ASLA KARIM OLMAYACAKSIN!
BERİVAN
Kalbim, göğsümün içinde deli gibi çarpıyordu; sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacak, düğün yerinin ortasına düşecekmiş gibi… Nefesim hızlanmıştı.
Dudaklarım aralanıyor, ciğerlerime dolan hava yetmiyordu. Sıcaklık, kalabalık, zılgıtların yankısı… Hepsi üst üste binmişti de içimde bir yumru gibi büyüyordu.
Gözlerim halay çeken gruba kaydı. Etekler savruluyor, ayaklar toprağa vurdukça yer titriyordu. Defin tok sesi ve davulun göğsü çatlatan ritmi, kalbimle yarışıyordu.
Bir anlığına herkesi izledim. Gülüşen yüzler, omuz omuza oynayan kadınlar, erkeklerin kendilerinden emin bakışları… Herkesin içinde bir sevinç vardı. Bir tek benim içimde, sanki gizli bir fırtına kopuyordu.
Ve Karan… Ortada yoktu.
Bu yokluk canımı sıkmaktan da öte, içimdeki huzursuzluğu pençeleriyle kazıyordu. Düğün günüydü. Onun düğünüydü… benim düğünüm… ama o, görünmüyordu.
Evet… Artık evlenmiştim.
Bu cümleyi içimde kurduğum anda, boğazımdan aşağı acı bir şey kaydı sanki. Daha birkaç ay önce, bir hayalin kıyısında sürüklenen ben; şimdi o hayalin tam ortasındaydım.
Yengemin kuzenine duyduğum sevda uzun sürmüştü. Sessiz başlamıştı… ama sessiz kalmamıştı. Gün gün büyümüş, geceleri uykumu almış, gündüzleri aklımı.
İçimde dolup taşmıştı bu sevda. Taşıyamadığım bir noktaya geldiğinde, bütün cesaretimi avuçlarımın içine sıkıştırıp Karan’a itiraf etmiştim.
O anın ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı. Gözlerindeki o keskin şaşkınlık… Ardından gelen sertlik… Kalbime saplanan sözler…
“Ben senin abin yaşındayım, bizden olmaz!” Demişti.
O cümle, bir anlığına bütün umutlarımı yere düşürmüştü. Ama sonra… sözler verilmişti bir kere. Bu konakta söz, taş gibiydi. Bir kere ağızdan çıktı mı geri dönmezdi. Söz verildiyse, devamı gelirdi. Kader gibi… Zincir gibi…
Sonra iş, Gulazer Hanım’la Welat Bey’in kulağına gitmişti. İçimde dinmeyen sevda, bir sır olmaktan çıkmıştı artık. Zaten beni ezelden beğenirlerdi. Onların gözünde “hanım hanımcık” bir kadındım.
Öyleydim de…
Hiç yanlışım olmamıştı. Kimsenin gözünü yere eğdirmemiş, kimseye laf vermemiştim. Kusurumu arayanlar bile bulamazdı. Bu yüzden belki… Beni uygun görmüşlerdi. Belki bu yüzden “bu kız olur” demişlerdi.
Avşin yengem… en başta büyük tepki vermişti, hatta sesinin içinde bir korku bile duymuştum. Ama sonra… içimdeki yangını anlamıştı. Bazen insan yangını saklayamaz ya… ben de saklayamamıştım. Hâlimden anlamış, bana destek olmuştu.
Şimdiyse düğün günümüzdü.
Herkes eğleniyordu ama benim içimde, ince ince büyüyen bir tedirginlik vardı. Karan’ın beni sevmediğini adım kadar biliyordum. Bunu anlamak için kahin olmaya gerek yoktu.
Bakışları bile yetiyordu. Sertti… mesafeliydi… sanki bir mecburiyetin içine sıkışmış gibi.
Ama yine de… Bir gün sevecekti. Sevdirecektim kendimi ona. Çünkü ben sevmeyi biliyordum. Hem öyle yarım yamalak değil… bir insanın içine işleyen cinsten.
Yüzümdeki endişeyi anlamış gibi, Avşin yengem elimi sımsıkı tuttu. Sanki ellerim üşüyordu da o sıcaklığıyla beni hayata bağlıyordu.
“Berivan?” dedi, gözlerimin içine baktı. Kaşlarının arasına ince bir çizgi düşmüştü. “Neden mutlu değilsin sen?”
Sertçe yutkundum. Kalbim hâlâ göğsüme vuruyordu. Sanki içimde bir kuş çırpınıyordu da kaçacak yer arıyordu.
“Yenge…” dedim, sesim istemsizce titredi. “Sever mi?”
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Bir anlık korku, içimde çıplak kaldı. “Benim onu sevdiğim gibi… o da beni sever değil mi?”
Titrek nefeslerim boğazımda düğümlendi. Avşin yengem gülümsedi ama o gülümsemenin içinde bile bir tereddüt vardı; insanın umut verip de yalan söylemek istemediği anlar gibi.
“Sever elbette…” dedi. “Karan ağabeyim öyle kötü kalpli değildir… yani umarım değildir.”
O “umarım” kelimesi, içimde bir yere çarpıp yankılandı.
Gözlerim yeniden etrafı taradı. Halay çekilen yerin kenarı, sandalyeler, konuşan erkekler, gülüşen çocuklar… ama Karan yoktu.
“Ortalıkta göremiyorum onu.” diye fısıldadım. “Nereye gitti ki?”
Tam o an, omzumda bir el hissettim. Berfu yengemdi. Avucu sıcak, sesi rahatlatıcıydı. “Sorun yok.” dedi. “Belki işleri vardır. Erkek erkeğe arkadaşlarıyladır.”
Yengelerimin varlığı beni biraz olsun sakinleştiriyordu. İnsan bazen tek başına kalınca boğulur ya… onların yanında nefes alabiliyordum.
Heja ise her zamanki gibi ortalığın tam ortasındaydı. Zılgıtlar eşliğinde halay çekiyor, sanki bütün dünya onun enerjisinden dönüyordu.
“Ohooo…” dedi Berfu yengem gülerek. “Heja yine coşturuyor ortalığı. Eee tabii… coşturacak! Kız kardeşi evleniyor!”
Bu kez ben de istemsizce güldüm. Kahkaham kısa sürdü ama içimdeki kasvetin üstüne serpilmiş bir ışık gibiydi. Derken gözüm, kalabalığın arasından Gulazer Hanım’a takıldı.
Duruşu bile ağırdı. Ellerini önünde birleştirmiş, sakin ve ölçülü adımlarla bize doğru geliyordu. Sanki gürültünün içinde yürümüyor da başka bir sessizlikten geliyordu.
“Annem geliyor.” dedi Avşin yengem.
“Evet… fark ettim.” dedim, yine yutkundum.
Gulazer Hanım’ın bakışları yüzümde gezindi uzun uzun. Ama o bakışlarda yargı yoktu. Soğukluk yoktu. Aksine… bir anne sıcaklığı vardı. Sonra öyle içten bir tebessüm etti ki, o gülüş bir anlığına içimdeki fırtınayı susturdu.
“Keça min…” dedi yumuşak bir sesle. “Hayırdır, bu surat nedir böyle?”
Sandalyeyi çekip karşıma oturdu. “Hiç…” dedim derin bir nefes alarak. “Hiç yani, Gulazer ha—”
Sözümü kesti. Sesinde tatlı bir sertlik vardı. “Hanım yok keça min.” dedi. “Ben senin annen sayılırım. Bundan sonra anne diyeceksin bana. Aha bu Avşin nasıl benim öz kızımsa… Sen de öylesin artık.”
O an boğazım düğümlendi.
Dudaklarım kıvrıldı. Ne kadar güçlü durmaya çalışsam da gözlerim doldu dolacak gibiydi. Avşin yengem kıkırdamaya başladı.
“İçimde tatlı bir kıskançlık yer edinmeye başladı.” dedi. “Neler oluyor acaba?”
Gülerek başımı Avşin’in omzuna yasladım. Gulazer Hanım ellerini ellerimin üzerine koydu. Dokunuşu ağırdı ama güvenliydi. “Ben buradayım” der gibi…
“Berivan…” dedi. “Bak kızım. Karan seni zamanla sever mi bilemiyorum… Ama Allah’tan umut kesilmez. Lakin sakın ola sevgin ağır basmasın. Sakın ola Karan’ın seni ezmesine izin verme.”
Sesi birden daha ciddi oldu. Gözlerimin içine bakarken kelimeleri tek tek seçti. ''Eğer bu konakta bilmem gereken bir şey olursa… Bana söyle.”
O cümle, içimde bir yere çakıldı. Hem koruyucuydu… Hem uyarıcı… Hem de bir anne duası gibi.
Gülümseyip başımı eğdim. Avşin yengem elimi bir daha sıktı, sonra yüzünde o haylaz ifadeyle bana döndü.
“Dewran ağabeyine neler çektirtti biliyorsun değil mi?” dedi. “Adam her gece odama tırmanıyordu.”
Bir anda kahkahalar patladı. Öyle bir güldük ki, içimdeki sıkışmışlık bir süreliğine dağıldı.
Davulun sesiyle kahkahamız birbirine karıştı; düğünün ortasında, benim içimde bir yerde hâlâ korku duruyordu ama… En azından yalnız değildim.
Kalbim bir kuş gibi göğsümün içinde çırpınmaya devam ederken dudaklarımı ısırdım. Dişlerimin arasında kalan o ince et acıyordu ama acı bile beni kendime getirmeye yetmiyordu.
İçimdeki korku, sanki bir sis gibi her yere yayılmıştı; ne nefes aldırıyordu ne de düşüncelerimi netleştiriyordu.
Bir yandan bu evlilikten korkuyordum… Bir yandan da korkmuyordum.
Korkunun kendisi bile ikiye bölünmüştü içimde.
“Ya sevilmezsem?”
Bu soru, beynimin içinde yankılanıp durdu. Karan’ın yüzü geldi gözlerimin önüne. O mesafeli bakışları, sert duruşu, insanın içine sanki “yaklaşma” diye fısıldayan hali. Sevilmezsem, gerçekten istediklerim olmazsa… ben ne yapardım?
Bir ömür…
Bir ömür boyunca sevmediğin bir adamın yanında, yalnızlığını bile saklayarak yaşamak… düşüncesi bile içimi ürpertiyordu. Ama bir yandan da kendime kızıyordum.
Ben bu sevdayı seçmiştim. Hem de bile bile. Yanacağını bilip ateşe yürümek gibi… ama yürümüştüm işte.
Bu içimde uzun süren sevda boşa giderse, hayal kırıklığının beni yerle bir edeceğini adım kadar biliyordum. Çünkü ben kolay sevmemiştim.
Geceler boyu içimde büyüyen, sabahları boğazıma düğümlenen… Kendimden bile saklamaya çalıştığım bir şeydi bu.
Derin bir iç çektim. Omuzlarımı hafifçe kaldırıp bıraktım. Sanki içimdeki ağırlığı taşımak zorundaymışım gibi… Sanki bana ait olmayan bir kaderi sırtlanmışım gibi…
Sonra yüzümdeki endişeyi söküp atar gibi yaptım. Kendimi toparladım. Çenem kasıldı, gözlerim sertleşti. Güçlü bir gülümseme kondurmaya çalıştım dudaklarıma.
Ne olursa olsun suratımı asmayacaktım. Kötü düşüncelerin geceyi zehir etmesine izin vermeyecektim. Çünkü düğün dediğin… bir kere olurdu. Bu gece benim gecemdi.
Daha fazla düşünerek içimdeki çığlığı büyütmek istemedim. Kendimi kalabalığın içine bırakıp aklımı susturmak istedim.
Tam o sırada, Heja adeta fırtına gibi yanıma geldi. Koşarken etekleri savruldu, nefes nefese kalmıştı ama yüzü ışıl ışıldı. Bir saniye bile durmadan bileğimden yakaladı beni.
“Kızım sen evleniyorsun bugün!” dedi, sanki ben unutmuşum gibi.
Bileğimi çekiştirirken sesi hem sertti hem şefkatli… hani insan azarlıyor gibi yapar da aslında “kendine gel” der ya, öyleydi.
“Kalk!” dedi. “Azıcık halaya falan gir, bu ne ya? Sanırsın zorla evleniyorsun!”
Beni biraz daha kendine çekti, gözlerini kısarak yüzüme baktı.
“Gönlün var mı var!” dedi. “O zaman şu suratını topla! Bugün senin günün! Gelin gibi süzülmek varken niye cenaze gibi duruyorsun?”
Heja’nın bu hali beni bir anlığına kırdı geçirdi. İçimdeki kasvetin üstüne koca bir kahkaha çalmak ister gibi… gülümsemem bu kez daha gerçek oldu.
Belki de haklıydı. Belki de ben, kendi içime gömülüp geceyi daha başlamadan bitiriyordum.
***
Yatağın kenarına oturmuş, öylece bekliyordum.
Kırmızı tül duvağım başımdaydı; sanki sadece bir kumaş parçası değil de boynuma geçirilmiş bir kaderdi. Nefes alışlarım düzensizdi.
Dudaklarımı kemiriyordum; farkında olmadan, sanki dişlerimle içimdeki korkuyu parçalamaya çalışır gibi…
Oda sıcaktı ama ben üşüyordum.
Kalbim yine deli gibi çarpıyordu. Her saniye, kapının açılmasına biraz daha yaklaştığımı biliyordum. Karan’ın bu kapıdan gireceğini… O anın bir daha geri alınamayacağını…
Bir an dayanamadım. Usulca ayağa kalktım. Ayaklarım yere bastığında bile ses çıkaracakmışım gibi geldi. Adımlarım titrek, nefesim incecik… Kapıya doğru ilerledim. Parmak uçlarımla kapının koluna dokundum.
Hafifçe araladım. Aşağıdan gelen sesler… Bir anda boğazıma düğümlendi.
Ve sonra… Karan’ın sesi.
“Amacınız neydi?!” diye öfkeyle konuşuyordu. Sesi keskin, kırıcının bıçağı gibi.
“Amacınız neydi amca? Niye bu kızla beni evlendirdiniz, sebep neydi?!”
Karan’ın sesi her saniye biraz daha yükseliyor, konakta yankılanıp tekrar üstüme çarpıyordu. Elim istemsizce göğsümün üzerine gitti. Kalbim orada, avucumun altında çırpınıyordu.
Bir yandan dudaklarımı ısırıyordum. Titrek titrek… sanki kendimi susturmazsam ağlayacağım.
Derken Gulazer anne’nin sesi yükseldi. “Amacımız seni o aşüfteden korumak!”
Bir anda donup kaldım. Aşüfte mi? Kimdi o? Kimden bahsediyorlardı?
Gözlerimi kırpıştırdım, sanki bir rüyadaymışım da uyanmaya çalışıyormuşum gibi. Ama hayır bu sesler gerçekti. Bu öfke gerçekti.
Welat Bey’in sesi geldi ardından, daha ağır, daha yıkıcı.
“Oğul hâlâ görmüyor musun? O kadın seninle oyun oynuyor. Tek amacı ağa karısı olmak, para yemek!” dedi. “Kadının hakkında neler neler duyduğumu bile sormuyorsun!”
İçimde bir şey kırıldı. Hayatında biri mi vardı? Benim haberim olmadan…
Benim hayallerimi büyüttüğüm adamın, benden önce kurduğu bir hayat mı vardı?
Karan’ın sesi birden keskinleşti, öfkesinin içinde acı bir sahiplenme vardı. “Çünkü o kadın benim asıl karım olacak!”
O cümle…O cümle boğazımdan aşağı ateş gibi aktı.
“Bu kız asla benim karım olmayacak… asla!”
Ben mi…“Bu kız” mıydım artık? İsmi bile söylenmeye değmeyen bir “şey” gibi…
Bir an nefes alamadım. Kafamın içi uğuldamaya başladı. Kulaklarım zılgıtları bile duymuyor gibiydi artık. Her şey sustu da sadece o cümle kaldı.
Asıl karım. Asla karım olmayacak.
Sonra adım sesleri… Merdivenlerden çıkan hızlı, sert, öfkeli adımlar… Her adım yaklaştıkça kalbim biraz daha küçüldü sanki.
Geriye doğru adımladım. Kapıyı kapatmaya çalışırken kapı bir anda gürültüyle açıldı. Öyle sert açıldı ki, sanki kapı değil ben kırıldım.
Başımı kaldırdığımda… Karan karşımdaydı.
Odanın içi öfkeli nefesleriyle doldu. Gözlerindeki karanlık, geceyi bile utandırır gibiydi. Bana bakışı… insana kendini suçlu hissettiren türdendi. Sanki ben bir şey yapmışım gibi. Sanki ben onu mahvetmişim gibi.
Bir anda saçımdaki duvağı sertçe çekip aldı.
Kırmızı tül, başımdan ayrılırken sanki bir parçam kopmuş gibi hissettim. O tülü savurup fırlattı. Ardından kapıyı çarparak kapattı.
O ses… O ses, içimdeki son güven duygusunun da kapandığı andı.
Karan birkaç adım attı. Üzerime gelmedi belki ama varlığı bile üzerime yürüyordu. Odanın içinde sadece o vardı, ben ve öfkesinin gölgesi.
“Senin yüzünden…” dedi dişlerinin arasından.
Sesi fısıltıya yakın, ama fısıltısı bile bıçak gibi. “Senin yüzünden burada sevdiğim kadın kollarımda olacakken… seni kollarımın arasına alacağım birazdan.”
Sözleri canımı yaktı.Yutkundum ama boğazımdan bir şey geçmedi. Gözlerim doldu. Geriye doğru adım attım.
“Ben bir şey yap—” diyebildim. Sesim cılızdı. Kendi kulaklarıma bile ulaşmıyordu sanki.
Karan bir anda patladı. “Girmişsin gözlerine!” diye bağırdı.
Sesi o kadar yüksekti ki duvarlar titredi sandım. “Daha ne yapacaksın?! Sadece gözlerine girsen iyi… akıllarına da girmişsin!”
Nefes nefese kaldı. Öfkesi büyüdükçe büyüyor, sanki beni boğacak bir duman gibi üstüme çöküyordu.
“Ne dedin? ‘Karan’ı çok seviyorum’ mu dedin?!”
Sesini daha da yükseltti. Sonra yumruğunu öfkeyle masaya indirdi.
Güm! O sesle irkildim. Kalbim yerinden fırladı sanki.
Bu gece düğün gecesi değildi. Bu gece, benim sınav gecemdi.
Gözlerim yanarken ağlamamak için zor tuttum kendimi. Sözleri her ne kadar canımı yaksa bile sessiz kaldım.
“Bana bak, Berivan.”
Sesi sertti. Dudaklarından çıkan her hece, odanın içindeki havayı kesiyordu sanki. İşaret parmağını yüzüme doğru salladı; o parmak, bir uyarıdan çok bir mahkeme kararı gibiydi.
“İstediğin kadar soyadımı taşı… istediğin kadar nikâhımda ol…” dedi, kelimeleri tek tek ağzında evirip çevirerek. Sonra dişlerinin arasından tısladı:
“Sen benim asla karım olmayacaksın.”
O cümle, göğsümün ortasına saplandı.
Hava bir anda soğudu. Sanki duvarlar daraldı. Sanki odamın içi, nefes almama izin vermeyen bir tabuta dönüştü. Ben hâlâ ayaktaydım ama içimde bir şey… dizlerinin üzerine çökmüştü.
Karan devam etti. Gözleri öfkeyle değil, tiksintiyle parlıyordu. Bu, daha beterdi.
“Bu geceden sonra sana asla bir daha dokunmayacağım.” dedi. “Bu gece dokunmamın sebebi ne biliyor musun?”
Bir an durdu. O kısa sessizlikte kalbim duracak sandım. “Mecburiyet!”
Kelimeyi ağzından tükürür gibi söyledi. Bir mecburiyet gibi… Bir yük gibi… Bir utanç gibi…
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamaya hakkım yokmuş gibi hissettim. Çünkü ağlamak… Onun istediği şeydi sanki.
Karan, üstüme bir adım daha yaklaşıp sesini biraz daha alçalttı. Alçaldı ama zehri arttı.
“Ben asıl karımı bu konağa getirdiğimde…” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Sen burada günden güne solacaksın.”
Damarlarıma buz yürüdü. “Benim mutluluğumu izlerken…” diye fısıldadı, “kendi mutsuzluğunun içinde boğulacaksın.”
O an, nefesim boğazımda kaldı.
Sanki dilim damağıma yapışmıştı. Sanki ağzımın içi kurumuştu. Ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü bu sözlerin karşısına hangi cümle dikilebilirdi ki?
Sonra arkasını döndü. “Şimdi çıkar üzerindekileri…” dedi, o kadar sakin söyledi ki daha korkunç oldu. “Ve beni bekle.”
Omzuyla omzuma çarptı. Sanki bedenim değil de gururum itilmişti.
Bir adım sendeledim. O ise hiç durmadı, hiç bakmadı. Odanın içinde ağır adımlarla lavaboya doğru yürüdü. Kapıyı kapatmadı bile… sanki ben yoktum.
O gider gitmez… Gözlerimde biriken yaşlar, birer birer süzüldü. Sessizdi. Ne hıçkırık vardı ne inilti… Sadece yanaklarıma akan, utanç gibi sıcak gözyaşları…
Kalbim atmayı kesmiş gibiydi. Bir an gerçekten öldüğümü sandım. Omuzlarıma ağır bir yük oturdu; öyle bir yük ki, ayakta durmak bile imkânsız geldi.
Dizlerim çözüldü. Yavaşça aşağıya doğru çöktüm. Yatağın kenarına değil… Sanki kaderimin dibine oturmuş gibi…
Sadece… Sadece sevdiğim adamla mutlu olmak istemiştim. Sadece onunla hayaller kurmak… Onun yanında bir “yer” edinmek… onun karısı olmak istemiştim.
Bu… Bu suç muydu? Bir kadının sevilmek istemesi, bir yuva istemesi, bir adamın göğsünde huzur araması… bu kadar mı ağırdı?
Omzumun üzerinden banyoya baktım. Oradan su sesi geliyordu. Su akıyordu… ama benim içimde her şey kuruyordu.
Titrek bir nefes aldım. Sonra kendime geldim.
Hayır. Hayır, Berivan… Sen çökmeyeceksin. Çünkü sen bir ağa kızısın. Sana yere yığılmak yakışmaz. Sana ağlayıp susmak yakışmaz. Sana… Teslim olmak hiç yakışmaz.
Dişlerimi sıktım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken içimdeki kırık parçaları bir araya getirmeye çalıştım. Ayağa kalktım.
Başım döndü ama dik durdum. Titreyen ellerimle gelinliğimin iplerine uzandım. Parmaklarım düğümleri çözmeye çalışırken, boğazımdaki düğüm daha da sıkılıyordu.
Ama o sırada… Bir şey değişti. Acı, yerini öfkeye bıraktı. Kırgınlık, yerini hırsa bıraktı. Ve kalbimde bir yer yanmaya başladı.
Eğer benim adım Berivan’sa…Ben bu adamı kendime âşık edecektim. Hem de öyle sıradan bir âşık etmek değil… Onu sürüm sürüm süründürecektim.
Bugün söylediği her kelimeyi… Bana “mecburiyet” diye tısladığı o anı… “Asla karım olmayacaksın” dediği o saniyeyi…
Hepsini…Bir gün ona tek tek yedirecektim. Tek ihtiyacım olan şey… Zamandı. Sadece zaman.