9.BÖLÜM

929 Words
9. BÖLÜM Odadan çıkmasam mı acaba diye düşündüm. Malum, geçen sefer çıktığımda başıma gelenler ortadaydı. Bir süre bekledim ama çok acıkmıştım. Artık beni bir daha berdel veremeyeceklerine göre, kendi dertlerine yansınlar diyerek omuz silktim ve odadan çıktım. Seslerin geldiği yöne doğru ilerledim. Uzun bir sofra kurulmuştu, arada kadınların gülüşmeleri geliyordu ama bir türlü anlayamıyordum ne olduğunu. Biraz daha yaklaştığımda herkesin sofradan kalkmış, kapıya doğru yöneldiğini gördüm. Ayak ucuma yükselip baktığımda uzun boylu bir asker gördüm. Gözlerime inanamadım. Kalbim göğsüme sığmayacak gibi çarpmaya başladı. Koşarak yanına gittim ve askere sarıldım. Bir anda kaskatı kesildi. Kaşlarını çatarak, şaşkın ve anlamaya çalışan gözlerle bana baktı. O anda güven kokladım sanki… Doya doya çektim kokusunu içime. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Bayağı uzun boylu ve yakışıklıydı. Bırakmak istemedim ama arkamdan gelen kadınların kıkırdamasıyla istemeyerek ondan ayrıldım. Karşısına geçip başımı kaldırdım ve göz göze geldiğimizde heyecanla: "Beni kurtarmaya geldiniz! Biliyordum, beni burada bırakmayacaklarını biliyordum!" dedim, ellerimi çırpıp yüzümde coşkulu bir gülümsemeyle. Tam o anda, arkamdan biri; "Yazık… Bu hâlâ kurtulma peşinde," dedi. Gülümsemem soldu, gözlerimde hayal kırıklığı belirdi. Çaresizce yutkundum. Asker kaşlarını çattı, gözlerini benden ayırıp başını hafifçe çevirerek: "Ana, ne oluyor burada?" dediği an, bir adım geriledim. "Sen de mi onlardansın?" diye sordum. Sesim, içimdeki çaresizliğin vücut bulmuş hâliydi. Kapının dışında iki asker daha vardı. Beni anlamaya çalışan gözlerle bakıyorlardı. Bu sefer onlara koşup arkalarına saklandım: "Yalvarırım yardım edin! Asker değil misiniz siz? Beni zorla kaçırdılar, evlendirecekler!" diye bağırdım. Kadınlar tebessümle izliyordu. Sanki hayatımız değil de bir film oynanıyordu. Gözlerim Cihan’ı aradı ama ortalıkta yoktu. Ya kadın-erkek ayrı yemek yedikleri için duymuyorlardı bizi ya da sabah erkenden işe gitmişlerdi. O sırada o yakışıklı asker yanıma gelip, yumuşak ama ciddi bir ses tonuyla: "İçeri geçip konuşalım, neler oluyor burada?" dedi. Bakışları içime işliyordu ama ona güvenemezdim. Belki o da onlardandı. "İçeri girmem ben! Beni bırakmazlar. Gitmek istiyorum!" deyip askerlerin arkasına iyice saklandım. Yüzümü kapattım korkuyla. Asker derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp açtı, düşünmeye çalışıyordu. "Tamam… Siz avluya geçin oturun. Ana, sen de gel, anlat bakalım şu kaçırma olayı neymiş?" dedi. Kadın, başıyla onaylayarak dışarı adım attı. Bu, dün bana yardım eden kadındı. Allah’ım, şükürler olsun… Eğer oğlu da annesi gibiyse, kurtulurum buradan, diye geçirdim içimden. Dudaklarıma yine o umut dolu tebessüm kondu. Konaktaki kadınlar babaannemler gibi değildi. Kıyafetleri daha sade, tavırları daha yumuşaktı. Hiçbiriyle konuşmadım ama babamın ailesinden daha yakın hissettirmişlerdi kendilerini. Sanırım bunun en büyük nedeni, dün yardım eden kadındı. Sadece Cihan’ın eşi kötü bakmıştı nikâh günü. Onu da acısına veriyordum. Bugün o bile normal bakıyordu bana, sanki anlamış gibiydi halimi. Avluya geçip oturduğumuzda asker gözlerimin içine bakarak: "Anlat bakalım," dedi. Ağlamakla ağlamamak arasında bir yerde anlatmaya başladım: "Ben İzmir'de doğup büyüdüm. Matematik öğretmeniyim. Buraya tayinim çıktı. Babam bu topraklardan ama annemle evlenince İzmir’de yaşamaya başlamışlar. Babamla küsmüşler, hiç görüşmedik. Buraya ilk kez geldim. Hepsiyle burada tanıştım. İsimlerini bile zor hatırlıyorum. Bir sabah kalktım, amcamın oğlu sizin kardeşinizle kaçmış ve siz de Gülperi’yi alacakmışsınız… Kız daha 12 yaşında! Cihan denen adam beni görünce kolumdan tuttuğu gibi buraya getirdi. ‘Akşama kadar Boran gelmezse Yasemin karım olur,’ dedi. Oysa kendisi evliymiş, beni de kuma yapacakmış! Tabii ki kabul etmedim. Polisi aradım. Hoca getirmişler, hazırlık yapıyorlardı. Direndim. O sırada polis geldi. Karakola gittiğimizde olay bambaşka anlatıldı. Ben çok film izlemişim de, kendi isteğimle gelmişim de, Cihan’ın kuması olmak istiyormuşum falan… Gerisi işte bu! Buradayım…” Gözlerine umutla bakıp başımı eğdim. Hüzünlüydü hikâyem. Yaşarken canım çok yanmıştı ama anlatırken bir çırpıda döküldü ağzımdan. Asker bir süre bana baktı. Derince bir ‘of’ çekti. Sağa sola adımlayarak yürümeye başladı. Onu öyle görünce omuzlarım düştü. Gözlerim doldu. Bir damla yaş süzüldü ama gerisini tutmayı başardım. Cılız bir sesle; "Anladım," diyebildim. Yoktu işte çözümü. Onlar da anlamıştı aslında ne demek istediğimi. --- Kılıç’tan: “Nereye Kılıç?” diye bağıran yüzbaşıya döndüm. Yanına hızlı adımlarla yürüyüp baş selamı verdim: "Komutanım, evrakları masanıza bıraktım. İzinliyim, iki hafta eve gideyim dedim." "Tamam aslanım, hadi git. Uzun zaman oldu, yapmadın izin. Ailene çokça selamımı iletirsin," dedi ve karargâha döndü. Yanımda Hasan ve Batuhan vardı. Onlar beni eve bırakıp başka göreve çıkacaklardı. Yola koyulduk. Batuhan: "Kılıç Komutan, iki haftalığına ağalığa terfi ediyor!" diyerek gevşek gevşek konuştu. Gülerek ensesine bir tane patlattım: "Lan oğlum, dön önüne! Yoksa anamı ararım, ‘Bunlara yemek yok,’ derim." "Haha, oğlum, Dila anne bizi aç yollamaz!" dedi Batuhan. "Ne ara anneniz oldu lan! Ben biricik oğluyum, beni üzmez o!" diye güldüm. Hasan lafa girdi: "Bence de Kılıç, biz aç kalmayız o evde," deyince kahkahayı bastık. Yol bitmişti. Sabah saatleriydi. "Hadi iyisiniz, kahvaltı saatine yetiştiniz!" diye takıldım onlara. Askerî araçla geldiğimizden kapıdaki korumalar önce önümüze geçmek istese de beni görünce geri çekildiler. "Hoş geldiniz, ağam," dediler. Bizimkiler yine arkamdan gülüyordu. İki senedir gelememiştim. Anamın kokusunu, sesini özlemiştim. Kapıya vurduğumda ortalık birden karıştı. Sarıldılar, güldüler, ağladılar. Sonra bir kız kalabalığı yarıp geldi, sarıldı bana. Ne olduğunu anlamadan kokusu doldu burnuma. Çiçek gibi kokuyordu. Sıkı sıkı sarıldı. “Beni kurtarmaya geldin, biliyordum!” dediğinde göz göze geldik. O bakış… Masum ve umut doluydu. İçimde bir şeyler kıza karşı ısındı ama anlamam gerekiyordu. Anama dönüp ne olduğunu sorduğumda, o umut dolu gözler bir anda bulutlandı. "Sen de mi onlardansın?" dediğinde, kalbim paramparça oldu. Bir an kendimi en yakın arkadaşına ihanet eden biri gibi hissettim. Kız sonra Hasan’la Batuhan’a koştu. Onların ne yaptığına anlam veremedim ama kızın gözlerindeki korku beni sinirlendirdi. Avluya geçip anlattıklarını dinledim. Kolay değildi burada töreye karşı gelmek. Belki bir çare bulunurdu ama aşiret ağalarıyla konuşmak gerekirdi. Tek başıma karar veremezdim. Ara ara göz göze geldik. Sonunda bir damla gözyaşı süzüldü yanaklarından. Ben sustukça, “Anladım,” dedi. Omuzları düştü. İçim ezildi. Kabuğuna çekilip sessizleşti. Belli ki çok bağırmıştı, çok isyan etmişti…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD