ESMER Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. O eski, heybetli Mardin konağının salonunda annemin yanında oturmuş, ellerimi dizlerimin üstünde sıkıca kenetlemiştim. İpek gelinlik giymiş gibiydim ama bu seferki düğünlük değil, “isteme” kıyafetimdi. Üzerimde, annemin sandığından çıkardığımız nakışları solmuş, antika bir Mardin şalı vardı. Başımda incecik, dantelli bir yazma. Her şey, töreye uygun olsun diyeydi. Salon her zamankinden daha temiz, daha ferah görünüyordu. Büyük bakır tepsiler içinde cevizli, fıstıklı, fındıklı Mardin baklavaları reçeller, kuru yemişler hazırlanmıştı. Kahve cezveleri en güzel fincanlarla dizilmişti. Havada taze çekilmiş kahvenin mis gibi kokusu, gül suyunun ferahlığı ve bir o kadar da ağır bir gerginlik vardı. Babam ve Tahir abim en baştaki koltuklarda oturuyorl

