TCG Barbaros, NATO tatbikatı "Sea Guardian"ın ikinci haftasına girdiğinde, gemideki atmosfer gerginleşmişti. Bu gerginlik, resmi kayıtlara "yoğun operasyon temposuna bağlı yorgunluk" olarak geçecekti. Ancak Halil için, bunun sebebi çok daha kişisel ve ürkütücüydü. Üç çizgi artık sadece kapıda veya makinelerde değil, geminin ruhuna işlemeye başlamıştı.
Olaylar, önce küçük, yalıtılmış arızalar şeklinde başladı. Birinci çarkçıbaşı, ana jeneratörde sebepsiz bir voltaj dalgalanması rapor etti. Kontrol odasındaki bir ekran, birkaç saniyeliğine kararıp, üzerinde anlamsız, titreyen semboller gösterdi. Bir er, gece nöbetinde güvertede "ıslak ayak sesleri" duyduğunu, ama kimseyi göremediğini söyledi. Başlangıçta bunlar, bir savaş gemisinin karmaşık elektronik sistemlerinde görülebilecek sıradan garipliklerdi. Ama Halil, bu olayların arkasında, kendisine doğru yaklaşan bir desen olduğunu hissediyordu.
En rahatsız edici olay, kamarasında yaşandı. Bir gece, derin ve huzursuz bir uykudan, odasında birinin olduğu hissiyle uyandı. Gözlerini açtı, ama kıpırdayamadı. Uyku felci miydi? Bir karabasan? O sırada, ranzasının yanındaki küçük masanın üzerinde duran su şişesinin, kendi kendine yavaşça yuvarlanmaya başladığını gördü. Kimse dokunmuyordu. Şişe, masa kenarına kadar yuvarlandı ve düşmeden durdu. Tam o anda, kulaklarının içinde, nefes alınamayacak kadar derin bir sessizlik çöktü. Geminin sürekli uğultusu, makine dairesinin titreşimi, hatta denizin sesi... Her şey kesilmiş gibiydi. Bu sessizlik, sesin yokluğundan değil, aktif olarak emilmesinden kaynaklanan boğucu bir baskıydı.
Sessizliğin içinden, bir fısıltı geldi. Tek, net bir kelime: "Yakın."
Ses, doğrudan kafasının içindeydi. Halil, büyük bir çabayla başını çevirebildi. Kamaranın kapısına baktı. Kapının altındaki ince aralıktan, koridor ışığı sızıyordu. Ve o ışık hüzmesinin üzerine, bir gölge düştü. Birinin ayakları, kapının önünde duruyordu. Gölge hareketsizdi.
Halil, boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. "Kim var orada?" diye seslendi, ama sesi cılız ve kırık çıktı.
Cevap yoktu. Gölge, bir saniye daha durdu, sonra yavaşça kayboldu. Sessizlik yerini, aniden geri gelen geminin uğultusuna bıraktı. Halil, ter içinde yataktan fırladı ve kapıya yöneldi. Kapıyı hızla açtı. Koridor bomboştu. Ama zeminde, kapının hemen önünde, küçük bir su birikintisi vardı. Deniz suyu değildi. Berrak, ama soğuktu. Ve üzerinde, toz zerrecikleri gibi, incecik, siyah partiküller yüzüyordu.
Halil, o geceden sonra uyuyamadı. Artık kabus görmüyordu; uyanıkken kabusu yaşıyordu. Gözlerinin altındaki morluklar kalıcı birer mühür gibiydi. Yemek yemekte zorlanıyor, etrafına sürekli tetikte bakınıyordu. Gemidekiler onun bu halini fark ettiler. Bazıları "aşırı stres" diye geçiştirdi. Bazılarıyla ise, özellikle o gece güvertede ıslak ayak seslerini duyan er gibi, aralarında tuhaf bakışlar ve fısıltılar geçişmeye başladı. "Çarkçıbaşı Halil Çavuş'ta bir gariplik var." Bu dedikodu, geminin çelik duvarları arasında, sessiz ama hızlı bir şekilde yayıldı.
Halil'in kişisel kabusu, ikinci haftanın ortasında kolektif bir deneyime dönüştü. Gemi, gece boyunca sürecek bir elektronik harp ve gizlilik tatbikatına hazırlanıyordu. Tüm gereksiz ışıklar söndürüldü, gemi "karanlık" moda geçti. Mürettebat, alışılmadık bir sessizlik ve gerginlik içindeydi. Tam bu ortamda, makine dairesinde bir arıza alarmı çaldı.
Halil, nöbetçi mühendis astsubay olarak, ekibiyle birlikte daireye indi. Sorun, ikincil bir soğutma pompasındaydı. Pompa aniden durmuş, sıcaklık göstergeleri yükselmeye başlamıştı. Rutin bir müdahaleydi. Halil, ekibine talimatlar verirken, kendini işine vermeye çalıştı. Ancak, pompanın bulunduğu dar bölmeye girdiklerinde, hepsi aynı anda irkildi.
Hava, birdenbire keskin bir şekilde soğumuştu. Nefesleri buğulanıyordu. Metal yüzeylerde, ince bir buz tabakası oluşmaya başladı. Bu, teknik bir arızanın sonucu olamazdı. Bir er, titreyerek, "Çavuşum, burada... bir şey var," diye fısıldadı.
Halil, el fenerini bölmenin karanlık köşelerine doğrulttu. Işık hüzmesi, buğulu havada titriyordu. Köşede, pompanın arkasında, duvarda bir gölge hareket etti. Ama bu, bir insanın veya cismin gölgesi değildi. Daha çok, sıvı gibi akıp şekil değiştiren, biçimsiz bir lekeydi. Gölge, duvarda yayıldı ve üç uzun, parmak benzeri çıkıntı oluşturdu. Herkese dokunuyormuşçasına, yavaşça onlara doğru uzandı.
Panik, bölmedeki dört adamı da sardı. Bir er geriye sendeledi, sırtını boruya çarptı. Bir diğeri, elindeki aleti düşürdü. Halil, donup kalmıştı. Korku, onu yeniden felç ediyordu. O üç parmaklı gölge, tam onun göğsüne, kalbinin üzerine doğru geliyordu. İçinden bir ses, "Defol!" diye bağırmak istedi, ama sesi çıkmadı.
Tam o anda, ana aydınlatma titreyerek yandı. Soğuk hissi anında kayboldu. Duvardaki gölge buharlaşmış gibi yok oldu. Hepsi nefes nefese, birbirlerine bakakaldılar. Pompanın göstergeleri normal seviyelerine dönmüştü. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Ama hepsinin yüzündeki şok ve ter, gerçekliğin kanıtıydı.
"Ne... neydi o?" diye kekeledi en genç er.
Halil, kendini toparlamaya çalışarak, "Statik elektrik... ve düşük ışıkta göz yanılması," dedi. Sesindeki güven eksikliği herkes tarafından fark edildi. "İşimize dönelim. Pompayı kontrol edin."
Ama olay burada bitmedi. O gece, makine dairesinde bulunan dört personel de aynı kabusu gördü: Kendilerini, sonsuz bir gri boşlukta, o üç parmaklı gölgenin yaklaştığını görürken buldular. Ertesi sabah, hepsinin sol bileğinde, mor, parmak izine benzer bir çürük belirdi. Kimse bunu nasıl aldığını hatırlamıyordu. Söylentiler, artık fısıltı değil, açık bir endişeye dönüştü. Geminin "uğursuz" bir şey taşıdığı konuşulmaya başlandı.
Tatbikatın son gecesiydi. Barbaros, diğer müttefik gemilerle birlikte, belirlenen bir bölgede "sessiz devriye" yapıyordu. Deniz düzdü, hafif bir meltem vardı. Halil, köprüüstünde nöbetteydi. Gözleri, radar ekranları ve karanlık ufuk arasında gidip geliyordu. Yorgunluk, onu kemiriyordu, ama uyku korkusu daha güçlüydü. İçinde, bir şeylerin sona yaklaştığına dair keskin bir his vardı.
Gece yarısına yaklaşırken, dışarıdaki gözcüden ses geldi: "Sis! İleriden sancak tarafından sis geliyor!"
Halil ve köprüüstündekiler camlara baktı. Ufukta, doğal olmayan bir beyazlık yayılıyordu. Sis, bir duvar gibi, inanılmaz bir hızla gemiyi kuşatmaya başladı. Bu, Akdeniz'de görülen türden bir sis değildi. Yoğun, süt gibi beyaz ve tamamen sessizdi. Radyoda hava durumu uyarısı yoktu. Diğer gemilerle iletişim anında kesildi. Radar ekranları, beyaz bir kar fırtınasına dönüştü. Her türlü elektronik sistemde parazit ve arızalar baş gösterdi.
Gemi, anlamsız bir sessizliğin ve sıfır görüş beyazlığının içinde hareketsiz kaldı. Dışarıdaki tüm sesler emilmişti. Halil, bu sessizliği tanıyordu. Kamarasındaki o sessizliğin aynısıydı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu bir tatbikat değildi. Onun için gelmişlerdi.
Kaptana durumu bildirdikten sonra, köprüüstünün kenarındaki kanatlı kapıya yöneldi. Dışarı çıktı. Sis o kadar yoğundu ki, kendi ellerini bile göremiyordu. Hava sıcak ve durgundu. Ve sisin içinde... hareket vardı. Silüetler. Çok sayıda, insansı ama uzun, ince silüetler. Sis perdesinin ardında, yavaşça, ritmik bir şekilde sallanıyorlardı. Ona doğru yaklaşmıyorlardı, sadece... izliyorlardı.
Halil'in aklına, en son iletişim kurmaya çalıştığı kişi geldi: Ahmet. Belki son bir şans, bir uyarı, bir veda... Cebindeki kişisel, şifreli uydu mesajlaşma cihazını çıkardı. Gemi sistemlerinden bağımsız, acil durumlar için verilmişti. Parmakları titreyerek, hızlıca bir mesaj yazdı. Doğru kelimeleri bulmak zordu. Zihni sis gibi bulanıktı.
"Sis var. Burada. Senin orada ne..."
Cümleyi bitiremeden. Sis perdesinin tam önünde, silüetlerden biri netleşmeye başladı. Bu, diğerlerinden daha farklıydı. Daha kısaydı, daha tanıdıktı. İncecik, ıslak saçları yüzüne yapışmıştı. Gözleri, sisin beyazlığında iki karanlık çukurdan başka bir şey değildi. Selin.
Halil'in nefesi kesildi. Elindeki cihazı sımsıkı kavradı. Selin'in silüeti, ona doğru bir adım attı. Ağzı açıldı, ama ses, sis gibi boğuk ve çok sayıda fısıltının karışımıydı: "Neden saklanıyorsun, asker? O kadar uzak değilsin. Hepimiz burada bir araya geldik. Seni bekliyoruz."
Halil, geri adım atmak istedi, ama ayakları yere mıhlanmış gibiydi. Selin'in ardındaki diğer silüetler de hareketlenmeye başladı. Beş tane... Yasin, İsmail, Celil... ve bir boşluk. Beşinci bir silüet daha vardı, ama şekilsizdi, henüz tamamlanmamış gibiydi. Boşluk, onun için miydi?
Panik ve askeri eğitimin verdiği son bir dürtüyle, Halil mesaj cihazında "GÖNDER" tuşuna bastı. Yarım kalmış mesajı iletmiş miydi, emin değildi. Sonra, boğazındaki düğümü zorlayarak, sisin içine doğru bağırdı: "Beni rahat bırakın! Defolun buradan!"
Selin'in silüeti, acıyan bir şekilde gülümsedi. "Biz gitmeyiz. Sen çağırdın. O çağırıyor. Hepimiz... onun parçasıyız." Ve sis, aniden, bir yumruk gibi Halil'in üzerine çöktü. Görüş tamamen sıfırlandı. Ses tamamen kesildi. Sadece soğuk, nemli bir dokunuş ve zihninde yankılanan, binlerce sesin fısıldadığı bir isim vardı: "Ahmet... Ahmet... Ahmet..."
Köprüüstündekiler, Halil'in dışarı çıktığını görmüşlerdi. Sis aniden yoğunlaşıp her şeyi kapattığında, onu geri çağırmak için bağırdılar. Cevap gelmedi. Sadece birkaç saniye sonra, sis, geldiği kadar hızlı, gizemli bir şekilde dağıldı. Gökyüzü açıldı, yıldızlar göründü, radar ve iletişim sistemleri normale döndü.
Ancak güvertedeki Astsubay Çavuş Halil Yiğit yoktu.
Onu aramaya başladıklarında, güvertede, kopmuş bir deri kese ipi ve üzerinde eski, silik semboller olan küçük bir muska buldular. Muska, buz gibi soğuktu. Halil'den ise hiçbir iz yoktu. Sanki sis, onu alıp, geceye ve denize karışmıştı.
Gemideki resmi kayıtlara, "yoğun sis nedeniyle denize düşüp kayboldu" yazılacaktı. Ama o gece köprüüstünde nöbette olan herkesin içine, çok daha karanlık ve asla paylaşamayacakları bir gerçek yerleşmişti. Sis gelmiş, bir adamı almış ve gitmişti. Ve o adamın arkadaşları, onu bir daha asla göremeyeceklerdi.