KAI

1343 Words
Tokyo'nun Shibuya semtinde, gündüzün kalabalığı neon gecesine dönüşmüştü. İnsan selinin aktığı meşhur kavşağın hemen arkasında, dar bir sokak, sessizliğe gömülmüş bir apartmanın üçüncü katındaki stüdyo daireye çıkıyordu. Burası, Kai'nin hem hapishanesi hem de tapınağıydı. Otuz dört yaşındaki sanatçı, tuvalinin önünde çıplak ayaklarıyla beton zeminde duruyor, boşluğa bakıyordu. Elleri titriyordu; bir yaratıcılık titremesi değil, derin, kemikten gelen bir yoksunluk titremesiydi bu. Duvarlar, geçmiş başarılarının sessiz tanıklarıydı: soyut dışavurumcu parçalar, renk patlamaları, duygusal fırtınaların görsel eşdeğerleri. Ama şimdi... üç yıldır hiçbir şey. Zihni, yaratıcılığın dipsiz kuyusunda sadece yankılanan bir boşluktu. Üç yıldır tuvaline tek bir anlamlı dokunuş yapamamıştı. Galerici son uyarısını yapmıştı: "Ya yeni işler, Kai-kun, ya da sözleşme." Paranın sonuna gelmek bir yana, sanatının sonuna gelmek... bu onu öldürebilirdi. Saçlarını çekerek arkasına yaslandı, gözlerini kapadı. Nefes egzersizleri. Meditasyon. Hiçbiri işe yaramıyordu. Sanki beyni ile eli arasındaki bağ kopmuştu. Ya da daha kötüsü: beyninin kendisi sessizliğe gömülmüştü. Saat 03:17'de her şey değişti. Önce bir basınç. Alnının tam ortasında, sanki görünmez bir el onu iki parçaya ayırmaya çalışıyormuş gibi dayanılmaz bir basınç. Ardından bir ses; ama kulaklarıyla duyduğu değil, kemikleriyle, dişlerinin kökleriyle hissettiği düşük frekanslı bir uğultu. Evrenin temel notasının bir anlık yanlış çalınışı. Kai, dizlerinin üzerine çöktü. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Gözleri arkaya doğru döndü, bilinci bulanıklaştı. Ve sonra... sel. Görüntüler değildi bunlar. Saf bilgiydiler. Geometrik şekiller, matematiksel oranlar, kadim ve yabancı bir dilin sembolleri. Zihninden bir nehir gibi aktılar, düşünce süreçlerini, mantığını, hatta kişiliğini bir kenara ittiler. O bir kanal, bir anten, boş bir sayfaydı artık. Gözleri, bilinçsizce açıldı. Ama görmüyordu; en azından dışarıyı değil. İçeriyi, zihnindeki fırtınayı görüyordu. Elleri hareket etmeye başladı. İlk önce yerde, betonun üzerinde. Parmakları, yanında duran siyah mürekkep şişesine uzandı, kapağını çıkardı ve dökerek değil, direkt şişenin ağzıyla, tuvaline çizmeye başladı. Çizgi. Daire. Üçgen. İç içe geçmiş spiraller. Mürekkep tuvalinden betona damladı, koyu bir leke gibi yayıldı. Kai durmadı. Ayağa kalktı, sendeleyerek başka bir tuval alırken bir şeyleri devirdi. Resmini yaptı ve sonra bir başkasını. Bir tuval alıyor, karmaşık, tekrarlayan desenler çiziyor, tuvali bir kenara fırlatıp yenisini alıyordu. Bazıları Mısır hiyerogliflerini andırıyordu, bazıları ise devre şemaları gibiydi. Tuvalleri bittiğinde sıra duvarlara geldi. boyamaya devam etti. Her sembol, her resim öncekinden daha karmaşıktı. Ama aslında hepsi, derin bir uyum içindeydi. "Urasai! Gürültü yapma!" Komşudan gelen bir ses, duvardan süzüldü. Ama Kai duymadı. Dünyası, şimdi bu sembollerden ibaretti. Bir saat boyunca, trans halinde, stüdyosunun zeminini tuvallerle kapladı. Mürekkep, zemine, tişörtüne, pantolonuna, yüzüne bulaştı. Nefes nefese, ter içinde, ama bir tür vecd halindeydi. Sanki yıllardır içinde biriken, ifade bulamayan her şey, bu kanaldan dışarı fışkırıyordu. Sonra, aniden, bitti. Basınç kayboldu. Kai, olduğu yere, mürekkep lekeli betonun üzerine yığıldı. Göğsü, maraton koşmuş gibi inip kalkıyordu. Gözlerini yavaşça açtı. İlk başta, sadece bulanık şekiller gördü. Sonra, odanın halini algılamaya başladı. Ve nefesi kesildi. Etrafı kaplayan karmaşa sanatsal bir kaos değildi. Bir dildi. Yan yana dizilmiş semboller, bir anlam ifade ediyor gibiydi. Bir mesaj. Bir harita. Ya da bir... uyarı. Titreyerek ayağa kalktı. Ayakta zor duruyordu. Bir duvarın önüne geldi, parmağını henüz kurumamış mürekkep çizgilere uzattı. Dokunduğu anda, hafif bir elektrik çarpması hissetti; hayal ürünü müydü, gerçek mi emin değildi. "Ne... bu nedir?" diye fısıldadı kendi kendine, sesi kuru ve çatallı çıktı. Telefonunu aradı. Ekranı parçalanmıştı; muhtemelen düşürdüğünde. Ama çalışıyordu. Saate baktı: 04:23. Kamerayı açtı, çekmeye başladı. Her tuvali, her detayı belgeledi. Yüzlerce fotoğraf çekti. Sonra, yorgunluk onu yeniden yere çökertti. Sırtını, duvara dayadı. Gözlerini kapattı, ama zihninde semboller dans etmeye devam etti. Bir melodi... evet, bir melodi duyuyordu. Komşudan gelen keman sesi değildi bu. Zihninin içinde çalan, sembollerin sesle ifadesi gibi bir şeydi. Tik. Küçük, metalik bir ses. Kai gözlerini açtı. Şövalesindeki tuvalde, mürekkeple çizdiği en karmaşık sembollerden birinin; iç içe geçmiş üç daireden oluşan bir deseninin; tam merkezindeki mürekkep damlası, patlayarak küçük, siyah bir krater oluşturmuştu. Sanki içeriden bir basınç onu patlatmıştı. Kai, donup kaldı. Bu sadece bir rastlantı olabilir miydi? Mürekkep kururken böyle şeyler olur mu? Tik. Tik. TİK. Başka semboller de patlamaya başladı. Küçük siyah kraterler, her bir tuvalde bir yıldız haritası gibi beliriyordu. Her patlama, hafif bir ozon kokusu getiriyordu. Statik elektrik. Kai, panikle ayağa fırladı. Bu gerçekti. Sadece sanatsal bir ifade değil, fiziksel bir fenomenle karşı karşıyaydı. Elleri titreyerek, yerdeki dağınık kağıt tuvalleri toplamaya başladı. Bazı tuvallerdeki semboller birbirine benziyordu. Hatta birbirlerinin devamı gibiydiler. Şimdi onları, bir bütün oluşturacak şekilde bir araya getirmeye çalışıyordu. Elinde bir kalemle, mürekkep lekelerini birleştirmeye, eksik parçaları tamamlamaya çalıştı. Ama eksik parçalar çok fazlaydı. Düzenlediği tuvaller, duvardaki büyük çizimlerle birleştiğinde, büyük bir resim ortaya çıkıyordu. Bu bir resim değil, bir haritaydı. Dünya haritası değil. Zaman-mekan haritası. Katmanlar, geçişler, "NEXUS" olarak işaretlenmiş noktalar. Ve bu noktalardan birinin üzerinde, el yazısıyla; hatırlamadığı bir şekilde kendi el yazısıyla yazılmış: İstanbul. CERN. 03:17. CERN'i biliyordu. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı. Ama neden onun zihninde, bu sembollerin arasında ortaya çıkmıştı? Kapısına usulca bir vuruş sesi geldi. Kai irkildi. "Kai-kun? Daijoubu desu ka?" Komşusu Hana'nın sesiydi, endişeli ve yumuşak. "Çok gürültü vardı... ve şimdi sessizsin. İyi misin?" Kai, etrafına baktı. Mürekkep içindeki bu kaosun ortasında, kapıyı kimseye açamazdı. "H-Hai!" diye seslendi, sesini olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak. "Daijoubu! Sadece... yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Çok özür dilerim, gürültü için." "Proje mi?" Hana'nın sesi merakla karışık bir şüphe taşıyordu. "Kemanımı çalarken... tuhaf bir şey hissettim. Kemanım... Sanki senin odandan gelen bir titreşimle rezonansa girdi. Acayip bir melodi." Kai'nin kalbi hızla çarptı. Hana, Shibuya'da küçük barlarda çalan, yetenekli ama mütevazı bir kemancıydı. Onun da bir şeyler hissetmiş olması... "Melodi?" diye sordu Kai, kapıya doğru yaklaşarak. Trans halinin sonlarında duyduğu melodiyi hatırladı. "Evet. Daha önce hiç duymadığım, ama bir yandan da tanıdık gelen... bir şey." Duraksadı. "Duyduğum melodiyi kemanımda çaldım. Bu dünyadan değil gibiydi. Destansı bir melodi..." Kai, kapının kilidini açtı, ama zinciri takılı bıraktı. Dar bir aralıktan Hana'nın endişeli yüzünü gördü. "Aslında... belki," diye mırıldandı. "Sana bir şey göstermek istiyorum. Ama... hazırlıklı ol." Zinciri çıkardı, kapıyı açtı. Hana, içeri adımını atar atmaz, eli ağzına gitti. Gözleri, duvarları, zemini, her yeri kaplayan sembolleri taradı. Şok ve merak arasında bir ifade belirdi yüzünde. "Kai-kun... bunlar nedir? Bunların hepsini sen mi çizdin?" "Evet. Ama... nasıl çizdiğimi hatırlamıyorum." Kai, titreyen bir elini gösterdi. "Bir şey oldu, Hana. Saat 3'te. Bir basınç, bir ses... ve sonra bunlar." Hana, yavaşça içeri girdi, kapıyı kapattı. Bir duvarın önüne gitti, parmağını havada, sembollerin üzerinde gezdirirken, dudakları hafifçe kıpırdıyordu. Sanki notaları okuyor gibiydi. "Bu..." diye fısıldadı. "Bu inanılmaz." "Ne?" diye sordu Kai, ona yaklaştı. "Bu notalar..." sembollerin arasında çizili nota grubunu gösteriyordu "Benim bestemle uyumlu. Bak." Hana, çantasından küçük bir not defteri çıkardı, bir sayfasını açtı. Üzerinde, el yazısıyla yazılmış müzik notaları vardı. "Bu gece, az önce, bunu besteledim. Tıpkı senin gibi, sanki biri elimi yönlendiriyordu." Kai, notalara baktı. Müzik teorisinde çok iyi değildi, ama notaların karşılaştırabiliyordu. Ve haklıydı. "Tanrım," diye mırıldandı Kai. "Bu bir tesadüf değil. İkimiz de... aynı şeyi hissettik. Aynı kaynaktan." Hana, not defterini kapattı, gözlerini Kai'ye dikti. "Bu kaynak ne, Kai? Nereden geliyor?" Kai, başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ama..." Duvarı işaret etti. "Bu bir harita. Ve bize bir yer gösteriyor. CERN. Ve bir zaman: 03:17. Bizim hissettiğimiz an." Hana, nefesini tuttu. "Peki ya başkaları? Eğer ikimiz hissettiysek, başkaları da hissetmiş olabilir mi?" O anda, Kai'nin telefonu titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen bir mesajdı. Sadece bir link ve bir cümle: Lütfen cevap verin. Önemli. Mesajın altında, Derya adında biri tarafından çekilmiş bir fotoğraf vardı: toprakta, eski bir kazı alanında, Kai'nin duvarına çizdiği sembollerin aynısı kazınmıştı. Kai, telefonu Hana'ya uzattı. İkisi de donup kaldı. Semboller sadece onların zihninde değildi. Geçmişte de vardı. Yüzlerce yıl öncesinde. "Bu... bu imkansız," diye fısıldadı Hana. Kai, duvardaki haritaya baktı, sonra telefonundaki fotoğrafa, sonra Hana'nın not defterine. Parçalar bir araya geliyordu. Ama oluşturdukları resim, sanatın ötesinde bir şeydi. Bu bir keşif çağrısıydı. Ya da bir tehlike uyarısı. "Belki de imkansız değil," dedi Kai, sesi artık titremiyor, yeni bir kararlılık taşıyordu. "Belki de sadece... beklediğimizden daha büyük." Shibuya'nın neon ışıkları, stüdyonun penceresinden içeri sızıyor, mürekkep sembolleri mavi, yeşil, kırmızı tonlarda aydınlatıyordu. Tokyo'nun kalbinde, iki yalnız ruh, kadim bir gizemin eşiğinde buluşmuştu. Ve bu gizem, onları, dünyanın öbür ucundaki yabancılara, aynı gece aynı acıyı hisseden diğer "tetiklenen"lere bağlıyordu. Sanatçı, artık sadece bir gözlemci değildi. Bir parçaydı. Ve bu parçanın ait olduğu puzzle, zamanın ve mekanın ötesine uzanıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD