MERAL'DEN
"Hadi Meral," dedim kendi kendime,
"Şu enkazı bir kaldır, kimse bu duvarların içinde bir kadının sessizce çürüdüğünü anlamasın."
Eline o sarı bezi almak, benim için sadece temizlik değil, bir nevi terapiydi.
Mutfağın ocağından başladım; kazır gibi ovaladım.
Parmak uçlarım deterjandan buruş buruş olana kadar ovdum o mermeri.
Mutfak dolaplarının kapaklarını öyle bir parlattım ki, solmuş gözlerimle karşılaştım.
.
.
.
Salonun tozunu alırken her bir vazonun yerini milim milim ayarladım, kırlentleri öyle bir kabarttım ki sanki hiç üzerine oturulmamış, bu evde hiç hüzün yaşanmamış gibi göründü.
Ama asıl sanat, o sessizliği süpürmekti. Elektrikli süpürgenin gürültüsü, içimdeki o artisti ortaya çıkarırdı.
Benim sessiz sahnemdi buralar, mikrofonumda dik süpürgemdi,
kimsenin duymadığı, sadece duvarların şahit olduğu o dev konserin en sadık eşlikçisi.
Dik süpürgeyi mikrofon gibi kavrayıp salonda hayali izleyicilerime, yani o her zaman kusursuz durması gereken koltuklara ve toz kondurmadığım biblolara şarkılar söyledim.
On beş yılın yorgunluğunu, bastırılmış o kadınca arzuyu ve görülmemenin verdiği o sessiz öfkeyi süpürgenin toz haznesine hapsettim.
Ev pırıl pırıl oldu. Bende bir canlandım tabii.
Ama sahnem bittiğinde, o sessiz alkışlar dindiğinde, geriye sadece benim ağırlaşmış nefesim ve yatak odasında beni bekleyen o "sessiz görevler" kaldı.
.
.
.
Yatak odasına geçtiğimde, o her zamanki ağır ve durgun hava karşıladı beni.
Bizim odamız uzun zamandır öyle pek dağılmıyordu; ne de olsa içinde fırtınalar kopmayalı, yastıklar yerinden oynamayalı çok olmuştu.
Şifonyerin üzerindeki o minik şişelerin, far paletlerinin üzerinde ince bir toz tabakası birikmişti.
Elime yumuşak bir bez alıp başladım onların tozunu almaya.
Bir zamanlar "Levent seviyor" diye sürdüğüm o parıltılı rujun kapağını sildim,
"Bugün de sürmeyeceğim herhalde" diyerek yerine koydum.
Makyaj malzemelerimin tozunu almak, sanki kendi hayallerimin üzerini süpürmek gibiydi.
Ardından dolap kapağımı açtım.
Gündelik kıyafetlerimden, bir kazak ve bir tayt alıp pijamalarımdan kurtulmak için soyundum.
.
.
.
Elimde çamaşır sepetiyle evin içinde bir "kirli avına" çıktım.
Çamaşır makinesini çalıştırmadan önce evi bir arındırmam lazımdı.
Emir’in o meşhur basketbol çorapları...
Sanırsın sahada değil de kömür madeninde çalışmış!
Elif’in üzerinde resim boyası lekeleri olan tişörtlerini topladım. Her bir parça, onların bu evdeki iziydi.
Kendi geceliğimi, Levent’in sabah fırlatıp attığı pijamaları sepete attım.
Onları toplarken bile "Ulan Levent, bir kere de şu çoraplarını top yapıp köşeye atmasan ne olur?" diye söylendim, ama içten içe o dağınıklığını bile özlediğimi fark ettim.
En son, giriş kapısının yanındaki portmantoya yöneldim.
Levent’in dün gece gelir gelmez oraya astığı o ağır, koyu renkli ceketi yıkama vaktinin geldiğini düşündüm.
"İş kovalıyorum" derken tozun toprağın içinde kalmıştır diye geçirdim içimden.
Ceketi askısından aldım, kucağıma yaydım.
Ev hanımı kuralıdır; makineye atmadan önce o cepler tek tek kontrol edilir.
Ya bir bozuk para çıkar, ya unutulmuş bir fiş, ya da Emir’in cebime tıkıştırdığı bir çöp...
Ceketin ceplerine ellerimi daldırdım.
Sağ cep boş... Sol cepte bir naneli şeker paketi...
Tam ceketi makineye doğru götürecekken, ceketin iç cebinde, kalbinin hemen üzerindeki o gizli bölmede bir sertlik hissettim. Elimi içeri soktuğumda, astardan gelen o hışırtıyı duydum.
Parmaklarımın ucuna şeffaf bir plastik parçası takıldı.
Çıkarıp ışığa tuttum.
Bu bir araba kokusunun jelatiniydi.
Hani şu aynalara asılan, her yeri buram buram kokutan o küçük kartonların ambalajı.
İnsan bunu bari çöpe atar.
Üzerinde kocaman harflerle "Vanilya ve Bahar Çiçekleri" yazdığını gördüm..
Dondum kaldım koridorun o loş ışığında.
Bizim araba on beş yıldır deri koltuk ve Levent’in o ağır tütün kokusuyla harmanlanmıştır.
Şimdi bu "Bahar Çiçekleri" jelatininin onun iş ceketinde, arabasında ne işi vardı?
Öyle bir koku ki, ambalajı bile insanın ciğerine yapışıyor.
Bu koku Levent’in dünyasına o kadar uzaktı ki, şaşırıyordum.
Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu, koridordaki o dilsiz dresuara tutundum.
"Erkek adamın arabası çiçek bahçesi gibi kokmaz," diyen o ses, kulaklarımda bir alay gibi yankılandı.
Demek ki o "erkek adam", bizim arabanın o ağır deri kokusundan sıkılmış, kendine bahar çiçekli başka yollar bulmuştu.
Acaba günahını mı alıyordum?
Kafamda kurmamalıyım.
Adam, işten kafasını kaldıramıyor.
Kesin bunu birisi hediye etmiştir, belki de petroller de oluyor ya yakıt alınca hediye ediliyor.
Öyledir, kesinlikle öyledir.
.
.
.
İçime şüphe tohumları, usul usul serpilirken Esra ve Neslihan'ın geleceğini anımsayıp tertemiz yaptığım evimin incisi olan mutfağıma doğru yürümeye başladım.
Elimde hâlâ o şeffaf jelatin parçası, aklımda ise binbir türlü senaryo...
Ama hemen silkeledim kendimi.
"Saçmalama Meral," dedim fısıltıyla,
"Adamın başını kaşıyacak vakti yok, ihale peşinde koşmaktan helak oluyor, sen burada bir plastik parçasıyla dedektiflik yapıyorsun." Kesin o petrol ofislerinden birinde, hani şu güler yüzlü pompacıların
"Buyurun, hayırlı yolculuklar" diyerek eline tutuşturduğu o promosyon hediyelerinden biriydi bu.
Ya da arkadaşı Ersan’ın bir şakasıydı, belki de Levent sadece o ağır tütün kokusundan gerçekten sıkılmıştı.
İnsan on beş yılını verdiği adamın günahını böyle kolayca almamalıydı, alamazdı.
Pırıl pırıl olmuş tezgahımın başına geldim, limonlarımı ince ince dilimleyip ocağın üzerindeki bakır cezvenin içine bıraktım.
Su kaynadıkça o taze, keskin limon kokusu mutfağın her köşesine, oradan da koridora doğru süzülmeye başladı.
Ardından bir kaşık Türk kahvesini de suyun içine ekledim;
hani o eski toprakların bildiği, evin içindeki tüm kötü enerjiyi, ağır kokuları bıçak gibi kesip atan o meşhur ev kokusu...
Limonun ferahlığıyla kahvenin o vakur isli kokusu birbirine karıştı.
Sıcacık yuvamda, her şeyin yolunda olduğuna dair kendime verdiğim en güzel rüşvetti bu koku.
Mutfak dolaplarının parlaklığından süzülen yansımama baktım; ocağın buharı yüzümü hafifçe nemlendirmiş, solgunluğumu örtmüştü.
.
.
.
Sessizliğin ortasında patlayan bir fişek gibi böldü ocağın başındaki o büyülü anı kapı zili.
O korunaklı limanımdan, o limon ve kahve kokulu dünyamdan bir anda koparıldım.
Derin bir nefes aldım, yüzüme o "her şey yolunda" maskesini takındım ve kapıya yöneldim.
Koridordan geçerken portmantodaki o cekete, o dilsiz şahide bakmamaya çalıştım.
Kapıyı açtığımda Esra ve Neslihan’ın o şen şakrak sesleri apartman boşluğunu doldurmuştu bile.
Esra: (Boynuma sarılarak) "Meral! Kız bu ne güzel koku, apartmanı sarmış! Sen yine döktürdün mü yoksa? Valla merdivenlerde karnımız acıktı!"
Neslihan: (İçeri girip evi süzerek) "Aman Allah’ım, bu ev ne böyle? Müze mi burası kızım, insan basmaya kıyamaz! Levent çok şanslı adam valla, hem okul hem ev hem çocuklar... Nasıl yetişiyorsun sen bunlara?"
"Geçin hadi mutfağa, çay taze," dedim, ama Neslihan’ın o "Levent çok şanslı" lafı mutfaktaki mermer tezgaha çarpıp yankılandı sanki.
Şanslı mıydı gerçekten?
Yoksa tam önündeki şansı, o meşhur tuzluğu göremediği gibi ıskalıyor muydu?
Masanın ortasına kurabiyeleri koydum, tabağın yanına o porselen tuzluğu yerleştirdim.
Neslihan gıybetin fitilini ateşlemekte gecikmedi.
Neslihan: "Eee Meral, anlat bakalım. Levent’in o büyük ihale işi ne oldu? Geçen gün bizimki dedi ki, 'Levent bu ara çok yoğun, eve uğramıyor gibi arabasını hiç görmüyorum'..."
Neslihan’ın bu cümlesiyle elimdeki çaydanlığın kapağı sertçe çarptı. "Eve uğramıyor gibi" mi demişti? Masanın altındaki elim, cebimdeki o hışırdayan vanilya jelatinine gitti.