5. Bölüm: KIRIK UMUT

1524 Words
Merdivenlerden inerken içimdeki merak, yerini arttırıyordu. Acaba benim, kendimi açıklamam için arayacak mıydı? Aramasını umuyordum, şayet aramazsa hayatım boyuna her zaman aynı rüyalar tekrar edecekti. Rüyayı gerçekleştiremediğim için ise ceza, gün geçtikçe acı şiddetini arttırarak bilinçaltımda yerini koruyacaktı. Tek kurtuluşum kabul edip aramasıydı, eğer aramasa hayatımın geri kalanı ateşlere bürünecek cehennemden farksız olacaktı. Yani tek umudum oydu! Bilinçaltıma nasıl soktuğumu bilmediğim, tanımadığım adam... Koca binanın önüne sonunda çıkabilmiştim. Ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi bıraktım. Ayaklarım arabaya doğru giderken kulaklarım sadece bildirim sesi istiyor gibi dışardaki insan, araba, rüzgâr seslerinin sadece melodisini bana iletiyordu. İstediği tek şey telefondan bildirim sesi gelmesiydi. Telefon ise ona itaat etmedi, bildirim sesini işitmedim. Belki bunu erteliyordu belki de hiç gelemeyecekti beklediğim ses, her şeyi zaman gösterecekleri. Bildirimin sesinin gelmesiyle yerime adeta mıhladım. O mu mesaj atmıştı acaba? Telefonu çıkarırken içimdeki merak yerini oldukça arttırıyordu. Temennim onun mesaj atmasaydı. Telefonu elime alırken yabancı bir numaranın sadece '.' Atmıştı. O muydu acaba? Neden sadece nokta atmıştı ki. İçimdeki umudun yeşermesine izin vermek istesem veremedim. Yapamazdım, eğer mesaj atan o değilse yaşadığım hayal kırıklığını yaşayacak olan bendim. Hayal kırıklığına uğramaktan korkan bir kadındım. Sonbahar ayarlarında olduğumuzdan dolayı yapraklar yeri boylamış insana adeta her şeyin bir sonunun olduğunu hatırlatıyordu. Yaprakların üzerine bastığımda çıkan ses gülümsememe neden oldu. Sonbahar ayını pek sevdiğim söylenemezdi. Özellikle yağmurlu, havanın insanın duygularını siyaha boyayacak kadar kapalı olan günlerini. Bu ayın tek sevdiğim özelliği, yaprakların kahverengiye dönmesi, üzerine basınca çıkan, çıtırtı sesiydi. Arabaya binerken birinin sesini duymamla oracıkta durdum. Gözlerim, duyduğum sesin sahibini teyit etmek amaçlı sesin geldiği yöne yöneldi. Beklediğim, benimkine çok benzeyen, yeşil gözlerle karşılaştım. Yüzümdeki aptal gülümsemeyi öldürmeyi düşünmedim. Görsündü, ne kadar muhtaç olduğumu bilsin ki bana yardımcı olsundu. "Bana açıklama yapmak istemiyor muydun? Neden şaşkın şaşkın bakıyorsun? Mesaj da atmıştım oysa ki." O an nasıl baktığımı oldukça fazla merak ettim. Açıklama yapmak istiyordum evet, bu kadar erken ikna olduğuna şaşırmış olmalıydım. "Tabii, gelmene çok sevindim." sesim oldukça mesafeli çıkmıştı. "E, nerede konuşacağız." Üzerine giyindiği ince montun fermuarını çekti. "Kalabalık olmayan her yer olabilir." Yüzüme bana ait olmayan bir gülümseme yerleştirdim. Tamamen sahte bir tebessüm... "Buradan biraz uzaklaşsak iyi olur." Neden burada konuşmak istemediğini anlamadım fakat sorgulamakta istemedim. Düşüneler, zihnimde hoyrat biçimde gezinirken neden uzaklaşmak istediğini düşünemeyecek kadar doluydu. "Olur." sesim öyle kısık çıkmıştı ki, anlaması için dudaklarımı falan okuması gerekiyordu. "İstersen benim arabamla gidebiliriz, seni geri buraya bırakabilirim." İtiraz etmemesi kabul etmesi anlamına geldiğini anlayıp arabamı gösterdim. Sürücü koltuğuna yerleşirken o da yanımdaki koltukta yerini almıştı. Onu, dün hesabına baktığımız seyir tepesine götürecektim. Herhangi bir kafede bunu konuşmak istemiyordum. Seyir tepesi bu saatlerde kalabalık olmazdı. En doğru yer olabilirdi. Yol boyuna ona nasıl açıklama yapacağımı düşünüp durdum. Ben eve gidip sözlerimi hazırlamam gerekiyordu. Bir anda geleceğini nereden bilebilirdim? Mesleğim gereği herkesi ifade edip, savunuyordum fakat iş kendime geline bu durum zorlaşıyordu. Kendimin avukatı olamıyordum. Arabayı park edip indim, o ise bir banka oturmuştu. Bende yanına oturdum. "Nasıl anlatacağımı bilmiyorum, istersen soru sorabilirsin." Nereden başlayacağımı, hangi olaydan itibaren anlatacağımı hiçbir şey bilmiyordum. "İsmin ne?" Kaşlarım çatıldı. İsmimi neden soruyordu? "Ayza." Gözlerimi, önümde serili olan şehre diktim. Gece kadar güzel gözükmüyordu, ay yoktu, karanlığı aydınlatan ışıklar yoktu. Sadece koca bir aydınlık gözümü alıyordu. "Efdal bende." Neden kendini tanıttığını bilmesem de "memnun oldum." demekten kendimi alı koymadım. "Kim olduğunu bilmeden anlattıklarına istesem de inanamam." Şaşırmamı anlamış olmalıydı ki ben sormadan açıklama yaptı. "O halde kendimi anlatayım." Gözleriyle birlikte konuşmamı beklediğini ifade etti. "Ayza Simay Ruhan, 25 yaşındayım, avukatım." Kendimi daha açık nasıl anlatabilirdim? Sadece bunları bilse ona yeterli gelirdi. Yani en azından ben öyle umuyordum. "Ne avukatlığı yapıyorsun?" Hakkımda bir şeyleri merak etmesi beni ciddiye aldığını gösterirdi. İstemsize içimdeki buruk tebessüm belirdi fakat dudaklarım hala düz çizgi haldeydi. "Boşanma avukatıyım, mecbur kalmadıkça, boşanma davaları hariç, başka davalara bakmak istemiyorum. Bir işte uzmanlaşmanın doğru olduğunu düşünüyorum." "Nerede okudun?" "Erciyes üniversitesi." Göz ucuyla telefonumdan saate baktım. Saat henüz dokuzdu, vaktimin olduğunu görünce rahatladım. "Sen nerede okudun?" Kabalık ettiğimi düşünmesin diye öylesine sormuştum bunu. "Hacettepe." Göz bebeklerimin büyüdüğüne emindim. Oldukça zekiydi anlaşılan. "O zaman sen anlatmaya başla, deli olmadığının kanaatine vardım." Ardından sesli biçimde güldü. Gülmüştü fakat dedikleri hoş değildi. "Komik olan nedir?" Gözlerimi onun üzerine çektim. O ise sanki bunu anlamış gibi suratıma baktı. "Devirme gözlerini, o gün sokakta, anlattıklarını bir anda sende duysan öyle anlardın. Bilmiyorum, belki de anlattıkların mantıklı gelemeyecek fakat en azından deli olmadığını biliyorum." Açıklaması beni tatmin etmemişti fakat ona da hak vermek istiyordum. Durum normal değildi ve garip bulması normaldi. "Okumuş insanlar deli olamaz mı? Bu düşüneni yersiz buluyorum." Sustu, bir şey demediği için konuşma gerek siminde bulundum. "En başından beri anlatayım o zaman kararını ver istersen." İzin istemek gibi değil de bir an önce inanıp inanmasını öğrenmek için söylemiştim bunu. "Altı yaşımdan beri rüyalar görüyorum. Her insan rüya görüyor diye düşünebilirsin fakat benimkiler farklıydı. İlk gördüğüm rüyada bir elma yiyordum. Komik gelebilir ama cidden elma yiyordum. Uyuduğumda yeniden elma yedim fakat bir rüya daha eklendi, bu sefer abim bana vuruyordu. Bunun neden olduğunu anlamadım. Bir hafta sürekli elma ve abimin, bana vurduğunu gördüm. Annem zaten bize her gün meyve yediriyordu, bir gün elma yedim fakat yine rüyamda elma yediğimi ve abimin bana vurduğunu gördüm. En garip olanı da abimin vurduğu yer uyanına da acıyordu, bu acı gün geçtikçe şiddetini arttırıyordu. Bir gün abimle oyuncak yüzünden kavga ettik, küçüktük daha, ben altı o sekiz yaşındaydı. Oyuncağımı ver diye vurmuştu, aynı gün annem bize elma yedirdi. O gün uyuduğumda farklı rüya gördüm. Bir haftadır gördüğüm rüyadan sonra ilk defa farklı rüya görmüştüm. Sonra yeni rüyayı gerçekleştirene kadar sürekli bana acı yaşatıyordu. Bana inanmaya bilirsin ama yemin ederim rüyadaki acı şiddet değeri çok daha farklı. Ben küçükken bunları yaşadım. Bu yaşıma gelene kadar rüyaları gerçekleştirmek zorunda kaldım. Gün geçtikçe cezalar daha da büyüyor. Gerçekleştirilmesi güç rüyalar görüyorum. En kötü olanı da rüyada gördüğüm cezaları gerçekleştirmek zorunda kalıyorum. İnsanlar bana deli diyor, sende demiştin zaten." Deyip güldüm. "Beni nasıl gördün?" Yorumda bulunmadı, sesi stabil çıkmıştı. Ses tınısından ne düşündüğünü anlayamıyordum. "Aslında rüyalarımda hep tanıdığım insanları görüyorum. Seni hayatım boyuna hiç görmedim. Bilinçaltıma nasıl yerleştin hiçbir fikrim yok. Rüyamda seni nasıl gördüğüm konusuna gelirsem, tatsız bir rüya hatta kâbus diyebiliriz." Sükûnet etrafımızı sarmaladı. Benim cümleye başlamam ise o sessizliğin içerisine kulağı sağır edecek ses gibi yayıldı. Yüksek sesle konuşmamıştım fakat sessizlik çok keskindi. "Arabada kaza yapıyorduk." Birdenbire söylemiştim. Lafı dolandırmanın anlamı yoktu. Artık ne olacaksa olsundu. "Rüyadan kurtulman için gerçek hayatta kaza mı yapacağız?" Derin bir nefes aldım. Ardından ise sert yutkunuşum onun peşinden gelmişti. Ayağa kalktı. Efsunkar biçimde, kuru, sararmış yaprakların üzerine basa basa bankın etrafında dolaştı. Kabul etmesi için totem tutmuş gibi dirseğimi, dizlerimin üzerine koymuş, ellerimin arasında ise yüzümü tutmuş biçimde onu bekliyordum. Hayır, kabul etmesi için başka bir şey söylemeyecektim. İçimdeki, kabul etmesini isteyen his feveran yaptı. Ben ise ona tezat biçimde sadece sustum ve bekledim. "Eğer kabul etmesem ne olacak?" Sesinin tınısı, çaresizliğin ses bulmuş haliydi fakat benim çaresizliğimden üstün olamadı. Olamazdı... Sessiz çığlıklarım, semaya dönmüş Tanrı'ya yalvarıyordu. Benim sakinliğime, onun çaresizliğine lanet ederek yapıyordu bunu. Beni acıdan kurtaracak, sessiz çığlıklarımı içimdeki aramgaha gömecek, buna gücü yetecek olan sadece Allah'tı. Ruhum, benim bedenimden de, onun verecek olduğu karardan da umudunu kesmişti. Sadece vaveylalar eşliğinde Allah'a yönelmişti. "Ne olacağı belli, ebediyen, ta ki ölene kadar, rüyaya da gelecek olan cezalara da alışacağım. Cezalar her gün hoyrat biçimde acımasızlığını arttıracak, benim bedenim ise bu acıya mahkûm kalacak. Olacaklar bu Efdal." Yeşil gözleri gözlerimle buluştu. Hala kararsız gözüküyordu. Karar verememiş olduğu için ona kızamıyordum bile, en kötü olanı da buydu. Ben tonlara rüya gerçekleştirmiştim fakat o benim için gerçekleştirip gerçekleştirmemekte kararsız kalmıştı. Evet, beni tanımıyor olabilirdi, zaten ben de tanımadığım bir adamla kaza yapmaya meraklı değildim. Hatta kaza yapmak isteyecek kadar da aklımı yitirmemiştim. Bende ayağa kalkıp karşısına durdum, o ise bankın etrafında gezinmeyi bırakmıştı. "Uykuda herhangi bir şey olmuyor mu?" Sanki inanmak istiyor da mantıklı sebep arıyor gibiydi. "Uykudayken stabil olduğumu söylüyorlar fakat uyandığımda nefes alış-verişlerim oldukça sıklaşıyor. Nefesim düzensizleşiyor, eğer uyduğumda bir şey olmamış olsaydı nefeslerimin ritmi bu denli sıklaşmazdı, diye düşünüyorum." Açıklamadan tatmin olmak istermiş gibi başını ritmik tutup salladı. Cevabını bekleyen kalbim, ruhum, bedenim, kısaca tüm benliğim coşuyordu, ben ise soğukkanlılığımdan ödün vermeyerek, karşımda kıvırcık saçlarıyla, siyah montuyla duran adamın cevabını bekliyordum. Sakince. Ben sakin kaldıkça benliğim bana sanki öfkeleniyor tepki vermemi istiyordu. Ben ise onların heyecanlarını bir kenara atıp karşımdaki adamı gözlemliyordum. "Bak, biliyorum benden cevap bekliyorsun, yaşadığın şeyler eğer gerçekse, çok zor şeyler yaşamışsın kabul ediyorum fakat benim birdenbire sana inanmamı bekleme. İnan bana sana inanabilmek için şu an tüm bildiklerimi, hayatımda kendime koyduğum tüm sınırları zorluyorum. Çok değişik... Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor." Gözlerimi üzerinden ayırmayıp duygularında hakimiyet kurmak istedim. Ben ona baktıkça o bana inanmak için bir sınırı daha aşıyordu. Sakin tavrımın çaresizlikten geldiğini anlıyordu yüksek ihtimalle. "Pekâlâ Efdal Bey. Siz hayatınız sınırlarını aşamayın, kırmayın hiçbir sınırı, yok etmeyin. Ben ömrüm boyuna, hiç tanımadığım bir adam yüzünden, rüyalara mahkûm kalırım. Siz hiç zorlamayın kendinizi." Ayağa kalkıp, topuklu ayakkabılarımın, asfaltta bıraktığı ses eşliğinde arabama doğru yöneldim. Arabanın kapısını açarken, "Lütfen Efendim, gelin sizi gideceğiniz yere bırakayım." demeyi de ihmal etmedim. 'Efendim' sözcüğünü kesinlikle saygı anlamında değil, aramıza mesafe koymak için kullanıyordum. Belki de ruhumun, kırık her bir umudu, ona trip atıyor, onu bu acıya mahkûm edeceği için beni de kanatıyordu. Kanayan yine bendim. Aciz ruhum yine fişi bana çekmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD