11. Bölüm: LEYL(*gece)

2391 Words
Efdal'in yeşil gözleri gözlerimle buluştu. Gözlerini oldukça kısmış, sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. En azından ben öyle tahmin ediyordum. "Size kolay gelsin Gülay Hanım. Arkadaşım geldi." deyip gülümsedim. Gülay doktorun gözü Efdal ile buluştu. "Geçmiş olsun." dedi ona karşı. Efdal ise makul bir cevapla teşekkür etmekle yetindi. Doktor bana veda edip giderken bende Efdal'in yanında yerimi çoktan almıştım bile. "Ne zaman çıkarmış sonucun?" Erken çıkması benim için oldukça önemliydi çünkü daha gidip cezamı gerçekleştirecektim aksi takdirde yeni bir ceza daha gelirdi. "Yarın çıkarmış. Bende eve gideceğim zaten. Beklemeye gerek yok." Beyaz fayanslarla döşenmiş hastane koridoruna baktım. Çıkış işlemleri aşağıda hallediliyordu sanırım. "Cüzdanım arabada kaldı. Bekle beni çıkış işlemleri halledeyim sonra gideriz." Gözlerimizin temasını kesip gidecekken, "Ben hallettim, direkt çıkabiliriz. Zaten sende üşüdün. Bu havada tişört giyinilir mi?" Cümlesini söylerken sanki çocuğunu azarlar gibi azarlamıştı. Ya da sadece uyarmıştı fakat ben öyle hissetmiştim. Şu an onu çözümleyemeyecek kadar yorgundum. "İstediğimi giyinirim." dedim. Kötü niyetle söylemediğinin farkındaydım ama o benim, bu havada tişört giyinilmeyeceğini bildiğimin farkında değildi. Mecbur olmasam giyinmezdim. "Tamam, bir şey demedim." dedi olayı büyütmek istemezcesine. Hafif bir tebessüm ettim, kavga dahi etmemiştik fakat bu bir zeytin dalı olabilirdi. O da bana karşı tebessüm ederken gergin yüzü gitmişti. Yüzündeki hücreler bu sefer gülüyordu. "Buyurun efendim. Sizi gideceğiniz yere bırakayım!" dedim heyecanla. Hastaneden çıkarken leyl üzerimize çökmüştü, sema hem kendini karartıyor hem de yeryüzündeki insanları karartmaya yetiyordu. Gece, bir tek bana huzur veriyordu sanki. Bana özeldi. "Arabanızın hasarını karşılayacağım. Ayrıca yarın polise de gideriz. Benden şikayetçi olabilirsiniz." dedim rüzgârın sesinin yanına kendi sesimi de ekleyerek. Kurumamaya ant içmiş tişörtüme çarpan soğuk rüzgâr bedenimi tamamen etkisi altına almıştı. Yağmur durmuş kendi yerini rüzgâra bırakmıştı. "Şikayetçi olmayacağım." Sessizliği verdiği cevapla bozmuştu. "Bana inanmıyorsun! O halde şikayetçi olun lütfen. Sana yaşattıklarım normal değildi az kalsın canından ediyordum." Sitemim kendimeydi fakat yükselen ses onaydı. Madem inanmıyordu bıraksındı, bıraksın ki cezamı çekeyim. "Çünkü... Tamam, yaptıkların saçma ötesi, inanmak mümkün olmuyor fakat bilmeden de olsa yardım ettiğim için mutluyum." "Yarın MR sonucun çıksın mutlu kalacak mısın merak ediyorum." diye fısıldadım. Sesim ona ulaşmadan rüzgâra karıştı. Yolculuğumuz oldukça sessizdi. Tamamen yabancı iki insan ne konuşabilirdi ki zaten? Yabancı duygular, yabancı hisler, yabancı düşünceler... Hepsinin olduğu yerde konuşacak pek az şey düşüyordu. Tek ortak noktamız, en azından benim ortak noktamız diye sayılacağım şey rüyamdı. Rüyamda o da vardı ben de. Bu şehirde ise, ikimiz vardık evet, fakat ayrı ayrı hayatlarda yaşayarak vardık. Arabanın içerisinde sadece nereden döneceğimi söyleyen Efdal'in sesi vardı. Birazdan o da gidecek tüm hayatım sessizliğe boyanacaktı. İçimdeki bitmez bağırışlar ise ebediyen benimle kalacaktı. Kimse duymadan, kimseye duyurmadan. Ani firenle birlikte durdum, evinin önüne geldiğimizi söylemişti fakat ani fireni o da beklemiyor gibiydi. "Pardon." demekle yetindim. Emniyet kemerini takmıştı, ona bilmeden hayatının dersini vermiştim. "Hakim Bey, emniyet kemerini takmanızı öğrettiğim için bana minnettar kalmalısınız." Komik olmasa da dudaklarım zevkle yukarı kıvrıldı. "Biraz zorlu bir dersti Avukat Hanım." dedi benim taklidimi yaparcasına. "Umarım hayatınıza benim gibi deli birisi girmez! Size çarpmak isteyen bir deli!" gözlerimi olabildiğince büyütüp ellerimi çocuklara, 'Öcü geliyor.' der gibi üzerine uzattım. "Daha delilerini görmüştüm, sizi saymıyorum. Gelmezlerse ayıp ederler." Gür kahkahası arabanın içerisinde patladı. "Beni deliden saymamanıza... Hmm, buna sevinmeli miyim?" Derken kaşlarım benden habersiz çatılmıştı. Zaten hangi mimiğim kontrolüm altındaydı ki? "Deli olmak kötü bir şeyse sevinin... ki ben öyle düşünmüyorum." dedi ciddi ciddi. Asıl deli olanlar, deli denilen kişileri delirtendi. Sonradan kimse deli olmaz, deli oldurulurdu. "Yarından sonra hiç görüşmeyeceğiz o zaman." derken dudaklarım memnuniyetle yukarı kıvrıldı. "Öyle gözüküyor." Düşünceleri sesine karıştı ve efkârlı bulut misali ses tellerinden çıktı. "Vedalaşma cümlelerimi yarına saklayacağım." Zorla da olsa kahkahamı patlattım. "Bende öyle yapacağım. O zaman yarın, son kez görüşmek üzere." Başımla onaylamakla yetindim. Ne diyebilirdim ki diyecek herhangi bir söz kalmamıştı. Ben susunca onun öylece arabadan çıkısını seyrettim. Daha sonra gözümün önünden kayboluşunu. İşte şimdi bir insanın damarlarında benim ona verdiğim zehir akmayı bırakmıştı. O zehir şu an bana özgüydü, yine tek benim vücudumda dolaşmaya, ilmek ilmek zarar vermeye başlayacaktı. İşte şimdi zehrimden bu denli korkuyordum. En kötüsü de iltica edeceğim kimsenin olmamasıydı. Birine sığınsam ellerinden ne gelebiliyordu ki? Rüyalarımı durduramıyor, benim vücudumdaki acılara merhem olup dindiremiyorlardı. Karşılıksız kalacak yardım çığlığımı atmakta ve fayda vardı ki? Yaşadıklarım giz doluydu ve açıklamaya çalışmak sadece aptallık olurdu. Arabanın ısıtıcısı çalıştığından tişörtüm kurumaya başlamış, vücudum sıcaklığını korumaya başlıyordu. Şaha kalkan tüylerim yerlerini boylamış, titremem geçmiş, bana kalan tek şey ise daldığım yol olmuştu. Gözlerimi yoldan ayırıp eve gitmek istiyor, gözlerim ise oradan ayrılmamak için direniyordu. Ne derlerdi halk arasında, gözünün bir yerlere dalmasına? Sanırım misafir gelmesiydi, hoş bunların hepsi batıl inançtan başka bir şey değildi ya! Yeşil gözlerim tam da sokak lambasının vurduğu, yolun orta noktasına bakıyordu. Ne arıyor ne istiyor da ayrılmıyordu anlamak mümkün değildi. Belki de zihnim çok doluydu ve beni rahatlatıp, beynimin içerisinde gezen tüm düşüncelerimi yola saçmak istiyordu. Saça saça beni eve götürmek, yorulmamamı önlemek istiyordu. Bedenimin her bir parçası bana yardım ediyordu fakat ben yine yaramaz çocuk misali gözlerimi yoldan çektim. Saçılmakta olan düşünceler akmayı bırakmış, ana yerine gelmişti. Orada büyüyecek, çoğalacak ve asla ölmek bilmeyeceklerdi. ? "Anne, Ayşe abla nerede?" Ben direkt Ayşe ablayı bulup rüyayı gerçekleştirmek derdinde iken annemin endişeli gözleri benim üzerimdeydi. "Kızım bu havada tişörtle mi dışarı çıktın? Sırılsıklam olmuşsun yavrum, git üzerine kalın bir şeyler giyin!" Endişesini anlıyordum fakat şu an vaktim azalmıştı. Saat tahminimde dokuzlardaydı ve tüm odayı boşaltıp on ikiye kadar rüyamı gerçekleştirmek zorundaydım. "Tamam annecim, değiştireceğim... ama önce Ayşe teyze nerede söyle. Rüyamı gerçekleştirip uyumam gerekiyor." Annem de oldukça yorgun olduğumun farkındaydı, genelde aileden birini rüyamda görmezdim. Aslında Ayşe teyzeyi rüyamda görmek bana ödül gibi gelmişti. Ne olursa olsun ikna ederdim fakat zorlanacağım aşikardı. Dışarıdan birini ikna etmem oldukça zor oluyor, çoğu zaman kabul etmiyorlardı. Geniş koridordan geçerken, küçük olmayan çokta büyük sayılmayan evin, teras katına çıktım. Teras kat, alt kata göre küçüktü ve Ayşe teyze bu evde kaldığı müddetçe rahat etmesi açısından terasta kalırdı. "Ayşe teyze, neredesin?" Aslında kendim bulabilirdim fakat bu bir nevi geldiğimi haber verme yöntemimdi. "Buradayım." Derken ses odasından geliyordu fakat oldukça bitkindi. Adımlarımı seri bir hale getirip hemen odasına gittim. Yatağında uzanmış, battaniyeyi tepesine kadar çekmişti. "Neyin var canımın içi?" Endişeli gözlerim onun mavi gözleriyle buluştu. Hasta olduğu, kızaran gözlerinden belli oluyordu. Ayrıca yanakları kızarmış fakat o üşüyor gibi battaniyeye gömülmüştü. Büyük ihtimalle ateşi de vardı. "Bir şeyim yok, biraz rahatsızlandım. Ne oldu kızım, bir şey mi diyeceksin?" Konuşurken dişlerinin titreyip birbirine çarpması da gözümden kaçmamıştı. Nasıl derdim ki, 'Kalk da benim rüyamı gerçekleştirelim.' diye? "Yok, annem hasta olduğunu söyledi, geçmiş olsun demeye geldim." Yastıkta duran kafasını, yatağın başlığına yasladı. Sırtı da mecbur doğrulmuştu. "Bana yalan söylemeyeceğini hala anlamadın sanırım?" derken sesinde sahte bir kızgınlık hakimdi. Acaba bu sefer yalan söylediğimi nereden anlamıştı? "Annen hasta olduğumu bilmiyor." Sanki düşüncemi okuyordu, nasıl ne düşündüğümü anlayıp cevap verebilirdi ki? Bu kadın sihirli bir melekti! "... ama sende sürekli beni suç üstü yakalıyorsun, olmaz böyle." Sesim sitem doluydu. Yalana alışan dilim ona gelince kendini inandıramıyordu. "Hadi hadi ne söyleyeceksen söyle. Yine rüyanda beni mi gördün!" Dedi abartı ses tonuyla. Ah Ayşe teyze, alt tarafı bir kez gördüm rüyamda seni. Hem o rüya oldukça tatlıydı, şimdikini bilse ne derdi kim bilir? Çünkü diğer rüyadan bahsederken bile serzeniş edip duruyordu. "Hadi ama sultanım, mızmızlanma, rüya sayesinde nasıl eğlenmiştik hatırlasana!" Derken zihnim beni eskiye götürdü. 15 Haziran 2013 Cumartesi Saat altıya kurduğum alarmımın vakti geldiğinden dolayı, yastığımın altında duran telefonum titredi. Bu saatte uyanmaya hiç alışık değildim, genelde erken uyandığımda başım ağrır, gün boyu da ağrısı kesilmezdi. Gözlerimi açmakta oldukça zorlanıyordum, bunun sebebi büyük ihtimalle vücudumun bu saatte uyanmamı tasvip etmemesiydi. Nazenin vücudumu yataktan çıkarırken kollarımı gererek genleştim. İşte şimdi vücudum, uykudan tamamen(!) kendini sıyırmıştı. Yalın ayaklarımı yataktan sallandırıp, bilincimin yerine gelmesini bekledim bir süre. Bu işlemi her gün yapardım çünkü sabah kendime gelmem epeyce zaman alıyordu. Gördüğüm rüyanın aklıma gelmesiyle yataktan çıktım. Bir kez daha lanet ettim belki de yaşadığım hayata! Kaç yıldır, çalışıp didindiğim sınav için ama o an geldiğinde ise güneş yeni doğmuşken uyandırmıştı beni! Rüyamda Ayşe teyzemi görmüştüm ve maalesef sabah saatlerindeydi rüyam, el mahkûm kalkıp gerçekleştirecektim. Tuvalette sıra olmadığı görünce bir an kendimi şanslı hissettim, bu oldukça kısa bir süreydi. Bir saniye, belki de birkaç salise... Tuvalete girerken önce ihtiyacımı giderdim ve hızlıca elimi yüzümü yıkayıp mutfağa gittim. Bu saatte annem ve Ayşe teyze bile uyanmamıştı! Beyazla döşenmiş mutfağın içerisinde iki melek eksikti. Ayşe teyzenin odasına bir an önce çıkıp uyandırmam gerekti. Şayet rüyamı hızlıca gerçekleştirip hazırlanmam gerekiyordu. Sınav stresinin yanında ek olarak bir de rüya stresi gelmişti. Gerçekleştirmek zorunda kaldığım rüyanın zor olmadığını aklıma getirip içimi rahatlatmaya, sınavımın da iyi geçeceğini söyleyip kendimi kandırmaya çalışıyordum. Ne kadar başarılı olduğum bilinmese de... Modern görünüm veren merdivenlerden çıkıp, yaz günü bile serin olmayı başaran teras kata çıktım. Acaba Ayşe teyze ne kadar şanslı olduğunu biliyor muydu? Odamda üzerimdeki şortla ve askısız bluzla bile terliyorken teras katta bedenim oldukça ferahlamıştı. Bu ferahlama maalesef ruhuma işlemeye başaramıyordu. "Ayşe teyze! Lütfen uyan!" Henüz merdivenin bitimindeydim ve uyandırma çabalarım odasına gitmeden başlamıştı. Zaten Ayşe teyzenin uykusu ağır değildi ve çabalamama gerek kalmayacaktı. "Ne oldu yine, sabahın köründe uyandırdın beni! Sınava gideceksin üstelik sen niye bu kadar erken uyandın?" Azarlar biçimde sorularını sıralamıştı bile. Tahmin ettiğim gibi ben daha odasına gitmeden uyanmayı başarmıştı, nasıl yapıyordu bunu anlamış değildim. Uykudan kendini bu kadar kolay sıyırması olanaksız gibi geliyordu. "Kalk kalk, beraber kahvaltı hazırlayacağız. Annem yerine bugün ben transfer oldum." Kahkahası odayı doldurdu. Ben de nihayet odasına ulaşmıştım. "Sen yumurtayı bile kırarken kabuğunu, içerisine düşürüyorsun, seninle nasıl kahvaltı hazırlayayım ben? Madem heves ettin ben hazırlarken sen de masaya oturup izlersin." O kadar umutsuz konuşmuştu ki, o an yemek konusunda ne kadar kötü olduğumu sorgulamadan edemedim. "Olmaz, Ayşe teyze. Sadece bugün, bir gün bana katlansana?" derken en masum bakışlarımı ona gönderdim. "Rüya mı gördün, ondan mı bu ısrarların?" Derken sesi yumuşamıştı. Benim kahvaltı hazırlamak için hevesli olmadığımı biliyordu. "Evet, sözleri de kolay zaten. Ezberlemek sorun olmaz. Sana anlatacağım ve sadece yarım saat sürecek. Belki daha az..." Ne kadar acı çektiğimi bilmese de inanmasa da kabul edeceğini biliyordum Beni kırmazdı, söylediklerimin doğru olabileceğini aklına getirip vicdan azabı da çekerdi. "Tamam sen git. Hemen üzerimi değiştirip gelirim. Repliklerimi yaz bir kâğıda, sen söyleyince ezberleyemem! Sanki her gün film çeviriyorum." Kabul ettiği için ona minnet dolu bakışlarımı gönderip kendi odama gittim. Boş bir kâğıda, yazımı güzel tutmaya çalışaraktan nerede ne söyleyeceğini yazdım. Mutfağa hızlı adımlarla giderken Ayşe teyze de üzerini giyinip gelmişti. Çekine çekine kâğıdı uzattım ve onun oturduğu, deri sandalyenin karşısına ben de oturdum. Kâğıdı elimden alıp önce göz gezdirdi, daha sonra imalı imalı okumaya başladı. "Krep yapıyoruz. Ben (Ayza) unu kaba koyarken yanlışlıkla tezgâha döküyorum. Ayşe teyze ise 'Bir şey olmaz kızım." diyor ve tebessüm ediyor. Ardından yumurtaları kırıyorum ve yumurtanın kabuğu unun içine düşüyor. En sonunda Ayşe teyze elimden alıyor ve krepin hamurunu kendisi hazırlıyor. Bana ise pişirmek kalıyor. Pişirirken ocağa yanlışlıkla döküyorum ve elimi yakıyorum." Kaşları çatıldı. "Hangi elin?" diye sordu. Mutfağı alt üst edeceğime değil de elimi yakacağıma takılmıştı. Bu kadını çok seviyordum çok... "Sağ". Dediğimde ise içi rahatlamıştı. Sınava girecektim ve solaktım. Hiç itiraz etmedi, mutfağı dağıtmama da kızmadı. Hatta ben gidip dinleneyim diye ilk denemede tüm rüyayı gerçekleştirdik. Günümüz Yüzümdeki tebessüm anıları hatırladıkça çoğalmıştı. "Ee, ne duruyorsun? Getir bakalım benim replikleri." Hasta haliyle bile beni düşünüyor, rüyayı gerçekleştirmeyi kabul ediyordu. Umarım okuduktan sonra fikri değişmezdi. Bu rüyayı yapmak onun için de kolay olmayacaktı. Beni ne kadar sevdiğini biliyor, kıyamadığını ise hissediyordum. Bana vurmayı kabul eder miydi? Eğer kabul etse bile rol icabı vurur, ben de rol icabı bedenimi yere düşürürdüm. Zaten bunu pek önemsemiyordu rüyam, hızlı vurup vurulmamı. O muhtemelen kendine gelmek için kalkıp elini yüzünü yıkayacak, bu hasta haliyle onu yatağından kaldırdığım için bana kızmayacaktı. Sade döşenmiş odama girip, çalışma masamın çekmesinde duran kâğıdı aldım. Bir eksik olup olmaması için de göz gezdirdim. Her şeyi rüyadaki gibi yazmıştım ve sorun yoktu. Bir an önce rüyayı gerçekleştirip uyumayı diliyordum. Hızlı adımlarla, kimseye görünmeden teras kata çıktım. Ayşe teyze üzerinde pijamaları çıkarmış, normal kıyafetlerini giyinmişti. Elimdeki kâğıdı aldı ve tıpkı sekiz sene önceki gibi okumaya başladı. Fakat bu sefer yüzünde tebessüm yok, sorgulayıcı bakışlar vardı. "Ayşe teyzenin odasında eşya yok, ortada sandalye var ve bedenim o sandalyede oturuyor. Birkaç siniye etrafı inceliyorum. Ayşe abla gülerek kapıdan geliyor. 'Küçük yılan,' deyip bana tokat atıyor. Bedenim sandalyede duramayıp düşüyor." Derken odada sessizlik oluştu. "Sen neden beni rüyanda kötü gördün?" derken alınmışa benziyordu. "Adı üstünde rüya Ayşe teyze. Saçma sapan şeyler yaptırıyor. Çoğu zaman bende kötü şeyler yaptım, kötü olduğum için mi?" Benzetme yapıp içini rahatlatmaya çalışıyordum. "İyi o zaman, beni kötü bellemde de..." Yutkunup devam etti. "Abini çağır da eşyaları taşısın o zaman. Sende yardım ederdin!" dedi trip atarcasına. Her şeyin yolunda gitmesinin ardından bedenimde mutluluk hormonları salgılanmış her hücremde bunu hissetmiştim. ? Rüyayı gerçekleştirmiş, Eliz'i arayıp haber vermiştim tüm olanı biteni. Ayşe teyzenin kabul etmesine de çok sevinmişti. İşte şimdi bedenimin acı çekmeyeceğini bildiğim rahat rahat uykuya daldım. Umarım kolay bir rüya çıkardı ve hemen hallederdim ve yine umarım, tanıdığım insanları görürdüm. ? Hava oldukça kararmış ve ben ucu bucağı olmayan boş tarlada geziniyorum. Etrafı inceliyorum, bu bom boş yerde neden olduğumu anlamaya çalışıyorum. Rüzgâr tatlı tatlı yanağımı yalıyor. Temiz havayı içime çekiyorum. Ciğerlerim bayram ediyor ve daha fazla istiyor. Ben ise buna gülmekle yetiniyorum ve sık sık nefes alıyorum. Vücudum işte bundan memnun kalıyor. Hava ne soğuk ne de sıcak. Beyaz sweat, altına siyah tayt giyinmişim. Spor ayakkabılarım da oldukça rahat. Arazi yeşillik değil, zaten Kayseri'nin bozkır toprağında yeşillikten çok sarı bitkiler yer alır. Taş yığını binalar yerine, bu boş arazi bana oldukça huzur veriyor. Kulağıma rüzgâr sesinden başka ses doluyor. İlk sesin sahibini göremiyorum. Bu boş arazi de benden başkası ne yapsın ki diye düşünüyorum. Sokak lambası olmamasına rağmen gece, belki de akşam üstü vaktinde hava çok karanlık değil bunun kanıtı ise karşımdaki insanın yüzünü seçiyor olmam oluyor. Bana arkası dönük olan, iri yapısıyla erkek olacağını tahmin ettiğim biriyle konuşuyor. Rüzgâr nevası sanki o an gitmiş, onların konuşması kulağımı dolduruyor. Yüzü bana dönük olan kızın suratını inceliyorum, kimdi bu tanıdık ses? Küt saçlarıyla, ince sesiyle, kahverengi gözleriyle en yakın arkadaşım olan Eliz'den başkası değildi. "Eliz." Diye sesleniyorum. Karşısındaki insanla öyle hararetli konuşuyor ki sesimi duymuyor. İsmini yineliyorum. Hayır, başarılı olamıyorum, o hala tüm mimik ve jestlerini kullanıp konuşuyor. Kulak misafiri oluyorum konuşmalarına. "Ayza'nın yanında kalmak istemiyorum. Bitsin artık bu işkence." diyor, yıllarca en sevdiğim insan. Sanki o an rüzgâr şiddetleniyor, saçlarım yüzüme savruluyor. Bir ihanet bedenime saplanıp oyuyor. O oyuğu unutamıyorum, unutulmayacak kadar derinleşiyor. İz bırakmak, unutulmamak istercesine bedenimde yerini ayırtıyor. Her hücrem, organım iflas ediyor. İşte şimdi en büyük acıyı tadıyor ruhum. İhanet acısı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD