8. BÖLÜM
“Bırak artık beni!” diye bağırdım, kolumu sertçe çekip ondan uzaklaştım. Adamların peşinden polisler gelmişti, polislerin peşinden ise, “Yasemin kızım, neredesin?” diye korkuyla karışık sesiyle bağıran babam. Gördüğüm anda koşarak yanına gittim.
“Tamam kızım, korkma. Artık geldim, yanındayım,” diyerek bana sarıldı, saçlarımı okşadı.
Polislerden biri, “Toparlanın, hep birlikte karakola gideceğiz. İfadeleriniz alınacak,” dedi. O an omuzlarıma çöken ağırlık tamamen çözüldü. Kendimi babamın güvenli kollarına bıraktım. Bu kez gözyaşlarım mutluluktandı. Babamla birlikte giderken içimden “Bitti… bitti artık,” diye mırıldanıyordum. Kimseye bakmadan konaktan çıktım.
Karakola vardığımızda önce babamı ifade için içeri aldılar. Yalnız kalmıştım. Ortam buz gibiydi. Korkuyordum ama bir yandan da bittiğini düşünerek sakin kalmaya çalışıyordum.
Bir süre sonra babam çıktı, göz göze geldik. Omuzları düşmüştü, ağlamış gibiydi. Yanıma gelip sarıldı. “Sakın korkma, olur mu? Ben özü…” derken içeriden bir polis sesi yükseldi:
“Sıra sende, gel bakalım.”
Beni ifade odasına aldılar. Küçük, havasız bir odaydı. Ortada bir masa, iki sandalye ve masanın üzerinde açılmamış bir şişe su vardı. Duvarlar bembeyazdı. Köşede küçük bir ayna duruyordu, sanırım diğer tarafta izlenebilen türden. Sandalyeye oturduğumda dizlerim titriyordu.
Bir süre yalnız kaldım. Sonra içeriye bir polis girdi. Sandalyeyi çekip oturdu, kollarını masaya koyup öne doğru eğildi. Gözlerimin içine bakarak,
“İngiliz Konsolosluğu'na kadar haber vermen cesaret işi,” dedi tehditkâr bir ses tonuyla.
“Siz ilk aradığımda gelip beni alsaydınız o zaman,” dedim, aynı sertlikle.
“Lazen Aşireti’yle ilgili gerçekten hiçbir şey bilmiyor musun?” diye sordu. Kaşlarımı çatıp başımı salladım.
“Anladım. Ama biz o eve geldik. Sizi yatakta gayet rahat uyurken bulduk. Hiç kaçırılmış gibi bir haliniz yoktu. Evdekiler de bizi gayet güzel karşıladı. Gizlemeye çalıştıkları bir şey varmış gibi davranmadılar. Seni uyandırmaya çalıştık ama uyanmadın. ‘Yarın tekrar geliriz,’ diyerek çıktık.”
Şaşırmıştım. Gerçekten gelmişler miydi? Ama kandırılmış da olabilirdim. Sonuçta anneannem işin içindeydi. Konsolosluk bile devreye girmişse… Gelmeselerdi, belki de yarın evli olacaktım.
“Sonuç olarak beni kaçırdılar. Kim olduklarını bilmiyorum. Hepsinden şikâyetçiyim,” dedim ve kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Peki neden seni kaçırsınlar? Koca bir aşiretin seninle ne derdi olabilir?”
“Babannemlerin evini bastılar. Pardon, konağını… Sabah silah sesleriyle uyandım. Aşağıya indiğimde onların kardeşinin kaçtığını ve karşılık olarak bizi hedef aldıklarını öğrendim. Kardeşi isteyerek kaçmış ama beni zorla götürdüler. Cihan denen adamın kuması olacaktım!”
“Sanırım fazla film izlemişsiniz küçük hanım. Babaannenizin konağı, büyük bir aşirete ait. Oradan öyle kolay kolay kız kaçırılamaz. Ailenden de kimse bize böyle bir beyanda bulunmadı.”
“Nasıl yani? Her şey sabah oldu! Babam da burada, o beni kurtardı zaten!”
“Bak kızım, olan şu: Sen Cihan’la anlaşıp kaçmışsın. Kardeşleriyle bir alakan yok. Onların kaçması sadece denk gelmiş. Üstelik Cihan’ın evli ama çocuksuz olduğunu bildiğin ve dini nikâha razı olduğun söyleniyor. Ailenden de kimse gelip ‘Kızım kaçırıldı’ demedi.”
“Ne saçmalıyorsunuz? Sabah beni zorla kaçırdılar! Babamın kafasına silah dayadılar, zorla evlendirmeye çalıştılar. Siz de bana diyorsunuz ki ‘Kuma olmayı sen istemişsin’? Şaka mı bu?”
“Senin konakta kimse seni görmemiş. Sabah uyandıklarında evde yokmuşsun. Geldiğimizde de odanda uyuyordun. Bize gelen mesaj Konsolosluktan gelmişti, bir kontrol edin dediler. Babana ulaştık, tekrar geldik konağa.”
Kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü. Etlerim çekildi, kalbim sıkıştı. Sessizce “Babam…” diyebildim. Acıdan dilim tutulmuştu. Sonrasını hatırlamıyorum, olduğum yerde yığılmışım.
Göz kapaklarım açılmak istemiyordu. Beton dökülmüş gibiydi üstlerine. Zorlayarak araladığımda güneş gözlerime vurdu, tekrar kapattım. Derin nefesler alıp hafızamı yoklamaya çalıştım. Ama her şey bulanıktı.
Sonra gözlerimi açmadan doğrulup oturdum. “İzmir’de miyim?” diye geçirdim içimden. Odamda uyanmış olmayı umuyordum. Kalbim kısa süreliğine rahatladı. Gözlerimi açınca gerçek yüzüme tokat gibi çarptı.
Her şey bıraktığım gibiydi. Üzerimdeki kıyafetler bile değişmemişti. “Unutma” der gibiydi, yaşadıklarımı hatırlatır gibi.
Ağlamaya başladım. Sessizce. Kimse duymasın, kimse görmesin istiyordum. Kendimi koca Mardin’in ortasında, fazlalık gibi hissediyordum. O koca odada bir nokta kadar küçüktüm.
Bir süre bacaklarımı kendime çekip oturdum. Sonra banyoya yöneldim. Ama kapının yanında duran valizlerimi görünce donakaldım. Heyecanla hazırladığım o valizler, orada öylece duruyordu.
Yere çöktüm. İçimdeki acı dinmeden yenileri ekleniyordu. Sanki ayağa kalkmak bana haramdı. Ne derdimi anlatabiliyordum ne de anlayan vardı.
Kendimi toparlayıp hızlıca banyoya girdim. Sıcak suyu açtım. İçeride bağıra bağıra ağladım. Çıkamıyordum işin içinden.
Artık hissettiklerim öfke değil, bir vazgeçişin kabulüydü. Asıl yıkıcı olan, babamın benden vazgeçmesiydi. Annemin sözleri geldi aklıma: “Şükret kızım, insanların büyük acıları olabilir. Başına gelmeden anlayamazsın.”
Ne kadar da haklıymış.
Suyu kapatıp buğulu camı sildim. Kendime baktım. “Pes etmek yok!” dedim. “Kimsenin kuması olmayacağım.” Kendime söz verdim: Bu konaktan kurtulacağım, yeni bir hayat kuracağım.
Saçlarımı kurutup banyodan çıktım. Valizimi açıp siyah bol bir pantolon ve tişört giydim. Aynaya baktığımda yorgun ama kararlı görünüyordum.
Ağlamak yoktu artık. Dün bana yardım eden kadını bulmalı, onu ikna edip buradan kurtulmalıydım.
Odadan çıkacaktım ki yine bir gürültü koptu. Kadınların ağlama sesleri uğultu gibi yükseliyordu. İçime yine bir korku çöreklendi.
Acaba bu kez ne olmuştu?