"Şikayetçi olmadığın için yeniden teşekkürler." dedim kaçıncı teşekkürüm olduğunu dahi saymadan. Dışarıda yağan yağmurun sesleri kulağımı dolduruyor kendimi soyutlamaya çalışıyordum fakat nafileydi. Seslere karşı çok duyarlıydım. Sanki Efdal bir şey söylese anlamayacak gibiydim.
"Teşekkür etmene gerek yok. Bilmeden senin için güzel bir şey yaptım." Evet, bilmeden yapmıştı. Fakat artık bunu önemsemiyordum. Ben ona çarpmış olsam dahi benim neredeyse hayatımı kurtarmıştı.
"Beni kötü ve cani biri olarak hatırlamanı istemem." Babamın sözlerinin beni oldukça fazla etkilediği aşikardı. Öyle ki şu an sanki ruhum, tüm kötülükleri içerisinde toplamış ben ise çaresiz bir şekilde sözlerimle mezbeleye dönen ruhumu temizlemeye çalışıyordum. Bir nevi vicdan ağlayan vicdanımı susturma yöntemim de olabilirdi.
"Hakkında hiçbir zaman öyle düşünmedim." diye itirafta bulundu, gözlerim onun yakışıklı suratında gezerken. Dudaklarımda sahte olmayan bir gülümseme yer buldu.
"O zaman vedalaşalım." Sıkıntılı bir nefes verdim. Hayatıma az ve öz insan girdiği için her veda beni üzüyordu.
"Bir kahve içmeden mi?" Teklifle ağzım açık kaldı. İlk karşılaşmamızda oldukça soğuk olmasına rağmen şu an kibar bir İstanbul erkeği duruyordu karşımda.
"Eğer vaktin varsa içelim. Arabanın masrafını da konuşuruz." derken utana sıkıla söylemiştim bunu. Para konusu her zaman beni geriyordu. Para veren veya para alan taraf olduğum fark etmeksizin geriliyordum.
Kıvırcık saçlarını kaplayan başıyla onaylamayı tercih etti ve eliyle ilerlemem için kapıyı gösterdi. Yine hastalanacaktım fakat bunu önemsemedim. Yağmur belki de tüm umutsuzluğumu alıp akacaktı.
Merdivenlerden atar atmaz yağmur suları bedenimle buluştu. Gökyüzü yine insanların üzerine yükünü boşaltıyordu fakat bu sefer bize kızgın gibiydi. Fırtına eşliğinde suları bize ulaşıyordu. Sema bizim halimize ağlıyordu, yağmur sandığım şey belki de koca göz yaşlarıydı.
Merdivenden adım atar atmaz, üstümüzü çevreleyen çatı gitmiş sadece gökyüzü üzerimizi örter halde gelmişti. Bize olan öfkesini kusar gibi koca iri damlalara bedenimizi hapsediyordu. Şimdi üzme sırası ondaydı belki de insanların zararını yine insanların üzerine akıtıyordu.
Zihnimdeki düşünceler vicdanıma dokunuyor, gökyüzünün acıları vicdanımın en kör noktasına saklanıyordu. Saklandığı yerden bulup yok etmek istesem de bir çocuğun saklambaç oynarken ki hırsı kadar hırslanmıştı sanki beni üzmek ister gibi bir hali vardı. Vicdanım ise kanamaya razı gelmiş, onu bulmam için yardım etmekten dahi yoksundu.
Sonunda merdivenlerden indiğimde ayakkabılarımın izi, birikmiş ve küçük gölcük haline gelmiş, yağmura bulaşmıştı. İnsanların günahının sonucu oluşan göz yaşı, ayakkabıma zehir akıttı ve ayakkabılarım koca günahın ev sahipliğini yapmaya mahkûm kaldı.
"Duyuyor musun beni?" Transa girmiş gibi halimden beni sıyıran Efdal'in sesinden başka bir ses değildi.
"Pardon... Dalmışım." Benim epey bir önümde duruyordu. Ben ise halen merdivenlerin başınaydım. Sanırım yürümem konusunda beni uyarmış ve ben tepki vermeyince de bu soruyu sormuş olmalıydı.
"Senin arabanla gideceğiz değil mi? Malum benimkinin durumu pek iyi değil." Dedi yüzünü buruşturarak. Ben ise ona aval aval bakmaktan ve sadece kafamı onaylarcasına sallamaktan başka bir şey yapmadım.
Beynimin bana oyunu muydu emin değildim fakat düşüncelere daldığımda dış dünyadan sanki tüm bağımı kesiyordum. Düşünmekle kalmıyor sanki zihnimle beraber tüm zehri bende yaşıyordum.
Beynim sonunda bana yürümek için komut vermişti ve transtan çıkıp, yağmur sularına mıhlanmış ayaklarımın, yerden bağını kesmiştim. Üzerimdeki ince gömlek ıslanmış, ıslanmakla kalmamış panoluma da biriken sularını akıtmıştı. Şu an ıpıslaktım öyle ki iç çamaşırımın detaylarının bile göründüğüne emindim fakat o an umursamadım. Elimde olan bir şey değildi ve kafama takmama gerek yoktu.
Arabamı neyse ki yakınlara park etmiştim ve daha fazla ıslanmadan içerisine yerleştim. Efdal ise yan koltuğu oturmuştu. Emniyet kemerimi takarken ona da göz ucuyla baktım ve kemerini taktığını görmek beni bir nebze şaşırtmıştı. Hayatı boyunca umarım takardı aksi takdirde benim gibiler trafikte fazlaca bulunuyordu ve ona çarpabilirlerdi.
"Nereye gideriz?" Aklımda herhangi bir kafe yoktu ve onun tercihine bırakmak en iyisiydi. Tarif edeceğini söylediğinde ise beklemeden yola koyulduk.
Çok sessizdi, benim de ondan geri kalır yanım yoktu doğruyu söylemek gerekirse. Sanki ikimizde konuşmamak için ant içmiş gibiydik.
"Arabayı ekspere gösterirsen faturası benim sigortama yansır öyle yapsan iyi olur." Can sıkıcı konuları arabada konuşur bitirirsek kahveyi ağzımızın tadıyla içebilirdik ve sorunlar burada kalırdı.
"Tamam, hallederim ben." Ve yeniden konu bitmişti. Birbirine iki yabancı insandık ve ne konuşacağımızı bilmiyorduk, en azından ben bir şeyleri sormaya, konusunu açmaya korkuyordum.
"Sen, evli misin?" Duyduğum soru karşısında göz bebeklerimin irileştiğine emindim. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Parmağımda herhangi bir alyans veyahut yüzük olmamasına rağmen bu kanıya nasıl varabilirdi emin değildim
"Hayır. Nereden çıkardın bunu? Tek kaşım havalandı ve ona sorgulayıcı bakış atmaktan da kendimi alı koyamadım.
"O zaman sevgilin var." Cümleleri, tahminlerini sıralıyor gibi dursa da bu aslında soru cümlesi olmaktan ileri gidemiyordu.
"Hayır yok." Derken hala neden böyle bir şey sorduğunu merak ediyordum. İçimdeki merak yerini arttırdıkça o da sanki sorularının sebeplerini açıklamamaya inat etmiş gibiydi.
"Bugün telefonda konuşurken, bir erkek sesi öyle cümleler kurunca... Yanlış zamanda aradığımı düşündüm."