Meral, çocukların odasından çıktığında o "anne" kimliği koridorun karanlığında bir gölge gibi arkasında kaldı.
Az önce Emir'in o sert ergen tepkisiyle canı yanmış olsa da, içindeki o dilsiz kadının çığlığı artık daha gürültülüydü.
On beş yılın her bir gününü omuzlarından silkip atma vakti gelmişti.
Yatak odasına geçtiğimde kapıyı usulca kilitledim.
Evin sessizliği artık bir huzur değil, fırtına öncesi o ağır bekleyişti.
Üzerimdeki beyaz, kalın hırkanın düğmelerini tek tek çözdüm.
Hırka yere düştüğünde, sanki o "idare eden kadın" kabuğumdan sıyrılmıştım.
Aynanın karşısına geçtim.
Sadece komodindeki loş abajur yanıyordu.
Siyah saten gecelik, vücuduma bir su gibi dökülmüştü.
Derin dekolteden taşan memelerim, duşun ve az önceki heyecanın etkisiyle hâlâ hafif pembe ve diktiler.
Parmak uçlarımı boynumdan aşağıya, o siyah satenin bittiği ve tenimin başladığı yere sürdüm.
Çekmeceden varla yok arası ancak bir o kadar da seksi duran rujumu çıkardım.
Dudaklarımın hattını sanki bir savaş boyası sürer gibi dikkatle çizdim.
Levent’in artık hatırlamadığı o esans şişesini aldım.
Nabız noktalarıma, kulak arkama ve o siyah satenin dantelli göğüs kısmına cömertçe damlattım.
Ardından, yeni aldığım ama daha hiç kullanmadığım parfümümden bir iki fıs sıktım.
Koku odaya yayıldıkça, Elif’in "Prenses gibi kokuyorsun" dediği o masalsı kadın, şimdi bir avcıya dönüşüyordu.
Ellerimi vücudumda gezdirdim.
Bacak aram sıcacıktı.
Yırtmacın arasından süzülen bacağıma, satenin altından belli olan hatlarıma baktım.
Bu vücut sadece çocuk doğurmak ya da yemek yapmak için yoktu.
Bu vücut arzulanmak, fark edilmek ve yakmak için oradaydı.
Salona geçtim.
Işıkları açmadım.
Sadece antreden sızan o ince ışık hüzmesi sehpanın üzerindeki o vanilya jelatinini aydınlatıyordu.
Gittim, berjerime kuruldum.
Bacağımı yırtmaçtan dışarı sarkıtıp diğerinin üzerine attım.
Satenin hışırtısı, evin sessizliğinde erotik bir melodi gibi tınladı kulaklarımda.
Evin içindeki limon ve tarçın kokusu, yerini benim o ağır ve davetkar parfümüme bırakmıştı.
Karanlığın içinde, elime bir kadeh şarap almadım; zira uyanık kalmak için alkole değil, o saf öfkeye ve arzuya ihtiyacım vardı.
Saatin tik takları, sessizleşen evin içinde adeta nabız gibi atmaya başladı.
Karanlık salonun ortasında, o berjerin üzerinde tek başımaydım.
Üzerimdeki siyah satenin serinliği, duşun hararetiyle hala yanan tenimde ürpertici bir oyun oynuyordu.
Her nefes alışımda, boynumdan yükselen o keskin, davetkar koku ciğerlerime doluyor; Elif’in "Prenses gibi kokuyorsun" diyen masum sesini, içimdeki kadının karanlık feryadıyla çarpıştırıyordu.
Elimi yavaşça saten yırtmacın açık bıraktığı bacağımda gezdirdim.
Parmak uçlarım tenime değdikçe, o "vanilya kokulu" yalanın bende yarattığı hasarı kendi dokunuşumla onarmaya çalışıyordum. Levent hala gelmemişti.
Sokak lambasının cılız ışığı, sehpanın üzerinde bir bomba gibi duran o şeffaf jelatine vuruyordu.
Telefonumu elime aldım.
Ve Levente mesaj yazmaya başladım.
MERAL: ''Levent ihaleyi kim kazandı bilmiyorum, ama biraz daha gelmezsen çok şey kaybedeceksin.''
Saçmalama Meral bu ne?
Sildim ve tekrar yazmaya başladım.
MERAL: ''Levent nerdesin?''
Yazdım ve gönderdim.
Telefon sehpanın üzerinde, o vanilya kokulu jelatinin hemen yanında zangır zangır titredi.
Ekran aydınlandı, Levent’in ismi belirdi.
LEVENT: "Park ettim Meral. Çıkıyorum şimdi. Bir şey mi oldu? Çocuklar iyi mi?"
Cevap soğuktu, sıradandı; her zamanki "sorumluluk sahibi baba" maskesinin arkasına gizlenmişti.
Ama "Bir şey mi oldu?" sorusu, o iğneyi hissettiğinin kanıtıydı.
Cevap yazmadım.
Telefonu tekrar yüzüstü bıraktım.
Artık kelimelerin vakti geçmişti.
Saniyeler, on beş yıl gibi uzadı.
Berjerinde bacak bacak üstüne atmış, yırtmacımdan süzülen tenimin karanlıkta parlamasını izliyordum.
Dış kapının önünde asansörün durduğunu duydum.
Sonra o tanıdık ama bu gece yabancı gelen anahtar sesi...
Kilit döndü. Kalbim boğazımda atmaya başladı.
Kapı açıldı.
Levent içeri girdiğinde salonun ışığını açmadı.
Burnuna çarpan o ağır, davetkar ve on beş yıl öncesinden kalma bir rüya gibi keskin olan esans kokusu onu eşikte durdurdu.
Köfte kokusu yoktu. Limon kokusu yoktu. Sadece... O koku vardı.
Levent, salona doğru bir adım attı.
Gözleri karanlığa alışmaya çalışırken, berjerde o derin yırtmaçlı siyah sateniyle, elinde hiçbir şey olmadan sadece dik bakan gözleriyle beni gördü.
Levent sesi kısık ve şaşkın bir şekilde "Meral? Bu... Bu halin ne? Işıklar neden kapalı? Mesajın... Korkuttun beni."
Levent ceketini henüz çıkarmamıştı.
Omuzları her zamanki gibi çöküktü ama bu sefer şaşkınlıktan dolayı dikleşmeye çalışıyordu.
Berjerden yavaşça ayağa kalktım.
Siyah saten geceliğimin kumaşı bacaklarımda usulca hışırdadı, derin yırtmacımdan süzülen tenim antreden sızan cılız ışıkta parladı. Levent, eşikte donakalmışken ona doğru süzüldüm.
Aramızdaki mesafe kapandıkça, Levent’in burnuna o ağır ve davetkar "imza kokusu" çarpacaktı.
Levent’in tam karşısında durdum.
Boyum onun göğsüne geliyordu.
Hiçbir şey demeden elini kaldırdım ve parmak uçlarımı Levent’in yakasından başlayarak göğsüne doğru indirdim.
Levent’in nefesi kesildi.
Ellerimi omuzlarına koydum.
Onu bir yabancıymış gibi değil, yeniden keşfettiğim bir mülk gibi kavradım.
Omuzlarındaki o ağır ceketi usulca aşağı sıyırdım.
Ceket yere düştüğünde, omuzlarındaki tüm o "ihale" yüklerini de yere fırlatmışım gibi hissettim.
Kravatına uzandım.
Parmaklarım, boğazındaki o hızlanan nabza değiyordu.
Kravatı yavaşça çözüp bir kenara fırlattım.
Bakışlarımı bir an bile gözlerinden çekmiyordum; ona neyi kaybettiğini ve şu an neye sahip olduğunu sessizce haykırıyordum.
Levent’in gözlerindeki o yorgun ifade, yerini hayvani bir açlığa bıraktı.
Hiçbir şey çaktırmadım.
Dudaklarımdaki o hafif, alaycı gülümsemeyi korudum.
Cebindeki o vanilya kokulu rezillik bir hayalet gibi aramızda duruyordu ama ben o hayaleti bu gece bu odada boğacaktım.
Hiç acele etmeden, bir yılan gibi süzülerek göğsüne yaslandım.
Ellerim gömleğinin düğmelerinde gezinirken, tırnaklarımı hafifçe etine batırdım.
"Çok yorulmuşsun Levent," dedim, sesimdeki o iğneleyici tınıyı "arzulu bir eş" maskesinin altına gizleyerek.
"O ihaleler, o dosyalar... Tenin resmen buz kesmiş. Seni biraz ısıtmama izin ver."
Levent’in elleri belime indi, parmaklarını kalçalarıma öyle sert geçirdi ki nefesim kesildi.
Sikini, siyah saten geceliğimin üzerinden karnımda hissettim.
"Meral, ne yapıyorsun?" diye inledi, sesi hırıltılıydı.
"Kocamı istiyorum," dedim, dudaklarımı boynunda gezdirirken.
Hiç bekletmedim.
Ellerimi gömleğinin yakasına kenetleyip sertçe iki yana açtım.
Düğmeler kopup parkede tiz bir sesle sekti.
Levent’in çıplak göğsü, geceliğimin dantelli kısmına değdiğinde vücudunun sarsıldığını hissettim.
Dudaklarımı şah damarına bastırdım, oradaki o çılgın nabız atışını dilimle hissettim.
"Bu kalp neden böyle telaşlı Levent? Sanki bir suçüstü yakalanmış gibi..." dedim, sesimi en işveli tonuna bürüyerek.
Levent cevap veremedi.
Beni sertçe kendine çekip bacaklarımın arasına s****i yerleştirdi.
Siyah saten, aramızdaki o devasa gerilimi gizlemeye yetmiyordu artık.
Ellerini saçlarıma dolayıp başımı geriye itti ve boynumu vahşi bir açlıkla öpmeye başladı.
Levent ellerini belime, o siyah satenin en dar olduğu yere koydu.
Ama askılara uzanmadı.
Önce parmaklarını kumaşın üzerinden kalçalarıma geçirdi, beni kendine öyle bir hırsla çekti ki, aramızdaki o yakıcı sertlik kemiklerime kadar işledi.
Bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadan başını eğdi.
Ellerini kullanmak yerine, siyah satenin incecik omuz askılarını dişleriyle yakaladı.
Tenimi hafifçe sızlatan o hayvani hamleyle askıyı omzumdan aşağı, koluma doğru yavaşça sıyırdı.
Saten kumaşın tenimdeki o kaygan ve serin sesi, salonun sessizliğinde en kirli melodi gibi yankılandı.
Diğer askıyı da aynı vahşi iştahla, dişlerini tenime sürterek düşürdü.
Gecelik, göğüslerimin üzerinden bir şelale gibi dökülmeye başladı ama kalçalarımda takılı kaldı.
Levent durmadı; ellerini geceliğin içine, bacaklarımın en sıcak yerine daldırdı.
Kumaşı yukarı doğru değil, sanki beni o ipek hapishaneden söküp almak ister gibi sertçe aşağı, ayaklarımın dibine doğru sıyırdı.
Onu kemerinden tutup kendime çektim.
Çıplak göğüslerim, onun sertleşmiş göğüs kafesine çarptığında aramızdaki o elektriklenme salonu sardı.
Beni belimden kavradığı gibi havaya kaldırdı.
Ayaklarım yerden kesildiğinde bacaklarımı beline öyle sıkı doladım ki, çıplak tenlerimizin birbirine çarpma sesi odada patladı.
Beni o soğuk cam sehpanın üzerine sertçe vurdu.
Sırtım o buz gibi camla buluştuğunda ağzımdan bir çığlık değil, derin bir inilti koptu.
Levent üzerime bir karabasan gibi çöktü.
Ellerimi başımın üzerinde kenetleyip bileklerimi camın soğukluğuna sabitledi.
"Beni bu gece zevkten öldürecek misin Meral?" diye inledi Levent.
Sesi sanki cam kırıkları üzerinde yürüyor gibiydi.
"Önce dirilteceğim Levent," dedim, kalçalarımı onun sikine doğru hırsla yukarı kaldırarak.
''Sana kim olduğunu hatırlatacağım bu gece.''