Arabanın içerisine yerleşirken o da yan koltuğuma yerleşmişti. Rüzgârın sesi, kapılar kapanmasıyla kesildi. Rüzgarlar sustu, rüyalarda beni bekleyen acıların sevinç çığlıkları sadece kulağımda yankılandı.
"Emniyet kemerinizi takarsanız, arabayı çalıştıracağım." Diye uyarmadan edemedim. O ise itaatte bulunup kemerini taktı.
Yol boyunca sessizdi. Bende konuşmadım. Düşüncelerim ise onların sesini dinlediğimi fırsat bilip hepsi bir yandan beni oyalayıp beynimi yediler de yediler...
Sonunda adliyenin önüne kadar gelebilmiştim. Derince bir nefes alıp geri verdiğimde maalesef sıkıntılarım azalmamıştı. Efdal'in inmesini bekliyordum fakat o da inmemişti. "Geldik." Dedim. Sanki fark etmemişte geldiğimizi öğrensin diye söylemiştim bunu. Fakat geldiğimizi gördüğüne eminim.
"Senin için bir şey yapamadım. Üzgünüm." Üzgün olman bir şeyleri değiştirmiyor bayım. Beni o karanlık kâbuslara, kendi ellerinle itiyorsun. Maalesef üzgün olman hiçbir halta yaramıyor.
"Sorun yaratmıyor benim için, sizin duvarlarınızın yıkılmaması daha önemli." Hala arabadan inmedi ve gözleri üzerimeyken beni dinledi. Sanki tüm olanların suçlusu, kendisi değilmiş gibi, hayretle beni izledi.
"Geç kalmayın, lütfen inin arabamdan." Bir nevi kovmuştum, ama bunu bahane üretip söylemiştim. İnsanlara karşı kaba olmamayı maalesef küçüklükten bu yana alışkanlık haline getirmiştim. İstesem bile kibarlığımdan kendimi alı koyamıyorum.
"Kabul etmedim diye beni, kovuyor musun?" Yeşil gözlerini, abartacak biçime irice açmıştı. Açılan gözleriyle olukça komik göründüğü aşikardı.
"Benim yerime siz olsaydınız, inanın ki kovmaktan beter ederdiniz. Şu anki çaresizliğimi yaşıyor olsaydınız, size olukça ağır gelirdi ve aklınızın ucuna dahi, kibar olmak gelmeyeceğine eminim." Gözlerinin boyutu normal bir hal almıştı. Mimikleri sayesinde, ne düşündüğünü anlıyordum. Onu ele veriyordu. Önce kovuğum için kendini suçlu hissetti ve açıklama ihtiyacı duydu. Buna onu yaptıran vicdanıydı. Açıklamamdan sonra ise neden rahatladığını anlamamıştım. Anlamakta da uğraşmadım.
"Üstelik beni yanlış anladınız, sadece(!) sizi düşündüğümden dolayı gidin dedim. Malum işiniz vardır." Gözlerimi üzerinden çekip bakışlarımı direksiyona yönlenirim.
"Bak.…" Konuşması arından bakışlarım yeniden ona yöneldi. Parmaklarını, kıvırcık saçlarının sarmaladığı, kafasına yerleştirdi. Bir şey hatırlamaya çalışır gibi hali vardı. Öyle ki cümlesinin devamını dahi getiremedi.
"Pardon, ismin neyi?" Şuursuzca güldüm. Cidden sinirlerim bozulmuştu. Kabul etmemişti, tamam! Bu kadar uzatmasının sebebi neyi?
"Bayım, lütfen arabamdan iner misiniz? Kabul etmediniz, bitti gitti. Daha fazla uzatmanız bana fayda sağlamayacaktır. Ne kendinizi açıklamanızı ne de ismimi hatırlamanızı istemiyorum. Sadece arabamdan inin lütfen!" Ses tonumun tınısını ayarlama ihtiyacı duymadığımdan olsa gerek sesim oldukça yüksek çıkmıştı.
"Üzgün olduğumu bilmeni istiyorum. Şayet yaşadıkların gerçekse benim yüzünden rüyalardan kurtulamamaktasın."
Bana inanmıyordu bile! Ben ise, bu adamdan yardım istiyorum!
"Umarım vicdanınız da sizi rahat bırakmaz. Çünkü eğer siz rahatça uyuyor olursanız, yaşadığım acılara haksızlık edilmiş olur. Suçlu ben değil iken, tek bedel ödeyen ben oluyorum çünkü." Efkârlı dumanlar sanki bir anlığına yeşil gözlerini sarmaladı.
Efganlarımı onu kararından döndürmek için değil de sadece içimdekileri dökmek için dışarı vurmuştum. Rahatlamak tek amacımdı. Fakat umduğum gibi olmadı, dışa vuruklarımdan kat be kat içimdekiler çoğalmıştı.
"Özür dilerim." Ses tonu stabil çıkmıştı. Üzüntünün kırıntılarını aradım, ses tınısının en ulaşılmaz noktalarında. Bulamadım. Sanki hisleri başka, dili başka söylüyordu ya da ben adama ister istemez bilenmiştim, ondan dolayı her şeyi yanlış algılıyordum.
Ben bir şey demedim, o ise çaresizliğimin toplandığı sessizlikten yavaşça uzaklaştı. Geriye ise benim, yanağımdan aşağı süzülen göz yaşlarım kaldı. Her zaman onları tek başına temizleyen, yıkılan bedenim de ona eşlik etti.
Bir elimle göz yaşlarımı temizliyor iken dilim, yaşadığım hayata yakınıyordu. Engel olmak istesem de uzun süre büründüğü suskunluğundan sıyrılmış yakınmaya devam ediyordu. Her yakarışlarında bir günah ekleniyordu. Ben ise dilimi susturmak istemeyi bırakmış göz yaşlarımı dökmeye devam ediyordum. Bir yandan da yaşadığım hayattan memnuniyetsizliğimi anlatıyordum. Aynı zamanda yüreği dilhun olmuş bir kıza günahlar eklenmeye devam ediyordu. Günahlarından habersiz Allah'a şikâyette bulunuyordu. Hakkı olmadan yapıyordu her söylediklerini. O dilhun ise ben oluyordum.
Sinirlimi boşaltmak istercesine art arda direksiyona vurdum. Bir nevi sinir krizi geçirdiğimin farkında değildim. Normalde, sakin ve soğukkanlı olan yapımdan eser kalmamıştı. Nasıl kalsın ki? Yaşadığım acıların tarifini dahi zor yaparken bu hayata, bir ömür boyu katlanacaktım. Zorundaydım, ölmediğim sürece bu böyle devam edecekti ve ben ruhumun yok edilmesine göz göre göre yaşayacaktım. Belki canlı ruhum olmayacaktı, ölü bir ruh, tüm olanlara katlanacaktı. Ya da öldürülmüş bir ruh mu demeliyim? Evet, kesinlikle öldürülmüş bir ruh, Allah ruhumu bedenimden bu hayattayken alıyordu. Benim ölümüm yavaş yavaş, ruhuma dikişli yaralar açarak geliyordu. Dikişler bir gün açılacaktı ve ben huzura kavuşacaktım.
Hıçkırıklarım boğazımda toplandı ve hepsi birleşerek kalın bir düğüm oluşturdular. O düğüm beni boğmak istercesine, boğazımı orta yerinde duruyordu. Derin nefeslerimle karşılık verdiğimde ise hıçkırıklarım içerisinde boğuldum.
İçimde, benim sürekli yanımda olan en ehven duygum bana destek olmak istercesine ayakta tuttu. Onun sayesinde titrek dudaklarımı, birbirine kenetleyip, hıçkırıklarımı bedenime geri gönderdim. Dudaklarımın arasında sadece ufak inlemeler çıksa da bu bile benim için oldukça iyi sayılabilecek durumdu.
Hıçkırıklarımın en küçük yavruları hala etkisini gösteriyordu, kendime gelmem için su içip, elimi yüzümü yıkamam oldukça iyi gelebilirdi. Göz yaşlarımı ellerimle temizleyip telefonumla göz ucuyla kendime baktım, berbat gözüküyordum! Gözlerim çok hassastı, en ufak toz kaçsa, ağlasam hemen kendini belli ederlerdi fakat umursamadım, insanlar beni tanımıyordu ve ağladığımı fark etseler sorun olmazdı. Hoş, artık beni tanıyan insanların da hakkımda ne düşündüğümü önemsemiyordum.
Arabanın anahtarını kontağından çekip çantamın içerisine, gelişi güzel fırlattım. Arabadan inerken, topuklu ayakkabılarım, siyah kaldırım taşlarının arasına girdi yürümemi zorlaştıracağı şimdiden belliydi. Arabanın kapısını kapatıp kilitlemeyi de ihmal etmedim. Ufak adımlarla bir markete gidip su aldım. Temiz hava, bedenime iyi geleceğini düşünüp adliyenin bahçesinde bulunan bakın birisine oturdum.
Yaz ayına tezat, kuşların cıvıltılı sesleri değil de kanat sesleri, gökyüzüne yayıldı. Hatta sadece gökyüzüne yayılmakla kalmayıp yer yüzünde de seslerine hakimiyet sağladılar, öyle ki her birinin kanat çırpış sesi bana kadar geldi. Bir nevi kışın nağmeleriydi, kuşların göç etmesi.
Suyun kapağını, biraz zorlanaraktan da olsa açıp bir yudum alarak onu vücuduma gönderdim. Derin bir nefes alıp akciğerlerime, bayram sevincini tattırdım. Onlar ise durumdan memnun kalmış olacaklar ki içimde ansızın huzur belirdi. Belki de Allah bana yardım etmek istercesine yapmıştı bunu, ben Allah'a yakınsam da her zaman yanımdaydı.
Bir an önce büroya gitmem gerekiyordu şayet kovulabilirdim. Bir mesleğimin olduğunu zor hatırlayan zihnim, ayaklarım adeta emir verdi ve kendimi yollarda bulmuştum bile.
?
Büroya girerken, yanımda stajyerlik yapan, Zeynep kaküllerini düzelterek yanımda çoktan yerini almıştı.
"Hoş geldiniz, Ayza Hanım." Ufak bir tebessüm edip, "Hoş buldum Zeynep, görüşmek için gelen birileri var mı?" Ben çoktan odama doğru yönelmiştim bile, Zeynep ise ardımdan geliyordu.
"Evet, bir kadın geldi sizi odanızda bekliyor."
"Neden ben gelmeden birini odama aldın, yığınla dosya var Zeynep!" Arkama dönüp yüzüme baktığında yaşadığı mahcubiyeti hissettim. Normal hayatta bir insanı incitmek istemesem de bu onun mesleği olacaktı ve iyi bir meslektaşım olmak istiyor ise kurallara uyması gerekiyordu.
"Haklısınız ama ısrarla sizi odanızda bekleyeceğini söyleyip durdu, uyarılarımı dikkate bile almadı." Büyük adımlarla odama ulaştığımda, koltukta oturan, kırklı yaşlarında bir kadın ile aniden göz göze geldik. Giyindiğim gömleği çıkarıp askılığa asarken kadının bakışları pür dikkat bendeydi.
Koltuğuma oturup kadınla ilgilenmeye başladım. "Buyurun, bilgi almak için mi geldiniz?" Kadının çekingen tavırları gözümden kaçmamıştı.
"Bilgi almak için geldim ama ücretli her yer, sizde mi ücretlisiniz." Bu nasıl bir tabirdi? Kadının cümlesi dudaklarımda gülümseme oluşturdu evde olsam buna iki saat gülebilirdim.
'Sizde mi ücretlisiniz?'
"Evet, maalesef bilgi almak ücretli." Kadının yüzü düşmüştü.
"Ne için gelmiştiniz?" Eşarbını eliyle düzeltip ellerini ovuşturdu. Rahatsız olduğu bir durum vardı, bariz belli ediyordu.
"Ben, eşimden boşanmak istiyorum. Beni öldürmekle tehdit ediyor. Mesleğim yok, param yok, çocuklarım daha okuyor çalışamıyorlar. Artık dayanamıyorum, boşanmaya bile gücüm yetmiyor. Her gün şiddet görüyorum." Göz yaşları zehrini akıttı.
Bunu normalde duysam oturup onunla birlikte ağlayabileceğime emindim mesleğimi yerine getirdiğim saatler boyunca hislerimden soyutlaşıyordum.
"Anlıyorum, size ücretsiz bilgi versem dahi avukat için para ödemek zorundasınız. Durumunuzu anlayabiliyorum, ancak ücretsiz avukatlığınızı yapmam suç bizi de denetliyorlar." Kadının göz yaşlarının ardından kalan hüzün adeta ben buradayım dercesine bağırıyordu.
"İnanın çok yardımcı olmak istedim, size ücretsiz danışmanlık yapabilmek için büronun sahibi, Yaren Hanım’la konuşacağım. Ödemeyi doğrudan ben değil onlar alıyor çünkü, siz numaranızı yazın ben size haber veririm. Fakat maalesef ücretsiz avukatlığınızı yapmam, bu kanunen yasak."
"Siz numaranızı yazın." Bir kâğıt uzattım kadın numarasını yazıp gitti fakat benim içimi huzursuzluk kapladı. İçim hiç rahat etmemişti. Hayatlarını kurtarmaları bile para ileydi!
Yaren Hanım'la en kısa sürede bu konuyu konuşmam gerektiğini kendi zihnime not ettim.
Bugün bir mahkemem vardı ardından eve gidebilirdim.
?
Saat akşam altıya geliyordu. Eve gitmeden önce Eliz'in yanına gidip olanları anlatacaktım, bana yardımcı olabilirdi, o her zaman benden daha mantıklı düşünürdü.
Binanın içerisine girdiğimde merdivenlerden çıkmayı tercih etmiştim. Eliz beni her zamanki sıcak tavrıyla içeri davet etti. Hiç beklemeden olanları anlattım.
"Bence onun izni olmadan kaza yapın! " Ne dediğini anlamak istercesine kaşlarımı çattım.
"Anlamadım." Derken bana gülümsedi. Bu gülümseme, zaten anlamayacağını biliyordum gibiydi.
"Eğer kabul etmediyse, hangi yoldan gittiğini buluruz. Kusura bakma da seni bu hayata mahkûm bırakamaz. Bu rüyayı istese de istemese de yaşamak zorunda! İki gün sonra yağmur yağacak, yarın ben bunun hangi yoldan gittiğini bulurum. Umarım tek şeritli bir yoldan gidiyor olur. Tek umudumuz bu! Ardından, senin önüne ben atlayacağım sende onun arabasına çarpacaksın. Tek sorun emniyet kemeri." Tehlikeli bir plan olsa da bunu gerçekleştirebilirdik. Umarım birileri benim yüzünden hayatından olmazdı, tek temennim buydu!
"Emniyet kemerini bugün takmadı. Eğer kemerini takmayı alışkanlık haline getirmiş olsaydı arabaya biner binmez takardı. Bence takmaz."
Eğer kemeri takacağı tutarsa tüm hazırlıklar boşa giderdi! Eve gitmeden önce, Eliz'le birlikte planın her ayrıntısını ilmek ilmek işledik.
Umarım sana ve diğer insanlara hiçbir şey olmaz Efdal! Bu rüyayı gerçekleştirip seni hayatımdan çıkarmayı dört gözle bekliyorum!
Daha sonra yola çıkıp, gece beni bekleyen rüyayı yaşamaya gittim. Normalde iki üç günde bir uyurdum ve rüyayı da cezayı da daha az görürdüm fakat uyumazsam direncim tamamen kayboluyordu, rüyayı gerçekleştireceğim için sözleri unutabiliyordum. Hatta birkaç kez gerçekleştiremeden uyku bastırmış ve tüm hazırlıklarımın boşa gittiği bile olmuştu.