Hayat gerçekten adil değildi. Bazı insanlar ile asla aşık atamayacağız; bazı insanlar gerçekten çok şanslı. Bazıları ne kadar çabalarsa çabalasın, hiçbir zaman onların istediği şeyleri bazıları hiçbir şey yapmadan önlerine sunulacak insanlarla aynı kulvarda olamayacak.
Bunu hepimiz kabul etmek zorundayız.
İç yolculuğumu bölen şey, çalan kapı sesi. Telefonum elimde bir şekilde gidip kapıya baktım; gelen kargocuydu. Kargoyu alıp içeri geldim; orta sehpanın üzerine bıraktım. Ardından koltuğa oturdum ve düşünmeye devam ettim.
Hayatta her zaman her istediğimiz olmuyor; bazen istediğimiz zaman olmuyor bazen de istediğimiz gibi olmuyordu. Bunu kabul etmek zorundayız çünkü her şey kendi içinde bir kurala, bir nizama göre, bir plana göre işliyor.
Yani istesek de elimizden gelen hiçbir şey olmuyor bazen.
Yok yani, öyle gayretmiş, çabaymış vs. diye bir şey yok!
Bacaklarımı kendime çektim ve kollarımı etrafına sardım.
Pazartesi güne işe başlayacaktım.
İş?
Puff. Hayaller Paris, yaşantı cehennemin dibi.
Benim iş görüşmesi olumlu olmuştu ama ne ummuştum, ne bulmuştum?
Halkla İlişkiler departmanı için başvuru yapmıştım ama sekreter olarak devam edecektim kariyerime. Son anda bir pürüz çıkmasa, şaşardım zaten. Garibanın yüzü gülür mü? Sanki ne zaman her şey yolunda gitmişti ki şimdi de gitsindi? Mutlaka bir bit yeniği çıkıyordu. Mutsuzca karşımdaki kapalı televizyona baktım. Karanlık ekrandaki silüetime baktım: Karşımdaki mutsuz kadından hiç memnun olmamıştım.
Allah belamı vermişti.
“Ayy, bu yağmur da nasıl yağıyor var ya?” Melis’in sesini duyduğumda irkilmiştim. “Ne yapıyorsun canım?” diye sordu. Bir eli ile ıslak saçlarının suyunu almaya çalışıyordu. “Aynı.” dedim. Melis ayakta durmaktan pes ederek yan taraftaki koltuğa oturdu.
“Akşam yemeğini birlikte yapalım mı?” diye sordu. Yüzüne kısa bir bakış attım; “Ben çoktan yaptım.” dedim iç çekerek. Melis duraksayarak bana baktı.
“Ya balım, sana karşı da mahcubum.” dedi. Omzumu silktim. “Valla nasıl oldu anlamadım ya. Çisem Hanım ile konuştum, kadro boşalır boşalmaz sen geçeceksin.” dedi. “Boş ver ya.” dedim. “Biraz da farklı bir departmanda çalışırım.” dedim. Artık salmıştım. “Zaten hiçbir şey istediğim gibi olmuyor.” dedim.
“Şey.” dedi Melis. “Senin sevdiğin sodadan kalmamış.” Bir soda için insan ağlar mıydı?
“Aaa.” dedi Melis. İlk defa ağladığımı görmüyordu ama ilk defa soda için ağlayan birini görmenin garipliğini yaşıyordu.
“Yaa ama birtanem. Tamam, ağlama. Şimdi gidip başka bir markete bakacağım.” Melis’e bir cevap vermemiştim. Telefonu çaldığında açtı, “Ne? Öyle mi? Tamam, hayır haberim yoktu benim.” dedi. Sonra bana baktı, gözlerimdeki acı ifadeyi gördü. “Tamam, tamam canım. Görüşürüz.” dedi ve telefonu kapattı. Ardından önümde diz çöktü. “Mesele soda değil, değil mi?” dedi. İç çekti.
“Onu öldürmek istiyorum.” dedi. Yarım saat boyunca ağladım. Melis üstünü değiştirip gelmişti.
“Sen nasıl öğrendin?” dedi. Ona Ayaz’ı fake bir hesaptan takip ettiğimi söyledim. Alev ile artık açık olarak ilişkilerini yaşadığını, yakında sözlenebileceklerini söyledim. “İki yıldır görüşüyorlarmış.” dedim.
“İki yıl mı?” dedi. Başımı olumlu anlamda salladım. “Benden önceymiş.” dedim. “Benimle tanıştığında, hayatında zaten o varmış.” dedim. Melis anlamsızca bana bakıyordu.
“Neden o zaman ya, neden? Neden aynı anda ikinize de umut veriyormuş?” Ayaz’a küfrettiğinde “Ailesi Alev’i istemiyormuş. Oğullarına helal süt emmiş bir kız arıyorlarmış çünkü.” dedim. Melis bana bakarak “O şerefsiz oğulları için mi? Hah!” dedi. “Sanki oğulları namuslu da bir de düzgün bir kız istiyorlar.” dedi. Derin bir soluk verdim. “Zaten her şey ailelerin halt etmesi!” dedim. Niye böyle yapıyorlardı?
“Neden seninle tanışır tanışmaz evlilik teklifi ettiği ortada?” dediğinde bir şey demedim. “Kim kiminle tanışır tanışmaz evlilik teklifi eder ki?” dedim. Bugün uzun uzun düşünmüştüm. Aşk diye bir şey yoktu. Varsa bile herkese nasip olmuyordu.
“Şimdi ne değişmiş peki? Ailesini nasıl ikna etmiş de sözlenecek?” Derin bir nefes aldım. “Ayaz’ı biraz tanıdıysam eğer, o kızı da bırakacak. O öyle yürekli biri değil. Tam bir ana kuzusu.” Adım kadar emindim, eninde sonunda ailesinin isteğine boyun eğecek ve onların seçtiği bir kızla evlenecekti. Hoş, evlense bile karısına sadık kalabilecek biri de değildi. Yine aldatmaya devam edecekti.
“Hadi gel, elini yüzünü yıkayalım. Yarın ilk iş günün.” dedi. Başımı olumlu anlamda salladım. Yarın şiş gözlerle işe gidecektim. Kaçarı yoktu. Maalesef.
***
Hayatın bana bir tarafları ile güldüğü konusunda hemfikir olmakla beraber; arada sırada beni gülümsetecek şeyler de oluyordu sanki. Ya da bu şekilde benden daha bir keyif alarak intikam alıyordu. İç çekerek adının Faruk olduğunu öğrendiğim adama baktım. Uzun boyluydu, beyaz tenli, kahverengi gözlere sahipti. Ciddi duruşunu bozan şey ise arada sırada kıvrılan dudaklarıydı. Kibar biri Faruk Bey. Maalesef ona çalışmak istememe rağmen bu çok mümkün değil. Kendisi bir süre buralarda olmayacak.
Bana neredeyse ağıt yaktıracak çilem de burada başlıyor: Hani dedim ya, hayat bana arada sırada iyi davranıyor; ardından da tüm bu iyiliğin ardından, adeta güzel bir havadan sonra gelen korkunç bir fırtına gibi karşıma çıkıp, ben ağlatıyor diye... Yine öyle oldu. Bu hafta işe başladım. Holdingin yönetimi babadan oğula geçmişti. İlk iş günümde Faruk Bey’le tanıştığımda, onun yeni yönetici olduğunu sanarak büyük bir hata yapmıştım. Esas patronun o olmadığını, patronundan önce kendisinin önden gelerek, patronu için birtakım hazırlıklar yapmak için bulunduğunu söylemişti. Çok kibar biriydi. Onunla birlikte vakit geçirdiğimiz bu bir haftada çok rahat geçirmiştim. Yeni işime ve pozisyonuma alışmam için elinden geleni yapmıştı. Sayesinde çok çabuk alışmıştım. Holdingde çok sevilen biri Faruk Bey. Ama yurt dışındaki şirkette kalması gerektiği için gidecek; buradaki holdinge ise esas patron Efecan Bey gelecekti.
Bana birtakım şeylerden bahsetmişti ve bunların hepsi de Efecan Bey ile ilgili dikkat etmem gereken hususlar konusunda olmuştu. Gerilmiştim, adamı daha görmeden ona karşı biraz kurulmuştum. Gıcık olmuştum! Faruk Bey gittiğinde ise yapayalnız kalmış hissetmiştim kendimi. Faruk Bey’e bu kadar kısa sürede alışmam tam bir saçmalıktı. Melis ile bu konuyu konuştuğumda bunun gayet normal olduğunu, Faruk Bey’in aurası ile ilgili olduğunu söylemişti.
Holdingde koşuşturmalar başladığında, girdiğim düşünce dünyasından çıktım. Stresten dudaklarımı kemirdiğim için rujumun çok dağılmadığını umut etmiştim. Kasılmıştım, derin derin nefes aldım ve duruşumu düzeltmeye çalıştım. Ardından birkaç adım öne doğru çıktım.
Siyah bir araba tam da holdingin kapısının önünde durdu. Merakla arabanın içinden çıkacak yeni patronumun, arabadan inmesini bekledim.
Kötü bir huyum vardı; ne zaman stres yapsam işaret parmağım ve başparmağımı birbirine bastırırdım ve tırnağımın kırılmasına, bazen de kanamasına neden olurdum. Canımın yanması bazen beni durdursa da bazen durmayıp, iyice bastırarak daha çok kanamasına neden olurdum. Neyse ki bu sefer kanatacak kadar çok bastıracak zamanım olmamıştı. Arabanın kapısı açıldı, önce siyah rugan ayakkabı giyen ayağı gördüm. Ardından diğer ayakta dışarı atıldı ve nihayet patronum tamamen arabadan dışarı çıktı.
Uğultu sardı beynimi. Etraftaki fısıltılar, patronu görmek için itilen bedenler ve bana çarpan bir omuz... Yutkunmamı neden olan şeyse yeni patronum Efecan Bey’in bana bakan bir çift ela gözleri olmuştu.