Masamı gören var mı?" dedim. Herkes masamın olduğu tarafa doğru bakış atarken Sinan'ın kaşları çatıldı. "Allah Allah bu masa Cuma günü buradaydı." Irmak ile Sinem'de boşluğa garip bir şekilde baktı.
"Nerede o zaman?"
"Benim yanımdaki odada!" Arkamdan gelen ses ile gözlerimi arkama çevirdim. Anıl ise dik bakışları ile üsten üste bize bakıyordu. Irmak ile Sinem'in ağızlarının suyu akarken gerildim. İçimden bir sabır çekip Sinan'ın yanına gittim. Memnun olmayarak iç çektiğimde Sinan durumun ciddiyetini anlamıştı.
"Anıl Zorlu. Sizin yeni yöneticinizim." Birkaç adım atıp dikkatleri üstüne topladı. "Herkes normal işine devam edecek." Derince bir nefes aldığımda nefesimi yarıda kesti. "Sen dışında Naz! Naz benim asistanımsın artık!" Nefes alamadığım için suratım kızarırken Sinan saçlarımın arasından mırıldandı.
"Nefes al, marul!" Gözlerimi ona çevirdiğimde dudaklarını birbirine bastırmış gülmemek için kendini zor tutuyordu. Nefes alıp kendime geldiğimde ağzımdan kelimeler döküldü.
"Niye ben senin asistanın oluyor muşum?"
"Ben sen yok! Bana siz diye hitap edeceksin!" dedi tek kaşını havaya kaldırırken boynumu sağa sola kırıp enseme yerleştirdiğim parmaklarım ile gülümsedim.
"Oldu. Başka bir şey ister misin?"
"Evet. Bir soğuk kahve ve yanına köşedeki büfeden bir tost. Bu arada tüm herkese kahve al. İçmek isteyen yoksa da yerine ben içerim." Cevabımı beklemeyerek odasına ilerlerken ağzım açık bir şekilde Anıl'ın dediklerini bir bir beynime geçirdim. Bana ne demişti? Az önce bana emir vermişti!
Çeneme değen bir el ile dilimi ısırdım. Acı ile çenemdeki ele baktığımda Sinan olduğunu anladım.
"Ne yapıyorsun? Dilim... ah... dilim." Hızlıca dilimi dışarı çıkarıp susuz kalmış bir köpek gibi dilimi salladım.
"Ağzın açık kalmıştı. Bende kapattım." Yanaklarını şişerek gülümsediğinde gözlerimi devirdim.
"İyi yaptın." dedim.
"Bende bir soğuk kahve alırım, marul! He bir de bana da bol sucuklu tost alırsan sevinirim." Yanağımdan aldığı makasla yerine geçti. Herkes büyük bir iştahla bana bakarken bir an yemek olduğumu düşündüm.
Fatih Erkoç- Ellerim Bomboş
Alnıma geçen sıcak hava dalgası ile esnedim. Sabahın köründe hava nasıl bu kadar sıcak olabilirdi cidden anlamıyorum. Hafifçe elimdeki siparişleri düzeltmeye çalışırken gözümün kararması ile birkaç saniye büfedeki sandalyelerden birine oturdum. Derin derin nefes alıp elimdeki siparişlere odaklanmaya çalıştım. Başarılı da oldum.
Oturduğum sandalyeden yavaşça kalkıp paytak adımlarla yüksek binaya doğru yürüdüm. Bir asistan olmadığım kalmıştı! Hatta ola ola da Anıl'ın asistanı olmuştum!
Paytak adımlarımı biraz daha yavaşlattım. Ne kadar uzun sürede gidersem benim için o kadar iyiydi. Yoksa Anıl'ın yüzünü daha fazla görmek-yakışıklı yüzünü- istemiyordum. Mesut abinin beni fark etmesi ile gülümsedim.
Elimdeki paketlere göz gezdirirken merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Nefesim sıcak havada hızlıca buharlaşırken on kilo vermiş gibi hissediyordum. Elimdeki soğuk kahvelerin bu sıcakta ısındığına var saydığımda daha da mutlu oluyordum. Anıl'ın suratındaki tepkiyi çok merak ediyordum.
"Kızım hayrola. Kapıcımız mı oldun?" Mesut abinin benzetmesi ile gülümsedim. "Valla kapıcıdan daha çok ayaklı bir büfe gibiyim. Ne ararsan var şu an üstümde." Göbeğini okşayarak gözlerini devirdi. "Bu yeni yöneticiyi hiç gözüm tutmadı. Baksana sana böyle davranan bana nasıl davranır?" Elimdeki paketleri almaya çalıştığında gülümsedim.
"Bana böyle davranması normal. Sana böyle davranmaz, Mesut abi." Elimdeki paketlerin yarısından fazlasını alması ile biraz daha yüküm hafiflemişti. Kendimi denize serbest bırakılmış bir balık gibi hissetmiştim. Boşta kalan elimle alnımı silip derin bir oh çektim.
"Valla belli olmaz, Naz kızım." Elindeki paketlerle konuşa konuşa asansöre kadar giderken onu takip ettim. "Valla şu an Gülizar hanımı, özlemle ve rahmetle anıyorum."
Mesut abinin bana bakıp kahkaha atması ile aynı şekilde ona ayak uydurdum bir süre. Asansörün üst kattan gelmesi ile elindeki paketleri tekrar bana yükledi. "Benden bu kadar, Naz kızım."
"Sağ ol, Mesut abi. Hakkını nasıl öderim valla bilmiyorum." Paketleri elimde düzeltip asansöre adım attım. Asansörün kapanması ile mırıldandım. "Benden çekeceğin var, Anıl! Bende Naz İpeksem, sana bunu ödeteceğim." Kıvırcık saçlarım ensemi ısırmaya başlarken sağ salim geldiğime şükrettim.
Koridora doğru bir adım atmamla elimdeki paketlerin alınması bir oldu. "Sinan." Büyük bir mutlulukla konuştuğumda Sinan paketlerin arasından konuştu. "Senin paketleri taşımana gönlüm razı gelmedi, eski manita." Tek gözünü kırpması ile içimin yağları eridi.
Paketler ile önümden ilerlerken, enseme yapışan saçları itekledim. Sinan kendinden emin bir şekilde adımlar atarken beni etkilediğinin farkında değildi.
Güçlü kaslı kolları bana gülümserken yüzüme yerleşen gülümseme ile içeriye girdim. Herkesin bakışları üstüme kayarken Sinan paketleri kendi masasına yerleştirdi. "Haydi! Alın siparişlerinizi kendini genç hissedenler ve genç olanlar." Herkes büyük bir açlıkla kendi isimlerinin olduğu paketini alırken masada kalan Anıl'ın paketi ile göz devirdim. İçimden yükselen saydırdığım kelimeler ile elime paketi alıp yöneticimizin odasına doğru ilerledim.
Kapıyı çalmadan içeriye girerken Anıl'ın dik bakışı ile yutkunup ağır hareketlerle odanın içine girdim. "Kapıyı tıklamadan bir daha odama dalma!" Sesindeki baskınlık odanın içinde yankılandı. Gözlerimi üzerimden çekip bilgisayarına dikti.
"Tamam efendimizzz." diye dalga geçerken gözlerini devirip ya sabır çekti. Masasına koyduğum paketi açıp masasının üstünde göz gezdirdim. Sevgilisinin fotoğrafçı ile ağırca yutkundum. O sarı saçlı kızla vermedikleri bir poz bile yoktu!
Elimdeki kahve kendiliğinden yer çekimine karşı gelip düşerken, ne yapacağımı bilemeden hareket ettim. Ağlamayacaktım. Gülecektim sadece. Gözlerimi devirip yere dökülen kahveyi toparlamaya çalıştım. Sıcak kahvenin elime dökülmesi ile hızlıca geri çekildim. İyi de Anıl soğuk kahve sipariş etmişti. Elimi üflerken Anıl'ın abuk subuk bakmasıyla dişlerimi bileyip, yüzümü buruşturdum.
"Soğuk kahve elini mi yaktı? Biraz daha inandırıcı olsan!" Oturduğu yerden kalkıp pür dikkat bana baktığında tam ağzımı açacağım sırada kapının açılması ile duraksadım.
"Ya benim siparişim sizinkiyle karışmış, Anıl Bey." Süslü Sinem'in elindeki kahveye gözlerim kayarken Anıl'a bile bakmadan hızlıca odadan çıktım. Kendini ne sanıyordu bu adam? Elim cayır cayır yanıyordu. Sanki yanan bir kılıç elimi kesmişti de ben farkında değildim. Lavaboya doğru ilerleyip aynadaki yansımama göz gezdirdim. Arkamdan gelen adımları umursamayıp elime hızlıca suya tutarak kendi tipime baktım.
"İyi misin?" Sinan'ın yumuşak gelen sesiyle elimi salladım. "Biraz uf oldu. İyiyim. Sıcak kahve elime döküldü de. Yanık kremi var mıydı? Biliyor musun?" Lavaboya yavaşça girip elimi kavradı.
Kızarıklığa acıklı bir halde bakıp yüzünü buruşturdu. "Nasıl yakmayı başardın?" Elimdeki kızarıklığa hafif hafif üflerken yutkundum ve tuttuğum nefesimi verdim.
"Bende bilmiyorum. Birden oldu." Elimi hızlıca ondan çekip soğuk suya tekrar tuttum. "Peki. Yanık kremi yoktu ama senin için buzluktan buz çıkabilirim istersen." Saçını hafifçe karıştırması ile gülümsedim.
"Aslında iyi olur." Hızlıca lavabodan çıkarken suyun şiddetini biraz daha attırıp zaman geçirdim. Aynadan geçen bir yansımayla gözümü kapıya çevirdim ama kimseyi göremedim.
Sinan elindeki buz torbaları ile içeri daldı. Hızlıca suyu kapatıp elindeki buz torbasını kaptım. "Teşekkür ederim."
"Ne demek, Marul." Alt dudağını ısırması ile hafifçe tebessüm ettim. Lavabodan ağır adımlarla çıkıyorduk ki gözlerim Sinan'a kaydı. "İyi misin?"
"Evet. İyiyim. Neden sordun?" Sinan gözlerimi üzerime dikerken ağzımda geveledim. "Uzun zamandır konuşmuyorduk merak etmiş olamaz mıyım?"
"Doğru diyorsun. Daha bugün barışmıştık değil mi?" Başımı sallayarak onayladığımda çarptığım sert bir bedenle, kolumu kavrayan Sinan'la dengemi sağladım.
"Asistan, beni takip et." Daha ne olduğunu anlamadan yanık olan elimin çekilmesi ile yüzümü buruşturdum. Sanki az önceki yangın yeri tüm bedenime dağılmıştı. Orman yeşili gözlerini suratıma dikmiş, dikkatli bir şekilde hem bana hem de Sinan'a bakıyordu. Sinan'a bakışı daha çok düşmana bakıyor gibiydi. Anıl beni kendi peşinden çektirirken arkamda bıraktığım Sinan'la bakıştım. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibi kaşları çatılmıştı. İçimden bir ses bu iki adamın arasında kalacağımı söylüyordu.