8. Bölüm: KADIN

1008 Words
Kabul ettikten sonra ne yapması gerektiğini fotokopi çektirip ona verdim. Gelişmelerden haberdar etmesi için de kendi kartımı vermiştim. Umarım bir kadına umut olabilmişimdir. Aklım almıyor, kadınların incitilmesini aklım almıyor. Yapılan kötülükleri, aşağılanmaları, tehditleri... Her birini ne aklım alıyor ne yüreğim. Hayır, haklı bir sebepte bulamıyorum, zihnim içerisine almadan önce ince bir süzgeçten geçiriyor, yapılanlar ne süzgeçten ne de insanlıktan geçiyor. Bu nedenle hiçbirini aklım almıyor. Kadınlar, her biri bir yıldız gibiler. Siz hiç gecede parlamayan bir yıldız gördünüz mü? Göremezsiniz, her biri acılarını içine gömer ve dışarıya parlar. Halk arasındaki 'Kan iç ama kızılcık şerbeti içtim de." gibidir aslında. Hiçbir kadın yapılanlar karşısında sessiz kalamaz, kadınlar bir aramgahın başında kızılcık şerbeti içemez çünkü... Sanmayın ki ne de olsa parlıyorlar diye hep öyle kalacaklarını. Gün gelecek parlıyor dediğiniz kadınlara yapılanlar artacak ve her bir yıldız yerleri boylayacak. Kadınların sesi yıldızlar sönünce duyulacak. Düşüncemin zehirli kefeninin içerisinden beni çıkaran, ne zaman çaldığını bilmediğim telefonumdu. Gözlerim, kışın buğulanan cam misali buğulanmıştı.  Arayan kişinin Eliz olduğunu gördüğümde kalbim sıkıştı, bu yaşadığımın belirtisiydi. Rüyaları gördükten sonraki an dışında sürekli aynı ritmi kabullenen kalbimin arada teklemesi, sıkışması beni içerisinde kaybolduğum hayata bağlıyordu.  Telefona değen ellerim titriyordu. Hem Fatma Hanım'ın durumu hem de kendi çaresizliğim üzerime yük gibi binmişti ya ben acemi bir hamaldım ya da hayatın benim üzerime yükledikleri fazlaydı.  "Hayır!" dedim kendi kendime. "Hayır, üzülemezsin, başka birinin acılarını da kendine yükleyip bedenini bitirip yitiremezsin. Nafileydi, kendi kendime söz geçirmem tamamen anlamsızdı. Kişiliğim bildiğini okumaya devam edecekti ve benim hayatım derbeder, yıkık dökük olmaya devam edecekti.  Hala çalan telefonumu daha fazla ısrar ettirmeden açtım. "Ayza, neredesin iki saattir arıyorum!" Diye söylendi telefonun ucundaki ses.  Kan ter içerisinde kalmış gibi solukları oldukça hızlıydı. Yay gibi olan kaşlarım sesinin duyunca endişeye kapılmış olacak ki çatık hal almaya başladı.  "Dalmışım, kusura bakma. Ne oldu, neden aradın? Sesin çok endişeli geliyor." Bir müddet soluklarının düzene sokmaya çalıştı. Başarılı olduğunda ise bana ancak cevap verebilmişti.  "Ben evini buldum, arabayla takip ettim. Gittiği yolda tek şeritli yollarda var ama benim başım tehlikede!"  "Ne oldu? Taksit taksit söylemesene!" Serzenişlerimde oldukça haklı olduğumun o da farkındaydı. Nefesindeki sakinlik sesine de sirayet etti.  "Bu benim onu takip ettiğimi anladı, 'Mahkemeye vereceğim sen kimsin?' falan dedi. Ayza, ben boku yedim vallahi. Bu hakim beni süründürür. Bugün ona çarparsan seni de benimle birlikte yakar. Ben yandım bari sen yanma. Mesleğinden falan olur musun acaba?" Art arda sıraladığı cümlelerdi beynim algılayamaz hale geldi. Eliz'in başını derde soktuğuma mı yanacaktım yoksa Efdal'le gördüğüm rüyayı gerçekleştirmeyecek olacağıma mı bilememiştim.  "Tamam, sakin ol önce. Onu takip etmediğini söyleseydin. İnanmazsa ben konuşurum, arkadaşım olduğunu ve benim takip ettirdiğimi söylerim." Ben konuşunca hiçbir şeyin değişmeyeceğini aksine Efdal'in daha fazla sinirleneceği ihtimalini o an ona söylemedim. Daha fazla endişeyi sokmanın anlamı yoktu.  "Söyledim. 'Yanlış anladınız ben sizi tanımıyorum.' dedim ama pek inanmadı. Bir daha çevremde görürsem şikayetçi olacağım dedi işte. Sen beni boş ver de sen ne yapacaksın Ayza? Şakası yok gibi o rüyayı nasıl gerçekleştireceğiz?"  Kendi başını derde soktuğumu umursamadan hala beni düşünüyordu. Onun kadar sadık ve güzel bir dosta sahip olduğum için kendimi ne kadar şanslı hissetsem azdı.  "Ne olursa olsun bu rüyayı gerçekleştirmem lazım. Her geçen gün cezalar şiddetini arttırıyor Eliz. Canım çok yanıyor. Sanki... Sanki o rüyadan uyanamayacak gibi oluyorum. Gün geçtikçe kalp ritmim daha fazla hızlanıyor, o da çok yoruldu. Tüm vücudumun dengesi alt üst oldu. Rüyaların zehrini vücuduma akıtamam daha fazla. Bir gün ölebilirim, kalbimin her geçen gün direnci kırılıyor. Doktor bir sebep bulamıyor bunu sende biliyorsun. Daha fazla dayanamam. Artık rüyalarımı gerçekleştirmek için ikinci, üçüncü rüyayı bekleyemem. Bu benim ömrümden çalmaktan başka işe yaramıyor."  Kalp ritmim rüyadan uyanınca oldukça çok hızlanıyordu. Annemle babam ihmal etmememi söyleyip beni doktora götürdüler. O kadar çok testten geçtim ki... Ama hiçbirinde kalbimin neden direncinin düşürdüğünü bulamadılar. Sayısız ilaç kullandım ama hiçbiri etki etmedi. Bu sefer rüyadan uyandığımda kalp ritmimi kontrol altına almaya çalıştım fakat ne nefesimin düzenini ne de kalp ritmimi kontrol altına alamadım. Kalp ritmim hızlanırken kan akışım yavaşladığından tüm vücudum bundan nasibini almıştı, almaya da devam ediyordu.  "Tamamdır, o zaman yarın gerçekleştir rüyayı. Ben ne olursa olsun seninle olacağım. O yoldan giderken yakalarsın ve çarparsın. Kaza süsü veririz. Şikâyetçi olduğunda da paçayı bir şekilde kurtarmaya çalışırız ne yapalım artık." Her koşulda yanımda olan insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azken Eliz kesinlikle o insanların içerisinde yer alıyordu. "Ne sevap işledim de senin gibi biri karşıma çıktı. Sana hayatım boyunca borçlu ve minnettar kalacağım. Yaptığın iyilikleri nasıl öderim bilmiyorum ama iyi ki varsın Eliz. İyi ki..."  Kahkaha sesinin eşliğinde konuştu. "Deme öyle bir yerlerim fena kalkıyor. Üstelik ne ödemesi aşk olsun karşılık beklediğim için mi sana yardım ediyorum lafı bile olmaz." Bir şey söylemeden telefonu aniden yüzüme kapattı. Onu övmemi sevmezdi ve utandığını söylerdi. Ona ne kadar iyi birisi olduğunu söylediğimde ise kızarıp bozarırdı, sanki dili tutulur bir şey söyleyemezdi.  "Deli kız." demekten geri kalmadım telefonu çantama yerleştirirken.  Gün içerisinde birçok müvekkilim gelmişti. Kendimi işime konsantre etmeye çalışsam da nafileydi. Rüya denilen celladım adeta benim şeytanım haline gelmişti. Kuyruğu boğazımı öyle sıkı sarıyordu ki, öyle çaresiz bırakıyordu ki beni kendimi kurtarmaya çalışırken hayatım akıp gidiyordu. Ben ise kaçırdığım hayattan olmamak için celladın bana verdiği cezaları gerçekleştirmeye çalışıyordum. Bunun beni rahatlatması gerekiyordu tabii fakat gün geçtikçe rüyaların ardı arkası kesilmiyordu. Benim boğazımı saran kuyruk nefesimi içime gömüyordu. Hayatım ise nefesimle beraber içime akıp gidiyordu.  Ben ise ümidimi kaybetmeden hayata tutunmaya çalışıp o kuyruğu gevşetmeye çalışıyordum. Bir gün boğazımı saran şeytan bırakır mıydı bilmiyordum ama tek ümidim benim içimdeki yaşama sevinci gitmeden ruhumu özgür bırakmasıydı. Şayet gün geçtikçe ruhum hapsoluyordu onunla birlikte yaşama isteğim de çürüyüp gidiyordu.  Belki de arzda bulamadığım özgürlüğü, kanatlanıp semada bulacaktım. Bu sefer nefesim olmayacaktı ama ruhum gökyüzünde salınacaktı. Belki de benim hikayem böyle bitecekti.  Derbeder olmuş hayatımın yok olmaması için ruhumu tutsak ediyordum. Büyük bir savaşın içerisinde çaresizce çırpınmaktan farksızdı oysa ki.  Mesai saatim bittiğinden dolayı artık eve gidecektim. Bu gece uyumayacak ve tüm planları düzenleyecektim. Yarın akşam gidip Efdal'e çarpmam gerekiyordu. Birinin canına mal olmamak için gece boyunca Allah'a dua edip durmuştum.  Biraz özgür kalmak için bunu yapmak zorundaydım. Şeytanın bana hazırladığı tiyatro sahnesinin birisini daha gerçekleştirecektim, o ise pis nefesiyle bana gülüp alay edecekti. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD