Emir’in kliniğine geldiği ilk günü unutamıyordu.
Odanın ortasında duran siyah deri koltuk…
Duvara yaslanan, sorgulayıcı bakışlı adam…
Psikologdan çok, ruhların arkeoloğuna benziyordu.
Ayla oturduğunda Emir hiçbir şey sormamıştı
Sadece bakmıştı…
Öyle bir bakış ki sanki beyninin kıvrımlarında dolaşıyor, karanlık odalarda elini gezdiriyor, sakladığı ne varsa dokunup geri çekiliyordu.
Ve doğa gezisine davet ettiği gün, Emir’in ilk sorusu bir kapıyı çatırdatarak kırmıştı:
— “Bir anne çocuğunu neden bırakır, sizce?”
Bu soru Ayla’nın kalbine çivi gibi saplanmıştı.
Bunu ona sormaya kim cüret edebilirdi?
Ama Emir sormuştu.
Hem de yüzünde hiçbir duygu olmadan.
Ayla o an anlamıştı:
Bu adam iyileştirmek için değil, çözmek için yaşıyordu.
Emir’in danışman değil de avcıya benzediği günler artıyordu.
— “Kızınızı niye bıraktınız Ayla?”
— "Eşiniz neden önce ayrılmak istemezken sizi ölümle tehdit ederken sonra neden ayrıldı?”
— “Sizce anneleri çocuklarından neden kaçar?”
Her seans, Ayla’nın boğazını daraltan bir sorgu gibiydi.
Emir’in sesinde gizli bir öfke vardı; hafif, sinsi ve yaralı bir öfke.
Bir gün Ayla odanın köşesinde askıda duran ceketini fark etti.
Kolunda bir yırtık…
Sanki biri kavga sırasında çekip koparmış gibi. Adresini bulup geldiği akşamı düşündükçe korkusu kaygısı daha da artıyordu.
Emir o gün daha saldırgan sorular yöneltti
Anladı:
Bu adamın kendi geçmişinden taşıdığı bu yara ile iflah olacak gibi değildi.
Ayla içinden:
“Ben onun terapisti değilim. Bu adam beni iyileştiremez… beni tüketir.”
Beni annesinin yerine koyuyor olabilir mi?
Eski eşinden kurtulmak için bedenini “zırh” gibi şişiren Ayla…
Şimdi de Emir’den kurtulmak için aklını “sis” gibi dağıtacaktı.
Planı basitti ama zekiceydi ne zamandır da uygulamaya koymuştu.
Seanslara geç gelmek;Emir’in kontrol algısını bozmak içindi.
Son dakika iptalleri; Onun ritmini kırmak, güvenini sarsmak için.
Bazı olayları bilerek yanlış anlatmak; Onu yanlış yönlendirmek için.
Beyin bulanıklığı, unutkanlık, mantık hataları...
Ayla bunu özellikle yapıyordu.
Akıl sağlığının “güvenilmez” olduğunu göstermek istiyordu.
Çünkü eğer güvenirse, Ayla tutsak olurdu.
Güvenilmez görünürse, Emir onu “çözmekten vazgeçerdi.”
—
Bir seans günü Emir aniden sordu:
— “Ayla, geçen hafta bana kızınızın on yaşında olduğunu söylemiştiniz. Bugün se altı dediniz. Hangisi doğru?”
Ayla gözlerini kırptı.
Bilmem…” dedi gülümseyerek.
“Bazı şeyleri unutuyorum.”
Emir bir an durdu.
Masaya eğildi.
Gözlerinde hafif bir öfke parladı.
— “Siz benden saklanıyorsunuz.”
Ayla hafifçe başını yana eğdi.
— “Belki de saklanacak bir şeyim yoktur?”
Bu cümledeki meydan okuma, Emir’in yüzünü gerdi.
Ayla o an anladı:
Plan işliyordu.
Emir ne kadar sinirlenirse, Ayla o kadar görünmez oluyordu.
****
O akşam eve döndüğünde derin bir nefes aldı.
Gözlerini kızı için hazırladığı odaya çevirdi. iki yıldır kızını yanına alacağı günün hayali ile ince ince dokuyordu bu odayı. Adeta ona hamile iken doğacağı günün hayaliyle hazırlık yaptığı gibi yapıyordu. Kavuşmak yakındı inşallah.
Battaniyeyi kokladı, saçlarını okşar gibi dokundu.
“Ben kimseye borçlu değilim.”
“Ne eski kocama… ne de Emir’e.”
“Kızım beni seçsin diye yaşadım ben.”
“Hiç kimse beni benden önce çözemez. bana yapılan bu baskının bu aşağılamanin bu yargılamanın sebebini önce kendimde ben çözmeliyim.
Ayla aynaya baktı.
İki yıl önceki o çökmüş, yenik kadın yoktu.
Gözlerinde bir bilgelik vardı artık:
Zehirini bilen, panzehiri de bilir.
Ve Ayla şimdi panzehirini kendi yazacaktı
***
Ayla o gün seansa ağır adımlarla girmişti. Emir’in yüzünde artık alışık olduğu o sertlik vardı.
Masada dosya açıktı. Emir, Ayla’nın oturmasını bile beklemeden konuşmaya başladı.
“İki yıldır kızını göremediğini söyledin ya… İnsan annesini ya da çocuğunu nasıl bırakır, hâlâ aklım almıyor. Bunu affedebilmek… bana göre büyük bir mucize.”
Ayla önce anlamadı. Sonra Emir’in gözlerindeki donukluğu fark etti. Belli ki bu cümle… Kendi yarasından taşmıştı.
Ayla titreyen sesiyle sordu:
“Bir şey oldu… değil mi? Sizinle ilgili.”
Emir, uzun bir an boyunca karşısındaki kadına bakmadan konuştu.
“Ben on bir yaşındaydım. Annem bir sabah evi terk etti. Ne bir not, ne bir açıklama… hiçbir şey. Beni, babamın öfkesine bıraktı. Çocukken bile anlıyorsun, bilirsin… ‘Ben gitmeye değerim’ diye acı bir cümle var ya, o benim kafama o gün kazındı.”
Ayla’nın nefesi kesildi. İçinde bir yer —tam da kızını göremediği o acı nokta— kulaklarında zonklamaya başladı.
“Bunu tam olarak bu şekliyle bilmiyordum… Çok üzüldüm…”
Emir, beklediği şefkati istemiyormuş gibi birden yükseldi.
“İnsan kendi annesini… ya da kendi çocuğunu bırakmaz Ayla! Sen nasıl oldu da kızını iki yıldır göremeyecek noktaya geldin! Neyi susturdun? Neyi kabullendin? Neden izin verdin?”
Bu cümle Ayla’nın ruhuna bir bıçak gibi saplandı.
Kalbi çarpmaya başladı.
Göğsünde eski evliliğinin gölgesi çöktü: kocasının narsist öfkesi, küçültmeleri, tehditleri, suçlamaları… “Seni kimse ciddiye almaz Ayla!” diye bağırdığı günler birden geri döndü.
Ayla’nın sesi inceldi:
“Ben… ben kötü bir anne değilim. Ben bırakmadım. Alamıyorum. Eski eşim”
Emir keskin bir nefes aldı.
Sanki Ayla’nın açıklamasını duymak bile istemiyordu.
“Herkesin bir bahanesi vardır. Ben de yıllarca kendime söyledim: ‘Belki annemin bir nedeni vardır.’ Ama geride kalan çocuk için tek gerçek vardır: "Gitmiştir."
Ayla’nın gözünden yaş süzüldü.
kaçıncı defa Emir’in yanında kendini yargılanmış hissetti.
Ayla:
“Ben gitmedim… Beni uzaklaştırdılar. Ben kızımı aldım da kapıya bırakmadım! Sadece… gücüm kalmamıştı…”
Emir’in yüzü bir an yumuşar gibi oldu ama eski öfke hemen geri geldi.
Aklı yine on bir yaşındaki halindeydi.
“Kusura bakma Ayla… ama çocuk, annesinin ‘gücüm yoktu’ demesini anlamaz. O sadece bir şey öğrenir: ‘Annem gelmedi.’”
Ayla titredi.
Bu cümle öyle bir yerden vurmuştu ki… içine sakladığı suçluluk dili çözüldü.
Kalbi fena halde hızlanırken sadece şunu düşündü:
“Ya kızım da böyle hissediyorsa? Ya o da beni bırakıp gitti sandıysa? Ya ben gerçekten… kötü bir anne isem?"
Ayla o an Emir’e değil, kendi içindeki o karanlık yaraya yeniliyordu.
Sessizce ayağa kalktı.
Ayla:
“Bugün… burada kalamayacağım.”
Kapıya yöneldi, Emir’in gözleri ilk defa pişmanlıkla karışık bir endişeye büründü ama onu durduramadı.
Ayla odadan çıkarken yalnızca bir şey hissediyordu:
Sabırsız bir korku.
“Emir’in yarası bana iyi gelmeyecek… Bunu kaldıramam.”
--- Bitti artık bir daha buraya gelmek yok.