Söylediği cümle daha biter bitmez tüm hücrelerim kaynamaya başladı. Kendini bilmez ellerimi nereye koyacağımı şaşırdığımda ise dilim adeta lal oldu. Yanlış anlayacağından emindim fakat bu yanlış anlaşılmanın, onunla çıplak konuştuğumu, düşündürecek yöndeydi. Bu denli anlamasını ben dahi beklemiyordum.
"Sen yanlış anladın." Yanlış anlaşılmayı, hangi kelimelerle anlatsam daha sağlıklı olacağını bilemedim. Abim, öyle çıkmaza sürükleyen cümle kurmuştu ki acıkmakta epeyce zorlandığımı fark etmem uzun sürmedi. Kesinlikle kendimin avukatı olmak konusunda çok başarısızdım.
"Ben evi, nişanlı veyahut biriyle sevgili değilim. Sesin sahibi abimdi. Düşündüğün gibi yanlış zamanda aramadın, sadece duştan yeni çıkmıştım." Gözlerimi katiyen onun yeşil gözleriyle buluşturmadım, dikkatim sadece yağmur sularının dövdüğü ön cama verdim. Efdal ile birlikte bir kaza daha yapmak istemezdim. Aksi takdirde gerçekleşen kazayı da bile isteye yaptığımı düşünebilirdi nede olsa aramızda henüz güveni duygusunun duvarları örülmemiş, bırakın örülmeyi bir tuğla dahi yerini almamıştı.
"Anlıyorum..." Daha fazla soru sorup beni çıkmaza sürüklemediği için içerimden ona teşekkür ettim. Dışarıdan ise yüzüne, dişlerimi göstermeden, sade bir tebessüm bahşetmekle yetindim.
"Buradan dönecek miyim?" Yol ayrımında sorduğum soru ile geldiğimiz yere baktı bende ona fayda sağlamak ister gibi ön camı temizlemek amaçlı sileceğini çalıştırdım. Gözlerini kısmış dışarıya, sanki ilk kez geldiği bir yermiş gibi bakmıştı. Kaşlarım manasız çatıldı. Yolu tarif eden oydu ve şu an sanki beyni donmuş gibiydi.
"Efdal, iyi misin?" İlk defa isminin yanına herhangi bir sıfat eklemeden seslenmiştim ona. Fakat bunu düşündüğüm için kendi kendime kızdım çünkü hiç ama hiç iyi gözükmüyordu. Arabanın sıcak olmamasına rağmen biraz terlemişti, üstelik onu hiç terliyken görememiştim, pek sık terleyen birisine benzemiyordu fakat şu an olaylar tam tersiydi. Sanki başından içeri ağrı sızıyor gibi elini başına götürmüş, gözlerini olabildiğince kısmıştı.
"Efdal..." Ona daha iyi bakmak amaçlı arabayı, trafiğin yoğun olmasını aldırış etmeden kenara eyledim. Emniyet kemerimi çıkardım ve üzerine eğilip ne olduğunu anlamaya çalışsam da nafileydi. İlk yardım dersi dahi almamıştım ve ne olduğunu bilemiyordum. Rahat nefes alamıyormuş gibi gözükmese de emniyet kemerini açtım ve göğsünün serbest kalmasını sağladım. "Efdal, duyuyor musun beni. Ambulans çağıracağım fakat o zaman kadar bilincini açık tut." Gömleğinin yakasına elim gitti ve üstten iki düğmesini açmakla yetindim.
"İyiyim ben arama ambulansı." İtiraz etti fakat tabii ki onu dinlemeyecektim. Hiç iyi gözükmüyordu, az önce dediklerimi dahi algılayamamış ve cevap verememişti. Bu normal bir şey değildi. Belki de dün ki kazada kafasına darbe aldığından, MR'da görünmeyen bir şeyler olmuştu.
"Ambulans geç gelir şimdi, ne yapsam..." Tamamen kendi kendime konuşuyor, yanımdaki adamın durumu beni telaşlandırıyordu. Birinin ateşi dahi çıksa korkardım ben fakat şu anki durum ateşin kat be kat üzerindeydi.
"Tamam, beraber gideceğiz. Nefes alabiliyorsun değil mi?" Gözleri bana bakmıyordu, bilincinin yerinde olup olmadığını anlamak için ne yapmam gerektiğini dahi bilmiyordum. Daha fazla vakit kaybetmemek adına arabayı çalıştırıp, sert yaptığım manevralarda ise asfalta acı çığlıklar attırdım.
"Efdal, bana cevap vermek zorundasın. Konuş benimle!" Kendimi ona duyurmak için oldukça yüksek sesle konuşmuştum. Bir şey olmasından ölesiye korkuyordum. Babamın dediği gibi kötü bir insandım ve onun şu anki durumunun bedelini nasıl ödeyecektim hiçbir fikrim yoktu. Titreyen ve korkudan buz gibi olan elimi onun koluna götürdüm ve sarstım. Onun da bedeninin benden kalır yanı yoktu ve soğuktu. Nasıl olur da terlerken bedeni buz gibi olabiliyordu.
"Korkutma beni, ses ver Efdal. Bir şey söyle hadi bir şey anlat. Ben sorayım sen cevap ver ama konuş." Ellerim hala onun üzerindeydi ve artık canının acımasını umursamadan sallıyordum.
"Korkma, iyiyim." Sonunda konuştu ve dilinden yalan dolu bir cümle döküldü. Ses tonu öylesine kısıktı ki zor duymuştum. Fakat sesinin güzelliğinden hiçbir şey eksilmemiş hatta fısıltılı konuşmak ona ayrı hava katmıştı. Bu adam kesinlikle fazlasıyla iyiydi.
"Bok iyisin! Hastalığın falan mı var, doktorlara söylemem gereken bir şey var mı?" Sesimdeki telaş bariz belliydi. Felaket tellalı gibi zihnim bir sürü yanılmacayı bana aşılıyordu. 'Katil mi oldum? Efdal ölecek mi? Ona benim yüzünden mi bir şey oldu?' Tüm bu düşünceler beynimin her noktasına sarmaşık misali sarılıyor ve asla geri çekilmeyi düşünmüyor gibi sıkı sıkıya kendini bağlıyorlardı. Vicdanımın sesi bas bağırdı, sağır birinin dahi duyabileceği kadar yüksek hal almaya başlamıştı. Ona bir şey olmasından mı korkuyordum yoksa ona benim yüzümden bir şey olmasından mı emin değildim. Yine bencillik yapıp ona üzülmemin tek sebebi benim yüzünden olmuş olması mıydı bilmiyordum. Belki de babamın dediği gibi artık içimdeki iyilik ve merhamet kendini bitiriyor sadece kör kötülük bana kalıyordu.
"Hayır hastalığım falan yoktu. Ne olduğunu bende anlamadım. Bu arada... Küfür de yakışıyor." Gözlerim irice açıldı, az önce bu adam bu haldeyken çapkınlık mı yapmıştı? Hâk-i siyah, kıvırcık saçlarına baktım. Alnına yapışan saçları terle birlikte biraz düzleşmişti fakat hala görüntüsünden bir şey kaybetmemişti.
"Bana yürüyor musun sen?" Bu kesinlikle öylesine söylenmiş bir cümleydi. Bana yürümediğini biliyordum fakat onu meşgul edip konuşturmam gerekiyordu. Gözlerimi kısa süreliğine yoldan çekip onun, yakışıklı suratında gezindim.
"Üzgünüm fakat sana yürümüyorum." Dedi ve ardından gamzesini göstererek gülümsedi. Ah, bu adam...Kesinlikle hayran olasıydı.
Dudaklarımı, küçük kız çocuğu misali büzdüm. "Beni kırdığının farkında mısın? Seni koca, kırıcı ve pislik adam!" Yüksek sesle konuşmuş ve ses tonumu değiştirmiştim. Sanki oyuncuymuşum da kendi repliğimi söylüyormuşum gibiydim. Bunun yanında ek olarak kaşlarımı çatmış, sinirli bir hal takınmıştım.
"Söylediklerin, kalbime dokunuyor... Zaten pek iyi sayılmam bir de beni kırmaya nasıl gönlün razı geliyor." Bir elini kalbine koymuş, sanki gerçekten kırıldı da ağrıyormuşçasına orada bekletti.
"Söylediklerime cevap verdiğine göre iyisin. Az önce duyamıyordun bile sanırım. Ne söylesem cevap dahi vermedin." Bu sefer kahkahamıza solmuş fakat yüzümüzdeki tebessüm tamamen silinmemişti. Köklediğim gazdan ayağımı biraz çektim ve arabayı biraz yavaşlattım. Bedenimdeki stres yavaş yavaş çekiliyordu. Sonunda söylediklerime cevap verebilmiş ve beni algılamıştı.
"Evet, biraz daha iyiyim fakat doktora gönünsem iyi olacak sanırım. Hala başımın ağrısı geçmiş değil, hiç bu denli ağrımamıştı." Üzerimdeki pişmanlık duygusu o konuştukça daha fazla yeşeriyordu. Dün, kafasının çarpması sonucu bir hasar oluşmuş olması yüksek ihtimaldi. Bunun olmamasını temenni etsem de hastaneye gitmeden bilemezdim.
"Umarım önemli bir şey yoktur." Anormal şeyler olsa da bir ümit bu cümleyi kurmuştum. Şayet az önce yaşadıklarımız hiç ama hiç normal değildi.
"Umarım..." demekle yetindi. Göz ucuyla ona baktım. Terlemesi durmuş gibi gözüküyordu fakat hala saçları alnına yapışıktı. Benzinin rengi yerine gelmiş, önceki beyazlığı sonunda yüzünü terk etmişti. Kambur durduğu koltukta dikleşmiş ve oldukça normal nefes alabiliyordu. Bu durumu içimi açmıştı, az önceki korkudan üzerimde eser dahi kalmamıştı.
"Az kaldı, şimdi anlarız ne olduğunu." Yüzünde herhangi endişe yoktu. Bana birdenbire böyle bir şey olsa, hastalıktan değil de korkudan beter olabilirdim. O ise soğukkanlı birine benziyordu.
"Kahve içme planı da kaldı. Yarına ne dersin?" Açıkçası planı ertelemesi iyi olmuştu. Doğru düzgün vedalaşmamıştık bile. Bugünden sonra onu bir kez daha görmek isteyeceğime emindim.
"Bugün izin aldığım için yarın izin alamam. Akşam, iş çıkışı sana uyar mı?" diye sordum. Kabul etmesini de istiyordum açıkçası. Hiç çevrem yoktu ve Efdal hayatımdaki en büyük sırrımı dahi biliyordu, onunla buluşmak bana iyi gelebilirdi.
"Kıyafetlerin, sonunda kurumuşlar." Refleks olarak gömleğime bakmıştım. Efdal'in derdine düşmüştüm ve ıslanan gömleğinden dahi bihaberdim. Kurduğu için üzerime yapışmıyordu fakat kırışık görüntüsü hiç hoş durmuyordu.
Sonunda hastaneye gelebilmiştik. Otoparka arabayı park ettim. Hazır gelmişken annemi görsem iyi olacaktı. Sabah evden apar topar çıkmıştım ve babamın bana karşı öfkesinin durumunu bilmiyordum ve bunu annemden öğrenmem gerekiyordu. Şayet hala aynı haldeyse bugün Eliz'de kalmam iyi olurdu, birbirimizi daha fazla parçalamamak adına en mantıklı olanı buydu.
"Sürekli bu hastaneye getiriyorsun beni, baya memnunsun sanırım." Doğruyu söylemek gerekirse fena bir hastane değildi ve ilgililerdi fakat buraya gelmemin asıl nedeni alışkanlıktı. Annem daha ben doğmadan bu hastanede işe başlamış, hatta abimi ve beni de bu hastanede doğurmuştu. Ne sıkıntımız olursa olsun buraya geliyorduk.
"Yani, şu ana kadar memnun kalmadığım yönü olmadı." Tabii ki ona annemin burada çalıştığını söylemeyecektim. Bu gereksiz ayrıntıyı bilmese de olurdu.
Hastaneye doğru ilerlerken, "Ben, bu hastanede doğmuşum." Gözlerim, 'öyle mi?' dercesine açıldı şaşırmıştım fakat bu şaşkınlığımı dile getirmemiştim. Nede olsa Kayseri'de doğmuştu ve annesinin bu hastanede doğum yapma ihtimali de vardı. Koca hastaneni girişine baktım, iştihamla kapısı ve camları... Oldukça lüks duruyordu. Kocaman, 'Safir' yazısı da en az hastane kadar gösterişliydi.
"Hadi bir an önce ne olduğunu anlayalım." dedim sabırsızlığım verdiği etkilerle, koca adımlarla hastaneye yaklaşırken. Bir an önce üzerimdeki vicdan azabıma zeval gelmesini diliyordum çünkü beni oldukça boğuyordu bununla da başa çıkmak istemiyordum.
Oldukça ferah görünen, hastane koridoruna nihayet giriş yapmıştık. Efdal, girişte doktordan sıra alırken bende onu bekliyor, bir yandan da hastane koridorlarında gözlerimi gezdiriyor, annemi arıyordum. O an ruhum daraldı, hastane köşelerinden, duvarlarından nefret ediyordum. İnsanların acı çekmesi beni yıpratan şeyler arasındaydı. Tüm sağlık çalışanların işi oldukça zordu. Buradaki insanların çoğu mutsuz, hastalığı veyahut sevdiği insanların hastalığı ile uğraşırken onlara destek olanlar sadece sağlık çalışanlarıydı. Onların derdine derman, hastalığına şifa, yarasına merhem olanlar da elbet...
"Sıra bana gelmek üzere. Sen beklersin burada." Sadece iki günde birbirimize olan yabancılığımızı bu denli aşacağımızı düşünmezdim fakat araba kazası aramızdaki buzları eritmişti. Güven oluşmasa da buna artık gerek yoktu. Yarından sonra birbirimizi görmeyeceğimiz aşikardı.
Yeşil gözlerini, yeşillerimle buluşturduktan sonra onaylarcasına gözlerimi kapatmakla yetindim. Sanki konuşmaya mecalim kalmamış gibiydi. Arabada yaşadıklarımız psikolojime oldukça ağır gelmiş, babamın konuşması zihnimin içerisinde gün boyu gezinip durmuştu. Haliyle bedenim bitkin düşmüş, yaşadığım korku ve üzüntü bana oldukça fazla gelmişti.
Efdal, uzun koridorun, sağına dönerken gözlerim bir müddet gidişi izledi. Yaklaşık 185 boylarında olsa da bu uzunluk ona yakışıyordu. Geniş sırtı vardı ve kambur durmuyordu. Zeki ve çalışkan olduğu belliydi fakat ona rağmen gayet düzgündü vücudu. Eğer normal bir karşılaşmamış olmuş olsaydı büyük ihtimalle ondan fazlasıyla etkilenebilirdim fakat şu an aramızda rüyalardan başka bağ yoktu ve onu tanımak istemem saçmaydı. Yarından sonra birbirimizi görmeyecek olmamız bende nasıl iz bırakır mıydı bilmiyordum. Duvarın hemen önünde duran sandalyeye oturup sırasının gelmesini bekledi. Bacaklarını toplamak ister gibiydi fakat uzun olduklarından dolayı, yanındaki kadına rağmen benim bakış açıma dahi giriyordu.
Gözlerimi ona izlemeyi bırakmasına adına komut versem de sanki onda mıhlanmış gibiydim. Ne gözlerim ne de yüreğim adamdan gidemiyordu. Kendi kendime söz geçiremiyor oluşum ise sinirlerimi bozmaya yetmişti. Evet, Efdal oldukça yakışıklı ve zekiydi fakat ondan etkilenmemem gerekiyordu. Bunca zamandır hayatıma birini almamış olmamın sebebi elbette rüyalarımdı. Gün gelir benim, sevdiğim adamdan dahi ayrılmamı isteyebilirdi ve o zaman geldiğinde ne yapacağımı bilemez halde gelirdim. Ergenlikten, yirmi beş yaşıma kadar kimseye flörtöz yaklaşımda bulunmamıştım. Oldukça sade bir yaşamım vardı, rüyaları görmezlikten gelirsem.
Düşüncelerimi beynimden def edip gözlerimi sonunda uzun bacalarından çekmiştim. Bir an önce annemi bulup konuşmalı ve Eliz'in yanına gidip o saçma rüyayı gerçekleştirmem gerekiyordu. Bir yandan da Eliz'e karşı mahcupluk duymuyor değildim. Rüyalarım beni oldukça zor sokuyordu. Kızın bana onca iyiliğinden sonra onu rüyamda, hain gibi görmem onu oldukça üzecekti elbet. Bilinçaltımdan bir kez daha nefret edeceğim aşikardı.
Koridorun, merdivenler bulunan kısmına geçip üst kata çıktım. Annemin nerede olduğunu bilmediğimden dolayı arasam iyi olacaktı. Fazla meşgul iş hayatı olsa da iki dakikasını bana ayırmasını ümit ediyordum. Çantamın içerisinden telefonumu çıkarıp rehberden annemin numarasını buldum ve telefonda, 'Annem aranıyor' yazısını gördükten sonra telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim kızım?" Telefonu ancak üçüncü çalışında açmış ve apar topar cevap vermişe benziyordu.
"Anne, ben hastaneye geldim de. Eğer müsaitsen birinci katta, koridorun solunda bulunan camın önündeydim. Konuşabilir miyiz?" Sesim anneme de tavırlı gibi çıkmıştı. İstemeden de olsa öyleydi çünkü üzgün olduğumda kimseye sıcak tavır yapamıyordum.
"Beş dakika sonra gelebilirim. Bekle orada, sen neden hastaneye geldin? Önemli bir şey var mı?" Onca işinin yanında benim için endişelenmesi istemsizce hoşuma gitmişti. Bu annem dahi olsa beni önemsemesini seviyordum.
"Yok anne. Önemli bir şey olmadı sen gel konuşuruz." Telefonumu kapatır, sırtımı cama yasladım. Annem her zaman dediği vakitten en az beş dakika geç gelirdi. Eğer beş dakikadan geleceğini söylediyse en az on dakika beklemen gerekecekti. Öyle de olmuştu, annem koridorun sonunda tamı tamına 16 dakika 20 saniye sonra gelebilmişti.
"Bir şey oldu diye ödüm koptu. İyisin değil mi?" Kahve gözleriyle bana bakmaya devam ederken oldukça endişeli gözüyordu. Gözleriyle üzerimi süzdü. Bir şeyimin olmadığına kendince kanaat getirdiğinde ise bir nebze rahatlamış gibi gözlerindeki korku gitmişti.
"Neden geldin kızım?" Oflarcasına derin bir nefes alıp geri verdim. Çarptığım adamı ona anlatmam gerekecekti ve bu durum beni geriyordu.
"Dün çarptığım adamla birlikte karakoldan geliyorduk. Bir anda fenalaştı, terledi, söylediklerime cevap veremez halde geldi vücudu buz gibi oldu. Dün MR'da bir şeyi çıkmamıştı fakat bugün böyle olması beni korkuttu. Yeniden hastaneye geldik. Umarım mühim bir şey olmaz." Gözlerimden akmaya çalışan yaşı engellemeyi çalıştım. Annem yanımdaydı ve ona sığınmak için can atıyordum. Çok yorulmuştum birinin canına sebep olabilme düşüncesi beni bitiriyordu. Ruhumun sıkışıp kaldığını hissediyordum ve elimden hiçbir şey gelmiyordu.
"Umarım, bir şey olmaz güzel kızım." Sarılmasına ihtiyacım olduğumu anlamış gibi kollarını bedenime sardı. Ruhum ise artık bana zarar veremez hale gelmişti. Annemin yanında güvendeydim, annem beni korurdu. Bedenim, kollarının arasındayken gevşedi. Gözlerimdeki yaş kendini serbest bıraktı. "Babam... Hala çok kızgın mı bana?" Ses tonum sadece annemin duyabileceği tondaydı.
"Baban, seni üzdüğü için çok pişman. Sadece senin için endişelendi ve sert çıkıştı. Biz her zaman senin yanında ve arkandayız. Ne olursa olsun kendini yalnız hissetme. Arkanda annen, abin ve baban var." Burnumu çektiğimde ağladığımı anlamıştı büyük ihtimalle. Sırtımı sakinleştirmek ister gibi sıvazladı. "Sakin ol kızım. Akşam evimize gel hep beraber olalım." Onlara kırıldığım zaman Eliz'de kaldığımı bildiği için sorun olmadığını ve evde bulunmamı istediği söylemişti. Annem yalan söylemezdi, eğer babamın üzgün olduğunu söylüyorsa babam cidden üzgündür.
"Tamam, geleceğim evimize." Son kez göz yaşım aktı ve onu da sildim. Anneme yüzümü dönmeden önce ellerimle yüzüme akan yaşları temizledim. Rimelimin aktığına neredeyse emindim.
Ayrıldığımızda annem yüzüme baktı ve ağladığımdan dolayı hoşnut olmadığını belli edercesine buruşturdu. "Umarım çarptığın adamın bir şey olmaz. Beni haberdar et. Üstelik git akan makyajını temizle. Eğer yakışıklı bir adama çarptıysan seni bu halde görmesini istemezdin diye umuyorum." Çarpıkça gülümsedi ve elini son kez sırtıma yerleştirip sıvazladı.
"Adamın hayatını tehlikeye attım anne! Benim hakkımda öyle bir şey düşüneceğini sanmıyorum fakat uyarını dikkate alıp akan makyajımı temizleyeceğim." Bende ona eşlik edercesine gülümsedim. Annemle konuşman bana oldukça iyi gelmişti. Ağlayıp içimdekileri dökmem bana tenevvürü yaşatmıştı. Ruhum karanlıktan çıkmış, zehirli sarmaşıklardan kurtulmuş ve gün yüzüne çıkmıştı sanki. Yüzümde bariz belli olan gülümseme uzun süre solmamış varlığını sürdürmüştü. Hepsi annemin etiketlerdi. Kim olursa olsun asla annemin yerini tutamıyor, beni onun sakinleştirdiği gibi sakinleştiremiyordu.
Buraya gelmemin mahiyetini unutmuşçasına anneme bakmaya devam ettim. Fiziksel olarak anneme benzemediğim doğruydu. Benim yeşil gözlerime karşın onun gözleri açık kahveydi. Annem kısayken ben babama benziyordum ve anneme göre uzundum. Sadece saçlarımın rengini annemden almış ve koyu kahve saçlarımız birbirinin aynısıydı.
"Her zaman ne olursa olsun yanımda olduğun için sana çok teşekkür ederim anne. Hakkını nasıl ödeyeceğimi bilmiyorum ama sana minnettarım." Bu günlerle oldukça duygusaldım. Sebebini anlamasam da fazlasıyla kırıldın, eski halimden eser kalmaz hale gelmiştim.
"Yeter bu kadar duygusallık!" Dedi sahte kızgınlıkla kaşlarını çatarak. "Yakışıklı mı bari?" Kimsen bahsettiğini anlamam zor olmadı. Efdal'den bahsedip bir süre imalarda bulunmayı sürdüreceğine emindim. Benim hayatımda birinin olmasını üniversiteye başladığımdan beri istiyordu. Benden bile çok!
"Anne!" dedim uyarıda bulunur gibi. Sanki Efdal yanımdaymışçasına utanmıştım. Annemle arkasından konuştuklarımı duysa acaba ne düşünürdü hayal bile edemedim. İstemsizce etrafımızı kontrol ettim ve burada olmamasına şükrettim.
"Sen git artık adamı bekletme." Uyarıma tabii ki kulak asmamıştı. Onun bu haline sade tebessüm edip onaylarcasına başımı salladım ve merdivenlerden indim. Yukarı kata çıkışımın aksine oldukça iyi hissediyordum kendimi. Tüy kadar hafiflemiştim adeta.
Koridora sonunda geldiğimde, "Ayza..." diye ismimim seslenmesine karşın sesin geldiği yöne baktım. Efdal doktorun odasından çıkmış büyük ihtimalle beni bekliyordu. Ona doğru adım atarken doktorun ne söylediğini deli gibi de merak ediyordum. İçten içe kendimi kötü hissetmeme de engel olamıyordum.
Aramızda iki adım kalmışken, "Ne dedi doktor?" diye merakla sordum. Üzerimdeki endişeyi anlamlandıramıyor gibi baktı suratıma.
"Dün MR çektik ve bir şey çıkmadı. Sende rahatla artık. Tansiyonumun düşmüş olabileceğini söyledi." Derin bir oh çekmekten kendimi alı koyamadım.
"Şükürler olsun." Gözlerimin içi sanki parlamaktan dışarı fırlayacak gibiydi.
"Sen ağladın mı?" Ağlamıştım, onun hayatını mahvedeceğim düşünesi beni ağlatmıştı. Ağladığımı anlaması ise yeniden burnumun sızlamasına neden olmuştu.
Kollarımı boynuna sardım. Evet, şu an buna ihtiyacım vardı. Ona bir şey olmamıştı ve bu durum beni rahatlatmıştı. Beni kötü bir insan gibi görmemesine de ihtiyacım vardı. Sarılma olayı büyük ihtimalle onun afallamasını sağlamıştı fakat şu an bunu önemsemedim.
"Beni kötü birisi olarak hatırlamanı istemem, Kıvırcık Bey" Ona ismini bilmeden, rüyada görüp taktığım isim gibi seslenmiştim. Kulağına nefesim değiyordu ve bedenimi birbirine yapışıktı. Hastane koridorunun ortasında, etraftaki insanları önemsemeden ona sarıldım ve onun da kolları sonunda bedenimde yer aldı.
O an etraftaki insanlar tamamen silinmişti. Sadece biz vardık ve kulağıma şu cümleler fısıldandı. "Seni, saçma rüyaları olan, güzel bir kız olarak hatırlayacağım."