HESAP MI SORUYORSUN!

3011 Words
BERİVAN bıçak gibi yardı. Makyajımı yapan kadın irkilip geri çekildi. Başımı yana çevirdiğimde, manikür yapan genç kızın utançla yere kaymış bakışlarını yakaladım. Parmakları hâlâ titrek, nefesi temkinliydi. “Kusura bakmayasınız hanımağam...” Sesindeki mahcubiyet neredeyse elle tutulacak kadar yoğundu. Berfu yengem ise dudaklarının kenarına ilişen o rahat gülümsemeyle elini yeniden uzattı. “Sorun yok, devam et.” Sanki az önceki çıkış ona ait değilmiş gibi sakindi. Makyajımı yapan kadın tekrar yüzüme eğildi. Dudaklarımın üzerinde gezinen fırça son kez dokunduğunda, nefesim hafifçe içime çekildi. Ardından geri çekildi kadın; işini bitirmiş bir ustanın sessiz gururuyla. “Kimler geliyor şimdi istemeye?” Soruyu Avşin yengeme yöneltirken sesim sakin çıktı ama içimdeki dalga kabarmaya devam ediyordu. “Valla sülalecek gidiyoruz işte.” Cevap bu kadar basitti. Bu kadar sıradan. Dudaklarımda beliren o ince kıvrım, içimdeki karmaşayı gizlemekten başka bir işe yaramıyordu. Rojbin yengem başını kaldırdı. Kahverengi gözleri üzerimde ağır ağır dolaştı, sanki yüzümde bir şey arıyordu. “Ne diyorsun, gelecek mi seninki?” Soru havada asılı kaldı. Gözlerim, farkında olmadan vitrinin camına kaydı. Dışarıdaki akış bulanık bir film sahnesi gibiydi; gelip geçen insanlar, arabalar… ve beklenen ama görünmeyen biri. İçimde bir yer, hâlâ o ihtimale tutunuyordu. Kapı bir anda açılacak, o sert adımlar yankılanacak, bütün bu kalabalığın ortasında tek bir bakışla her şeyi değiştirecek gibi. Ama onun adı, yarım kalmış cümleler gibiydi. Beklemek, içten içe eriyen bir sabırdı. Güvenmek, kırılmayı göze almak demekti. Bakışlarımı aynaya çevirdiğimde, karşımdaki kadın tanıdık ama bir o kadar da uzaktı. Makyaj kusursuzdu; tenim pürüzsüz, bakışlarım derin, dudaklarım belirgindi. Üzerimdeki fistan, bedenime tam oturmuş, her kıvrımı saklamadan ama zarifçe ortaya koymuştu. Görüntü tamamdı. Eksik olan tek şey… İçimdeki o huzurdu. Makyajım çoktan bitmişti ama kalkmaya niyetim yoktu. Sandalyeye gömülmüş, sanki biraz daha oturursam zaman yavaşlayacakmış gibi bekliyordum. Aynadaki yansıma kusursuzdu; ama içimdeki karmaşa, en pahalı fondötenin bile kapatamayacağı kadar derindi. “Kahve ister misiniz hanım ağam?” Kadının sesi nazikti. Cevap vermek için dudaklarımı araladığım anda Rojbin yengem atıldı. “Olur olur, hepimize bir Türk kahvesi iyi gider.” Sanki karar çoktan verilmişti. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. “Boğazım kurudu zaten… Hepimizin ki orta olsun.” Kadın başını sallayıp uzaklaşırken, ortam yeniden o tanıdık uğultuya döndü. Bacak bacak üstüne attım. Parmaklarım, farkında olmadan dudaklarıma gitti. Rujun pürüzsüzlüğünü bozacak kadar sert değildi ama sabrımı ele verecek kadar huzursuzdu. Telefonum masanın üzerinde duruyordu. Sessiz, soğuk, tepkisiz. Elimi yavaşça uzattım. Ekranı uyandırdım. Bildirim yok. Arama yok. Tek bir iz bile yok. Sanki ben hiç yokmuşum gibi. İçimde bir yer daraldı. Bir insan… hiç mi merak etmezdi? Sevmese bile, gönlünde yer açmasa bile… alışkanlıktan bile mi düşünmezdi? Bir “ne yapıyorsun” cümlesi bu kadar mı ağır gelirdi? Nefesim göğsümde sıkıştı. Dudaklarımı kemirdim. Tam o sırada kolumda sert bir dokunuş hissettim. İrkilerek başımı çevirdiğimde Avşin yengemin bakışlarıyla çakıştım. Kaşları çatık, sesi keskin. “Kemirme şu dudaklarını fare gibi.” Sözleri şaka gibiydi ama tonu değildi. “Gelmiyorsa gelmesin! Düşünmeyi bırak şunu. Sen bu adamın bir yerlerini kaldırırsan, egosundan yanına yaklaşamazsın bile.” Sanki bir komutan emir veriyordu. Net. Keskin. Tartışmaya kapalı. “Ne yaptım ya şimdi?” Sesimdeki şaşkınlık saklanacak gibi değildi. Berfu yengemle Rojbin yengem birbirlerine bakıp kıkırdamaya başladılar. Tam o an… Telefonum titredi. O ses, bütün gün beklenen, sabrı ince ince kemiren o tek an… Kalbim bir anda hızlandı. Sanki göğsümün içinde değil de avuçlarımın arasındaydı. Telefona uzanmak için hamle yaptım ama Rojbin yengem benden hızlıydı. “Ya yenge!” Omuz silkti, gayet rahat bir şekilde ekranı açtı. “Ne yenge?” dedi alayla. “Mesaj beklediğini bu kadar belli etme. Kolay lokma olma. Zor ol, ulaşılmaz ol. Merak etsin… Gerekirse meraktan delirsin.” Gözlerimi kıstım. İçimdeki sabırla onun rahatlığı kavga ediyordu. “Yenge sen kuzenine düşmansın da benim mi haberim yok?” Berfu yengem kahkahayı patlattı. “Var gibi bir şeyler.” dedi Rojbin yengem, sinsice. “Ne ilgisi var canım görümcem? Niye sen kovalıyorsun? Bırak o seni kovalasın, sen kaç. Bak o zaman nasıl ayaklarına geliyor.” Telefonu masanın üzerine bıraktı. “En az on beş dakikası var bu mesajın.” On beş dakika. Sanki saat değil, sabır ölçüsü veriyordu bana. Tam o sırada kahveler geldi. Fincandan yükselen o yoğun koku, ortamı doldurdu. Sırtımı sandalyenin soğuk derisine yasladım. İçimde iki ayrı savaş vardı; Biri gururum, dimdik ayakta. Diğeri kalbim… Kapıya bakmaya devam eden. Telefonun tiz sesi bir anda ortamın üstüne çöktü. İnce, keskin… sabrı test eden bir çağrı gibi. Elim refleksle telefona uzandı ama yine geç kalmıştım. Avşin yengem benden önce davranmış, telefonu çoktan eline almıştı. Bakışları yüzüme saplandı. Öyle dümdüz değil… sorgulayan, ölçen, tartan bakışlardı bunlar. Sanki bir sınavdaydım ve cevabım çoktan belliydi. “Ya yenge, ver de açayım… Yoksa delirir.” Sesimdeki acele saklanacak gibi değildi. İçimdeki o ince çizgi kopmak üzereydi. Avşin yengem dudaklarını büzdü, başını iki yana salladı. “Onu istiyorum ya zaten benim saf görümcem…” dedi, sesi hafif alaylı ama altında ciddi bir ton gizliydi. “Ay ay… sana evlilik hiç yaramadı Berivan.” Sözleri hafifti ama bıraktığı etki ağırdı. Berfu yengem hemen araya girdi, fırsatı kaçırır mı hiç. “Ona yaramayan evlilik değil, aşk canım.” Kahkaha değil… Daha çok iğne gibi batan bir gülüş eşlik etti sözlerine. Bakışlarımı kaçırdım. Aynaya bile bakmadım bu sefer. Çünkü orada gördüğüm şeyin ne olduğunu biliyordum; güçlü durmaya çalışan ama tek bir telefona yenilen bir kadın. Elimi kahve fincanına uzattım. İnce porselenin sıcaklığı avucuma yayıldı. Bir yudum aldım. Telve, dilimin üzerinde pütür pütür dağıldı. Hafif acı, hafif yakıcı… tam da içimde dolaşan his gibi. Gözlerimi kısarken boğazımdan geçen o buruk tat, sanki içimdeki her şeyi açığa çıkarıyordu. Telefon hâlâ çalıyordu. Ne kahvenin tadını alabiliyordum, Ne de gururumu tutabiliyordum. Dakikalar ağır ağır akıp gitmişti. Telefon, cam masanın üzerinde titreye titreye susmuş, ardından yeniden canlanmıştı. Mesajlar ardı ardına düşmüş; sabrın sınırlarını zorlayan o sessiz ısrar, havanın içine sinmişti. Kahvemin son yudumunu almış, suyla boğazımdaki o buruk tadı bastırmaya çalışıyordum. Avşin yengem nihayet telefonu bana doğru itti. İnce bir hamleydi ama içinde bir karar saklıydı; sanki “şimdi gör bakalım” der gibiydi. Parmaklarım telefona uzandı. Ekranı açacakken, yeniden çalmaya başladı. İçimden bir şey sıkıldı. Hemen açmadım. Çünkü üzerimde üç çift göz vardı; meraklı, bilen, susup izleyen. Birkaç çalış… Sabrımı törpüleyen birkaç saniye… Sonunda aramayı cevapladım. Telefonu kulağıma yasladığım an, onun sesi patladı. “Neredesin sen Berivan?!” Sesi sertti. Nefesi kesik kesikti. “Bu telefonu ne diye taşıyorsun yanında! Dakikalardır yazıyorum, arıyorum ama açmıyorsun!” Her kelimesi bir adım daha üzerime yürüyordu sanki. “Ben…” dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. “Telefonu soyunma odasında unutmuşum. Kuafördeyim.” Kısa bir sessizlik… Ardından o tanıdık, sinir bozucu alay. “Telefonu unutmuşsun öyle mi?” Sesindeki inançsızlık açık açık hissediliyordu. “Bu telefonun sesi kapalı mı?!” Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Sessizde kalmış.” Cümle ağzımdan küçük çıktı ama içimde büyüyordu. “Sessizde falan kalmayacak!” Sesi bir anda sertleşti. “Ben aradığımda, yazdığımda sana ulaşacağım Berivan!” İşte orada bir şey koptu içimde. Sandalyeyi geriye itip ayağa kalktım. İçimde kabaran öfke, artık saklanacak gibi değildi. Kapıyı itip dışarı çıktığımda, Urfa’nın yakıcı güneşi yüzüme çarptı. Sıcak hava tenimi yakarken, içimdeki ateş ondan geri kalmıyordu. “Sen bana hesap mı soruyorsun, Karan?” Sesim alçaktı ama keskin. Dişlerimin arasından süzülen bir tıslama gibi. “Hangi ara beni bu kadar düşünür oldun?” Sözlerim hız kazandı. “Daha düne kadar yüzüme bakarken düşman gibiydin. Şimdi ne değişti?” Bir adım attım. Güneş gözlerimi kısarken, sesim daha da sertleşti. “Karın olduğumu mu hatırladın?” Nefesim hızlandı. “Yoksa… Metresin seni terk mi etti?” Bir anlık sessizlik… Sonra telefondan gelen o kükreme. “Berivan!” Sesinin gücü kulaklarımda yankılandı. “Bana bağırma!” Artık yükselmiştim. “Karşında babanın kızı yok, Karan ağa!” Başımı dikleştirdim. Omuzlarım gerildi. “Bu cesareti nereden buluyorsun? Kim olduğumu hatırlatmamı ister misin?” Sözlerim netti. Geri adım yoktu. Karşı taraftan gelen kısa, sert bir nefes… “Beni öfkelendiriyorsun.” Dudaklarım ince bir çizgiye dönüştü. “İyi.” dedim soğukça. “Sakinleştiğinde konuşuruz.” Cümle biter bitmez telefonu kapattım. Ekran karardı. İçimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Derin bir nefes alıp tekrar içeri girdim. Kuaförün serinliği yüzüme çarptı ama içimdeki harareti düşürmeye yetmedi. “Ne diyor?” Üçü birden bana bakıyordu. Merak, eğlence, hafif bir beklenti… hepsi gözlerinde. Omuz silktim. “Hesap soruyor.” Sesim sakindi. Fazla sakindi. Ama parmaklarım titriyordu. Sandalyeyi çekip sertçe oturdum. Deri yüzey bir kez daha bedenimi karşıladı. Dışarıdan bakıldığında her şey kontrol altındaydı. Ama içimde… Savaş yeni başlıyordu. *** Gökyüzü ağır ağır kararırken, kuaförün içindeki ışıklar daha da parlak görünmeye başlamıştı. Dışarıdaki akşamın serinliği henüz içeri sızamamış, içeride hâlâ o yoğun hazırlık kokusu asılı kalmıştı. İşimiz bitmişti. Poşetlerimizi topladık, topuklu ayakkabılarımızı giydik. Aynada son kez kendime bakmadım bile. İçimdeki gerilim, en kusursuz görüntüyü bile gölgelemeye yetiyordu. Tam o sırada… Dışarıdan yükselen Kürtçe şarkılar salonun içine doldu. Davulun ritmi, zurnanın keskin sesi… tanıdık, güçlü, yerinde duramayan bir enerji. Başımı kaldırdım. Yengemlere baktım. Dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı. “Sizinkiler geldi, hadi yine iyisiniz.” Sözlerimle birlikte hafif bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan. Berfu yengem dramatik bir iç çekişle elini göğsüne götürdü. “Ciwanım geldi!” Ve bir anda toparlanıp kapıya doğru yürüdü. Hayır, yürümek değildi bu… Resmen koşuyordu. “Ay yesinler Ciwanını yenge!” diye arkasından seslendim ama çoktan kopmuştu bizden. Kapının önünde durdu. Parmakları bukle bukle saçlarının arasında dolaştı. Başını hafif yana eğdi. Gözleri parladı. Kapıdan içeri giren Ciwan ağabeyime attığı o bakış… Bildiğin sahneydi. “Cilvelere bakın…” diye kıkırdadı Avşin yengem. “Sanırsınız kavuşamayan iki âşık.” O cümle… İçimde ince bir yere dokundu. Gülüşüm bir anlığına dondu. Dudaklarım düz bir çizgiye dönüştü. Yutkundum. Sertçe. İçimde bir şey sızladı ama ses etmedim. “Hiiii!” Berfu yengemin ani çığlığıyla başım ona döndü. Gözleri bana kilitlenmişti. Heyecanlı, kurnaz, bir şey yakalamış gibi. Başımı iki yana salladım. “Ne oluyor?” “E gelmiş!” Sesindeki o yükseliş, kalbimi bir anlığına durdurdu. “Kim gelmiş?” “Kız seninki gelmiş ya! Ahanda burada… Ciwan’ın dibinde!” Zaman bir anlığına durdu sanki. Hızla ayağa kalktım. Adımlarım kapıya yönelmişti bile. Ama bileğimden tutan bir el beni durdurdu. Avşin yengem. “Bekle az.” dedi sakin ama kararlı bir tonla. “Merak etsin. Birazdan çıkarız.” Sonra Berfu yengeme döndü.“Kız gir içeri! Siz konakta hiç mi birbirinizi görmüyorsunuz?” Berfu yengem dudak büktü. “Görüyoruz da… Özel günlerde böyle süslenip cilve yapmanın tadı başka oluyor.” Kıkırdadım. Bu sefer gerçekten. Salonun içinde birkaç dakika daha oyalandık. Ama o birkaç dakika, sabrı sınayan uzun bir bekleyiş gibiydi. Sonra sırayla çıkmaya başladık. En son yine ben. Hep olduğu gibi. Çünkü Avşin yengem öyle istemişti. Fistanımın eteklerini hafifçe kaldırdım. Adımlarım sertti ama dengeliydi. Merdivenlerden inerken başımı kaldırmadım. Her adımım ölçülüydü, kontrollüydü. Son basamağa geldiğimde… Başımı kaldırdım. Ve onu gördüm. Karan. Mavi gözleri doğrudan üzerimdeydi. Kaçırmadan, saklamadan… Baştan aşağı süzüyordu beni. Bakışları ağırdı. Ben ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım. Ama olmuyordu. Görüyordum. Üzerindeki siyah takım, omuzlarına kusursuz oturmuştu. Gömleğinin birkaç düğmesi açıktı. Boynundaki altın zincir, karanlıkta parlayan ince bir detay gibi dikkat çekiyordu. Düzenli, güçlü, iddialı. Tam bana doğru adım atacaktı ki… Berfu yengem bir anda bileğimden yakaladı. Beni kendine doğru çekti. Yok, çekmek de değil… Resmen sahnenin ortasına itti. Ciwan ağabeyimin önüne. “Bak bak… Görümcemin güzelliğine bak Ciwan ağa!” Etrafımda döndürdü beni. Fistanımın etekleri hafifçe savruldu. Dudaklarım kıvrıldı. “Yavrum senin görümcen benim neyim oluyor?” diye sordu ağabeyim. “Bacın.” “Ha iyi iyi.” Başımı hafifçe yana eğdim. “Ne kadar odunsun bugün?” dedi Berfu yengem gülerek. “İnsan kız kardeşine iltifat etmez mi?” Yengemin beline sarıldım. Başımı omzuna yasladım. “Evlendik ya… Pabucumuz dama atıldı yenge.” dedim hafif bir sitemle. “Artık sen varsın sadece.” Ciwan ağabeyim gözlerimin içine baktı. Bir an. Sonra kolumdan tutup beni kendine çekti. “Gel kız buraya, cimcime!” Gülüşler birbirine karıştı. “Ah ah… Kıymet bilmeyenler utansın!” diye söylendi Berfu yengem, lafını açık açık Karan’a saplayarak. Kıkırdadım. “Sen de pek yakışıklı olmuşsun ağabey… Hayırdır?” dedim. “Hazır kız isteme varken, siz de nikâh mı tazeleyeceksiniz yoksa?” Sözlerim Berfu yengemi anında utandırdı. Bakışlarını kaçırdı, dudaklarını birbirine bastırdı. Ciwan ağabeyim alnıma bir öpücük bıraktı. Tam o sırada diğer araçlar da gelmişti. Kalabalık artıyor, sesler çoğalıyordu. Ama benim dikkatim… Tek bir yerdeydi. Bakışlarım tekrar Karan’a kaydı. O da bana bakıyordu. Bu sefer daha yakındı. Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Üstten, sorgulayan, sahiplenen bir bakış attı. Sanki kalabalık yokmuş gibi. Sanki dünya sadece ikimizden ibaretmiş gibi. Bakışları üzerimde dolaşmaya devam etti. Sessizdi. Tehlikeli bir sessizlik… Sanki tek bir kelime etse, kendi kurduğu duvarı yıkacakmış gibi tutuyordu kendini. O bakışın ağırlığı omuzlarıma çökerken, başka bir ses yarıp geçti havayı. Dewran ağabeyim. Alkış tutarak arabadan yükselen müziğe tempo veriyor, ortalığı şenlik yerine çeviriyordu. Ferzan ağabeyim ise tam tersine, yüzünde bulutlarla inmişti araçtan. “Duvarda elek mi olur? El kızı melek mi olur?” Ardından başka bir ses atıldı. “Sağ olasın kaynana, kapıda hanek mi olur?!” Rezan ağabeyim de ıslık çala çala geliyordu. Keyifli, rahat, umursamaz. Tek somurtan… Ferzan ağabeyimdi. Gülüşüm kendiliğinden yayıldı. Adımlarımı ona çevirdim. Karan’ı yok sayarak. Özellikle yok sayarak. “Hayırdır damat bey?” dedim alayla. “Ne bu surat? Yoksa kız tarafı mı istemeye geliyor?” Ferzan ağabeyim yüzünü buruşturdu. “Bak Berivan… Şu an çok gerginim.” dedi dişlerini sıkarak. “Zorla damat tıraşı yaptırdılar ulan!” Dudaklarımı bastırdım. Gülmemek için. Başımı Dewran ağabeyime çevirdim. “Sende çakallık yapmasaydın birader!” dedi kahkahayla. “Üç kişi zor tuttuk vallahi! Kaçmak için her yolu denedi. Son çare kollarından bacaklarından tutmak oldu.” Kaşlarım havaya kalktı. “Aaa niye ya?” Rezan ağabeyim araya girdi, keyifle. “Beyefendi çirkin gidip kızın vazgeçmesini istiyormuş.” dedi sırıtarak. “Sonrası Allah kerim… Anam ne yapar eder orasını ben bilemem.” Kahkaha patladı dudaklarımdan. İçimdeki gerginlik, bir anlığına dağıldı. “Ee hazırsanız çıkalım artık, daha da geç kalmayalım.” dedi Dewran ağabeyim. Başımı salladım. “Hazırız hazırız!” diye atıldı Avşin yengem. Herkes arabalarına dağılırken, kalabalık bir anda hareketlendi. Kapılar açıldı, motorlar çalıştı, kornalar sabırsızlıkla konuşmaya başladı. Ama benim dünyam… Bir anlığına sabit kaldı. Karan’la göz göze. “Gelmiyor musun?” diye sordu. Göz devirdim. Tek kelime etmeden ön koltuğa geçtim. Elimdeki poşetleri arka koltuğa bıraktım. Kapıyı kapattım. Sessizce bekledim. O da gelip yerine oturdu. Aracın içi daraldı sanki. Nefes almak bile dikkat istiyordu. Dışarıda kornalar çalıyor, müzik yükseliyor, kalabalık coşuyordu. Tavan camı açıldı. Rüzgar içeri doldu. İçimdeki o kıpırtı bir anda harekete geçti. Mendili elime aldım. Ayağa kalktım. Tam çıkacaktım ki… Bileğim sertçe kavrandı. Karan. Parmakları güçlüydü. Kaçmaya izin vermeyen cinsten. “Ne yapıyorsun?” Gözlerimi onunkilere diktim. “Cama çıkacağım.” dedim düz bir sesle. “Bak bizimkiler de çıkmış.” Bir an bile düşünmeden beni tekrar koltuğa oturttu.“Olmaz öyle. Otur.” Sesinde tartışmaya yer yoktu. Ama bende de yoktu. Bileğimi çektim elinden. “Sana ne?” dedim keskin bir şekilde. “Sen metresinle ilgilen… Benimle değil.” Sözlerim hedefini buldu. Beklemeden doğruldum. Camdan çıktım. Rüzgar saçlarımı savurdu. Müzik damarlarımda attı. Elimdeki mendili salladım. Dudaklarımdan zılgıtlar döküldü. Geceye karıştım. Özgür, asi, inatçı. Ama içimde… Hâlâ onun bakışlarının izi vardı. *** Arabalardan indiğimiz anda kalabalık bir anda büyüdü. Sanki herkes aynı anda aynı yere akmıştı. Tefler ellerimize geçti. Parmaklarım deriye değdiğinde çıkan o tok ses, içimdeki ritmi yakaladı. Yavaş yavaş vurmaya başladık. Önce temkinli… sonra daha güçlü. Avşin yengem bir anda zılgıtı patlattı. O keskin, yükselen ses gecenin içine saplandı. Berfu yengem hiç beklemeden şarkıya girdi. “Le buke le nare…” Sesi tok, kendinden emin. “Buka me bukan e…” Ardından hepimiz. “Le buke le nare…” Sesler üst üste bindi. Teflerin ritmi hızlandı. Zılgıtlar araya karıştı. Ortam bir anda şenlendi. Kırmızı dumanlar gökyüzüne yükseldi. Geceyi kızıl bir örtü gibi sardı. Her yer ışık, ses, hareket… Kalabalığın enerjisi toprağa vuruyor, oradan geri yükseliyordu. Ferzan ağabeyim en önde yürüyordu. Elinde çiçek… Diğer elinde çikolata. Ama yüzünde hâlâ o somurtkan ifade. Arkasında annemle babam. Onların adımları daha ağır, daha vakur. “Tiriya nava rez e…” Sözler dudaklarımdan dökülürken kendimi tamamen ritme bıraktım. Eteklerim hafifçe savruluyor, adımlarım müziğe uyuyordu. Bahçenin kapısını açtık. Evin önüne kadar ilerledik. Tam o sırada Ferzan ağabeyim durdu. Arkasını döndü. “E açmıyorlar.” Kaşlarım kalktı. Kıkırdayarak öne çıktım. Kapıya yaklaştım. Yumruğumla hafifçe vurdum. Sonra başımı çevirip ona baktım. “Kapıyı tıklamazsan niye açsınlar?” Göz devirdi. O an gülmemek için kendimi zor tuttum. Hayatımda ilk defa böyle bir damat adayı görüyordum. Ne o klasik ciddiyet, ne o ağır duruş… Sanki istemeye değil de zorla gönderilmiş gibiydi. Gerçi öyle değil miydi? Hatta bir an… İç güveysi gibi geldi gözüme. Kendi kendime kıkırdayarak geri çekildim. Kapı yavaşça aralandı. Karşımızda genç bir kız duruyordu. Üzerinde krem tonlarında sade bir elbise vardı. Saçları at kuyruğu yapılmıştı. Yüzünde hafif bir makyaj... Ama heyecan her şeyin önüne geçmişti. Ellerini önünde birleştirmişti. Bakışları çekingen, sesi titrekti. “Hoş geldiniz…” O iki kelime, bütün gürültünün ortasında ince bir ip gibi uzandı. Ferzan ağabeyimin dudakları bir an aralandı. Sanki bir şey söyleyecekti. Vazgeçti. Yüzü yeniden sertleşti. Adımlarını attı. Soğuk. Mesafeli. Elindeki çiçeği uzattı. Çikolatayı verdi. Tek kelime etmeden. İçeri girilmeye başlandı. Kalabalık ağır ağır salona aktı. Tam o sırada… Belimde bir el hissettim. Sert. Sahiplenici. Tanıdık. Başımı kaldırdım. Karan. Parmakları belime gömülmüş gibiydi. Beni bırakmaya niyeti yoktu. Bakışları üzerimdeydi. Dikkatli. Keskin. Her hareketimi izliyordu. “Çek elini.” Sesim net çıktı. Soğuk. Gözlerini hafifçe kıstı. Elini çekmedi. Aksine… Bu sefer bileğimden tuttu. Sıkıca. “Sebep?” Tek kelime. Ama ağır. Dişlerimi sıktım. Bakışlarımı onunkilerden kaçırmadım. “Başkasına dokunduğun o ellerle bana dokunma.” Sözlerim yere düşmedi. Doğrudan ona çarptı. Bir adım attı. Aradaki mesafeyi yok etti. Belimden kavradı. Bu sefer daha sert. Beni kendine çekti. Nefesim kesildi. Göğsüm ona çarptı. “Birisi görecek, çekil.” Sesim bu kez daha düşüktü. Ama hâlâ direniyordu.Geri çekilmedi. Dudakları hafifçe kıvrıldı. Tehlikeli bir ifade. “Bu ellerle sana ne yaptığımı unuttun mu karıcığım?” Kelime… Ağır geldi. 'karıcığım.' Dudaklarım titredi. Bir an. Sadece bir an. Ama toparlandım. Başımı dikleştirdim. Omuzlarımı geriye attım. Bakışlarım soğudu. “O bir hataydı.” Duraksamadım. “Ve o hata bir daha tekrarlanmayacak.” Cümle netti. Kesindi. Onu itmedim. Ama kendimi çektim. Aramızdaki bağı kopardım. Arkamı döndüm. Yürüdüm. Adımlarım kararlıydı. Salona girdim. Kalabalığın arasına karıştım. Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Sahte. Ama kusursuz. Boş koltuğu gördüm. Oturduğumda eteklerim dizlerime yayıldı. Ellerimi birleştirdim. Sakin görünüyordum. Ama içimde. Fırtına hâlâ dinmemişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD