Toroslar'ın puslu zirvelerinden binlerce metre aşağıda, Akdeniz'in kadim sularında, TCG Barbaros sessizce yol alıyordu. Gemi, NATO'nun “Sea Guardian” tatbikatı için rotasındaydı; çelik gövdesi ay ışığında loş bir parıltıyla parlıyor, makine dairesinin kesintisiz uğultusu gecenin sessizliğini deliyordu. Güvertede, nöbetçi Astsubay Çavuş Halil Yiğit, disiplinli, dik ve dikkatli bir şekilde duruyordu. Ancak o disiplinin altında, göğsünün tam ortasında, derin ve sinsi bir huzursuzluk gizleniyordu.
Bir hafta önce İzmir'deki kafede yaşananlar, ardından gelen Celil'in ölüm haberi... Her şey bir ağırlık gibi omuzlarına çökmüştü. Celil'i düşündükçe, o son anlarda ne yaşadığını hayal etmekten kendini alamıyordu. "BULDUK." Telefondaki o kelime. Halil, Celil'in panikle gözlerini diktiği telefon ekranını, ardından patlayan kaosu ve nihayetinde tabancayı alışını gözlerinin önüne getirdi. Şimdi o tabanca, Ahmetteydi, ama Ahmet neredeydi? Ona ulaşamamanın verdiği bir endişe vardı içinde. Belki de ona ulaşmamalıydı. Belki de uzak durmak, onu korumanın tek yoluydu.
İlk İşaret: Hayalet Yankı
Gece nöbetinin ikinci saatiydi. Halil, köprüüstünün arkasındaki radar istasyonundaydı. Ekranlarda, mavi fon üzerinde diğer dost gemilerin ve ticari gemi trafiğinin yeşil noktaları düzenli olarak ilerliyordu. Rutin bir gece. Tam o sırada, ekranın kuzeybatı köşesinde, hiçbir tanımlama işareti olmayan, soluk bir yankı belirdi. Halil kaşlarını çatarak yaklaştı. Yankı, gemiye doğru yaklaşıyor gibiydi, ancak hızı anormaldi – saniyede kilometrelerce mesafe katediyor, sonra aniden duruyor, ardından tekrar hareket ediyordu. Bu, bir uçak veya füze için mümkün değildi. Bir hata olmalıydı.
“Kontrol,” dedi yanındaki er Mehmet'e, sesi profesyonel ve sakindi. “Radar 2'yi kontrol et. Kuzeybatı 225'te hayalet yankı. Tekrarlıyor mu?”
Er Mehmet aynı ekrana baktı ve başını salladı. “Aynı yerde, aynı hareket, Çavuşum. Sistem hatası olabilir mi? Nemden veya sıcaklık inversiyonundan.”
“Olabilir,” diye mırıldandı Halil, ancak içinde bir şey rahat değildi. Yankı, tam gemiyle aynı rotaya oturduğu bir an oldu. Tam üzerlerindeydi sanki. Halil, istem dışı bir şekilde başını kaldırıp metal tavanına baktı. Sadece çelik ve kablo demetleri vardı.
“Kayboldu,” dedi Mehmet bir dakika sonra.
Ekran temizdi. Halil, kaydı geri sardırdı. Yoktu. Sistem günlüğünde de anormal bir kayıt yoktu. Hepsi bu kadardı. Ancak Halil'in içindeki soğukluk gitmemişti. Bu, sadece teknik bir arıza olamayacak kadar... kişisel hissettirmişti. Sanki birisi, sadece onun görmesi için, ekrana dokunmuştu.
İkinci İşaret: Rüzgardaki Fısıltı
Bir saat sonra, hava değişti. Sakin deniz üzerinde, ansızın keskin ve soğuk bir rüzgar esti. Halil, nöbet değişimi için güverteye çıktı. Ay, bulutların arkasına saklanmıştı. Geminin ışıkları, çevredeki karanlık suda titreşen sarı izler bırakıyordu. Halil, güvertenin kıç tarafına doğru yürürken, rüzgarın uğultusu kulağında tanıdık bir tona bürünmeye başladı. Bu, sadece havanın çıkardığı bir ses değildi. İçinde, heceler, neredeyse kelimeler vardı.
Durdu. Kulak kabarttı. Rüzgar, çelik halatların arasından ıslık çalıyor, vinçlerin etrafında hırıldıyordu. Ve tam o hırıltının içinde, "Neden kaçıyorsun, Halil?" diye bir fısıltı duyduğunu sandı.
Yüreği bir an için durdu. Sesi tanıdı. Bu, İsmail'in sesiydi. Ama bu imkansızdı. İsmail yıllar önce ölmüştü. Bu, yorgunluğun, stresin bir oyunuydu. Beyni, Celil'in ölümü ve geçmişin hayaletleriyle ona ihanet ediyordu. Askeri disiplinini devreye soktu. Dik durdu, derin bir nefes aldı. "Hayır," diye mırıldandı kendi kendine, sesi rüzgara karıştı. "Burada değilsin. Ben buradayım."
Ancak fısıltı tekrar geldi, bu sefer daha yakından, sanki biri tam omzunun arkasından konuşuyormuş gibi: "Hep birlikteydik. Kendini yalnız mı sandın?"
Halil hızla arkasına döndü. Güverte boştu. Sadece karanlık ve titreyen gölgeler vardı. Yutkundu. Boğazı kurumuştu. Elleri, soğuk demir korkuluğa yapıştı. Metal, buz gibiydi. Bu, gece soğuğundan daha keskin, daha canlı bir soğukluktu. Hemen elini çekti. Boynundaki muskayı kontrol etti. Muskanın yerinde olduğundan emin olduğunda biraz olsun rahatladı. Görevine dönmek için köprüüstüne doğru adımlarını hızlandırdı. Fakat her adımda, sırtında, görünmez birinin ona baktığı hissi vardı.
Üçüncü İşaret: Çizgiler
Nöbeti bittiğinde, kamarasına döndü. Çok yorulmuştu ama uyku gelmiyordu. Üzerini değiştirip ranzasına uzandı. Gözlerini tavandaki yangın sprinklerine dikti. Zihni, İzmir'deki kafeyi, Celil'in gözlerindeki çılgınlığı, Ahmet'in yüzündeki şoku ve nihayet radar ekranındaki o hayalet yankıyı düşünmekten alamıyordu. Ahmet ona mesaj atmış mıydı? Cep telefonunu kontrol etmek istedi, ama gemideki iletişim kısıtlamaları yüzünden imkansızdı. Kendini çaresiz hissetti. Bu çelik kalenin içinde güvende olmalıydı. Deniz, gökyüzü, mesafe... Bunlar onu koruyan bariyerlerdi. Ama şimdi, bu bariyerlerin geçirgen olduğunu hissediyordu. Onlar... içeri sızabilirdi.
Uykuya daldığında, kabuslar onu hemen buldu.
Rüyasında İzmir'deki kafedeydi. Masada Ahmet ve Celil oturuyordu. Kahvelerinin buğusu havaya karışıyordu. Celil, normal bir şekilde gülümsüyor ve bir şeyler anlatıyordu. Ama Halil, onun yüzündeki bir tuhaflığı fark etti. Celil'in yüz hatları sabit değildi; sanki bir suyun altındaymış gibi dalgalanıyor, bazen Yasin'in yumuşak ifadesine, bazen İsmail'in korku dolu gözlerine bürünüyordu. Halil, Ahmet'e bakmak istedi, ama Ahmet'in sandalyesi boştu. Masada sadece Celil vardı. Celil, konuşmasını aniden kesti ve doğrudan Halil'e baktı. Ağzı açıldı, ama çıkan ses Celil'in sesi değildi; yüzlerce fısıltının birleşimiydi:
"DİNLİYORLAR."
Kelime, duvarda, kan kırmızısı ve ıslak bir şekilde belirdi ve aşağı doğru süzülmeye başladı. Halil, rüyasında bile irkildi ve geri çekilmek istedi. Tam o sıda, Celil'in formu dağıldı ve yerini, yatakhanedeki o beş arkadaşın silüetleri aldı. Onlar da dağıldı ve hepsinin yerini, duvardaki o üç uzun, öfkeli gölge kapladı. Gölgeler, ona doğru uzandı...
Halil, boğuluyormuş gibi bir hisle, keskin bir nefes alarak uyandı. Ter içindeydi. Kalbi göğsüne vuruyordu. Hemen ışığı yaktı. Küçük kamaranın loş ışığı, her şeyi normale döndürdü. Sadece metal dolaplar, küçük bir masa ve üzerindeki kişisel eşyalar. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. "Sadece bir rüyaydı," diye tekrarladı muskasını avucunun içinde sıkarken. "Stres. Hepsi stres."
Yataktan kalktı, lavaboya yöneldi. Soğuk suyla yüzünü yıkadı. Su, gerçekten de buz gibiydi ve onu biraz kendine getirdi. Başını kaldırıp aynaya baktı. Yüzü solgundu, gözlerinin altında derin halkalar vardı. Gözlerinin içine baktı. Kendi yansıması ona bakıyordu. Sadece kendi yansıması vardı. Başka bir şey yoktu. Fakat yansımanın arka planı. Kamarasının kapısı, aynada net görünmüyordu. Kapının metal yüzeyinde, tozlu ışıkta, üç tane dikey, düzensiz çizgi seçiliyordu. Sanki biri, keskin bir aletle oraya kazımıştı. -ya da tırnaklarıyla- diye düşündü.
Halil, yavaşça aynadan uzaklaştı ve doğrudan kapıya döndü. Işığın açısından dolayı mı? Yaklaştı. Çizgiler oradaydı. Üç tane. Derin değillerdi, ama tazeydiler. Dün akşam orada yoktular.
Parmağını çizgilere götürdü. Metal pürüzsüzdü. Çizgiler elle yapılmış gibi hissettiriyordu. O anda, o çizgileri gördüğü aynadaki yansıması aklına geldi. Yansımada, kapıdaki çizgiler, kendi yansımasının tam omzunun üzerinde duruyordu. Sanki birisi, onun arkasında durmuş ve o çizgileri oraya kazımıştı.
Bir ürperti, omurgasından aşağı indi. Hızla kapıyı açtı ve koridora baktı. Koridor boştu, sadece gece aydınlatmasının loş ışığı vardı. Kapıyı kapattı, sırtını dayadı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu.
Radardaki hayalet yankı. Rüzgardaki fısıltı. Kapıdaki üç çizgi.
Tesadüf olamazdı. Bu, bir modeldi. Bir başlangıçtı.
Halil, yatağına geri döndü, ama artık uyumayı düşünemezdi. Gözlerini kapıdaki çizgilere dikti. Geminin çelik gövdesinin, motorların güven verici uğultusunun, disiplinli rutinin... Hiçbirinin onu korumak için yeterli olmayabileceğini düşündü. Korku, ilk kez, askeri eğitiminin ve demir iradesinin üzerine, soğuk ve ıslak bir el gibi, yavaşça sürünmeye başladı. Dışarıda, Akdeniz’in karanlık sularında, sadece dost gemiler ve düşman denizaltılar yoktu. Çok daha kadim, çok daha kişisel bir şey, pusuda bekliyordu. Ve Halil, artık onun hedef tahtasında olduğunu biliyordu.