TCG Barbaros'taki o geceden sonraki günler, Halil için bir iç savaşa dönüştü. Dışarıdan bakıldığında, mükemmel bir astsubaydı. Emirler kesin, tavırlar ölçülü, gözlemler keskindi. Geminin rutini, onun kişisel kabusunun üzerini örten bir kamuflaj perdesi gibiydi. Ancak perdenin altında, zihni sürekli alarm halindeydi. Kapıdaki üç çizgi olayını kimseye anlatmadı. Bir sabotaj veya saçma bir şaka olarak rapor edilebilirdi, ama içindeki ses bunun çok daha fazlası olduğunu biliyordu.
Birkaç gün sonra, geminin makine dairesinde rutin bir denetim sırasında dar metal merdivenlerden aşağı inerken, aniden başı döndü. Dengede kalmak için yandaki boruya tutundu. Boru, normalde sıcak olması gerekirken, buz gibiydi. O sırada, makine gürültüsünün monoton uğultusu içinde, belirgin bir tıklama sesi duydu. Sesi takip etti. Ses, ana buhar türbinlerinden birinin arkasından geliyor gibiydi. Etrafta kimse yoktu. Dikkatle yaklaştı. Türbinin gövdesinde, boya katmanının altında, yeniden, üç paralel çizik vardı. Bu kez daha derinlerdi, mavi boyanın altındaki çelik yüzeyi bile çizmişlerdi. Bu, el yapımı olamazdı. Bir aletin izi de değildi. Sanki... bir pençenin izi gibiydi.
Halil, nefesini tutarak geri çekildi. Bu artık bir şaka değildi. Bu bir işaretti. Bir damga. Ve o, damgalanmıştı. O andan itibaren, sürekli izlendiğini hissetmeye başladı. Karanlık koridorlarda yürürken, arkasından gelen hafif ayak sesleri duyuyor, döndüğünde kimseyi göremiyordu. Uykuya dalarken, kamarasının kapısının dışında birinin durduğunu, nefes aldığını hissediyor, ama korkudan hareket edemiyordu. Askeri disiplini, bu ilkel korkunun karşısında eriyor gibiydi.
Bu arada, Ahmet için günler, SAT eğitim kampının fiziksel ve zihinsel zorluklarıyla geçiyordu. Her akşam, yorgunluktan bitap düşmüş halde yatağına uzandığında, ilk düşüncesi Halil oluyordu. Ona defalarca mesaj atmış, aramıştı. Cevaplar ya çok kısa ve resmiydi ("Görevdeyim, iyiyim.") ya da hiç gelmiyordu. Ahmet, bunun geminin iletişim kısıtlamalarından olduğunu biliyordu, ama içinde bir yerlerde, Halil'in bilerek uzak durduğuna dair bir his vardı. Belki de doğru olan buydu. Belki de onu korumanın yolu, ondan uzak durmaktı.
Ancak bir sabah, kampın yemekhanesinde, duvardaki televizyondan gelen bir haber, Ahmet'in bu düşüncesini paramparça etti. Haber spikeri, olağan devlet haberlerini sunuyordu. Arka planda, bir trafik kazasına ait polis bariyerleri ve bir ambulansın görüntüsü vardı. Spikerin sesi, Ahmet'in kulaklarında anlamsız bir uğultuya dönüştü: "...dün gece geç saatlerde meydana gelen trafik kazasında hayatını kaybeden Yüzbaşı Cem Demir SAZAL'ın cenazesi, yarın askeri törenle..."
Ahmet, elindeki çatalı düşürdü. Çatal, porselen tabağa çarpıp tiz bir ses çıkardı. Etrafındakiler ona baktılar. O, ekrana kilitlenmişti. Ekranda, orta yaşlı bir subayın -Üsteğmen Demir'in- resmi fotoğrafı göründü. Artık Yüzbaşı olmuştu. Yüzünde, Ahmet'in hatırladığı o sert, ama adil ifade vardı. Şimdi o ölmüştü.
Ahmet, yemekhaneden dışarı fırladı. Nefes almakta zorlanıyordu. Kampın sessiz bir köşesine, bir ağacın altına çöktü. Elleri titriyordu. Trafik kazası. Kelimeler aklında yankılandı. Yasin. İsmail. Celil. Şimdi de Demir. Hepsi kazaydı. Hepsi talihsizlikti. Ama Ahmet biliyordu. Bu bir kaza değildi. Bu, zincirin devamıydı.
Telefonunu çıkardı. İnternetten haberi detaylı olarak aradı. Resmi haber kısacıktı: "Yüzbaşı Cem Demir, aracıyla seyir halindeyken yolun kenarına çarparak feci şekilde can vermiştir. Kazanın nedeni henüz belirlenmemiştir." Ancak, habere yapılan yorumlar ve sosyal medyadaki dedikodular daha karanlık bir hikaye anlatıyordu. Bir tanık, arabanın hiçbir sebep yokken, dümdüz giderken aniden sağa, uçuruma doğru kırıldığını iddia ediyordu. Bir başkası, kurtarma ekiplerinin Demir'i çıkardığında, yüzündeki ifadenin "dondurucu bir korku" içinde olduğunu söylüyordu. Bir polis memurunun kuzeni, yolda herhangi bir fren izi olmadığını, direksiyonun sağlam olduğunu fısıldıyordu.
Ahmet telefonunu kapattı. Gözlerini kapadı. Demir'in odasında, duvardaki o silüetleri gördükleri anı hatırladı. Demir hiçbir şey görmemişti, ama onların korkusunu görmüştü. Ve o günden sonra... küçük şeyler olmaya başlamıştı. Kapılar, su, ışıklar... Demir itiraf etmişti. Ahmet ona, "Konuşmayın, dinlemeyin," demişti. Ama Demir dinleyememişti. Belki de araba kullanırken, aklına o gün, onlar, o korku gelmişti. Ve o an, zihnindeki o korku, bir manyetik çekim gibi, onu uçuruma doğru çekmişti.
Bu, sadece bir teoriydi. Ama Ahmet için doğruydu. Onlara dokunan herkes tehlikedeydi. Dokunmak... temas etmek. O, temasın merkeziydi. Ve şimdi, bir başka temas noktası olan Halil, okyanusun ortasında, çelik bir tabutta, korunmasızdı.
Ahmet, o günkü eğitimlere mekanik bir şekilde katıldı. Su altı navigasyon tatbikatındaydılar. Soğuk, berrak suda, partneriyle birlikte, su altı işaretlerini takip ediyor, harita üzerinde konumlarını belirliyorlardı. Her şey normaldi. Derinlik 15 metre. Suyun sesi, nefes alışverişinin ritmik hışırtısı... Ahmet, bir an için zihnini boşaltmayı başardı.
Tam o sırada oldu.
Su aniden, dayanılmaz bir soğukluğa büründü. Bu, Akdeniz'in soğuk dip akıntısı değildi. Bu, kemikleri delen, ani ve keskin bir soğuktu. Nefes borusundan ciğerlerine çektiği hava, adeta buz kristalleriyle dolmuş gibi acıttı. Gözlerini açtı. Önünde, partnerinin silüeti vardı, normal şekilde yüzüyordu. Ama onun biraz ilerisinde, suyun mavi boşluğunda, başka bir silüet asılı duruyordu.
Bu silüet, net değildi. Dalgalanıyor, suyun akışına uyuyor gibiydi. Ama şekli tanıdıktı. Üniformalıydı. İnce, uzun... Halil'e benziyordu. Silüet, kasksız ve maskesizdi. Yüzü görünmüyordu, ama boşluğa, Ahmet'in olduğu yere doğru bakıyor gibiydi.
Ahmet donakaldı. Nefesi kesildi. Panik butonuna basmak, partnerini uyarmak için elini kaldırdı, ama kolu hareket etmekte zorlanıyordu. Soğuk onu felç etmişti. Silüet, yavaşça, hiçbir hareket yapmadan, ona doğru kaymaya başladı. Ahmet, gözlerini kırpıştırdı. Yok olmasını umuyordu. Ama silüet yaklaşıyordu. Artık on metre, beş metre...
Ahmet, son bir gayretle, eğitimde öğrendiği acil çıkış prosedürünü uyguladı. Partnerine "ACİL YÜZEY" işaretini verdi ve kendi denge yeleğini şişirerek hızla yukarı doğru fırladı. Kontrollü bir çıkış değildi; panik içinde bir kaçıştı. Su yüzeyine çıktığında, öksürerek ve nefes nefese, etrafına bakındı. Partneri de hemen ardından çıkmıştı, şaşkın ve endişeli.
"Ne oldu? İyi misin?" diye bağırdı partneri.
Ahmet, sadece başını sallayabildi. Soğuk hissi gitmişti. Su, normal sıcaklığındaydı. Güneş tepedeydi. Tekneye alındıklarında, eğitmen sordu: "Problem neydi, Ahmet?"
Ahmet, tereddüt etti. Gerçeği söyleyemezdi. "Ani... bir kramp," diye kekeledi. "Bacak kasım. Ve su aniden çok soğudu gibi geldi."
Eğitmen, su sıcaklığı göstergesine baktı. "Sıcaklık sabit, evlat. Kramp olabilir. Dinlen. Bir daha dikkatli ol, kontrollü çıkış yap." Ahmet'e tuhaf bir bakış attı. Ahmet, en sert, en disiplinli öğrencilerden biriydi. Panik yapmak onun tarzı değildi.
Ahmet, teknenin kenarına oturdu, titreyen elleriyle yüzünü ovuşturdu. O silüet Halil miydi? Bir halüsinasyon muydu? Yoksa... bir uyarı mı? Halil'in başına bir şey mi gelmişti? Ya da gelecekti? Suyun altında gördüğü şey, geleceğin bir yansıması mıydı? Ya da daha kötüsü, kendi korkusunun bir tezahürü müydü?
O akşam, kampın revirinde muayene oldu. Fiziksel olarak bir sorun yoktu. Doktor, onu "aşırı yorgunluk ve hafif bir hipotermi ihtimaline" bağladı. Ahmet itiraz etmedi. Odasına döndüğünde, artık emindi. Bu, bir uyarıydı. Hem Demir'in ölümü, hem de su altındaki o görüntü. Zincir devam ediyordu ve bir sonraki halka, Halil'di. Ya da belki de... kendisiydi.
Yatağına uzandı, gözlerini tavana dikti. Karanlıkta, duvarların üzerinde hareket eden gölgeler görüyor gibiydi. Artık sadece hayatta kalmak için değil, bu zinciri kırmak için bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Ama nasıl? Nereden başlamalıydı? Ellerini yumruk yaptı. Demir ölmüştü. Celil ölmüştü. Halil tehlikedeydi. Ve o, burada, bir kampın içinde, çaresizce bekliyordu.
O gece, uykuya dalamadı. Her ses, her gölge onu ürküttü. Geçmişin hayaletleri ve geleceğin tehditleri, şimdiki zamanı bir işkence odasına çevirmişti. Sabah olurken, bir karar vermişti: Görevi bittiği anda, Halil'e ulaşmanın bir yolunu bulacaktı. Ve bu sefer, sadece bir arkadaş olarak değil, bu lanetin merkezinde olan biri olarak, onu uyaracaktı. Çünkü artık biliyordu ki, temas eden herkes yanıyordu. Ve ateş, hâlâ onun içinde, bilinçsizce de olsa, yanmaya devam ediyordu.