MARCUS

1251 Words
Brooklyn'in Red Hook semtindeki eski bir sanayi deposunun üçüncü katı, Marcus için hem sığınak hem de hapishaneydi. Dört yüz metrekarelik geniş, ham beton bir alan, Irak'ın Felluce şehrinden getirdiği hayaletleri barındırıyordu. Duvarlarda, askerlikten kalma anılar değil, boşluk vardı. Zeminde, bir yatak, bir sandalye, bir masa ve yıpranmış bir halı dışında hiçbir şey yoktu. Minimalizm değil, bir yok oluş manifestosuydu. Marcus, kırk dört yaşındaydı ama gözleri altmış yaşın yorgunluğunu taşıyordu. Yüzü, çöl güneşi ve gece terörleriyle oyulmuş derin çizgilerle doluydu. Şimdi, saat 03:15'te, sandalyesinde oturmuş, şakağına dayadığı Colt M1911'in soğuk metalini hissediyordu. Silah, Irak'tan yasa dışı yollarla getirilmişti - bir savaş ganimeti, bir hatıra, şimdilerde ise bir çıkış bileti. Gündüzleri, bedeni uyanıkken, zihnini meşgul edebilirdi: eski bir arkadaşın inşaat şirketinde güvenlik işi, Brooklyn Köprüsü'nde saatlerce yürüyüşler, spor salonunda kendini tüketme çabaları. Ama geceler... gecelerde hayaletler serbest kalırdı. Özellikle de Ahmed'in hayaleti. O gece, çöl sıcağı odanın içinde hissediliyor gibiydi. Ter, Marcus'un sırtından aşağı süzülüyordu, ama pencere açıktı ve New York'un Kasım soğuğu içeri doluyordu. Paranoya. PTSD'nin klasik bir belirtisi. Ama bu sefer farklıydı. Bu sadece bir anı değildi; fiziksel bir varlıktı. Ahmed, Felluce'deki bir operasyonda Marcus'un timi tarafından "şüpheli" olarak işaretlenmiş, on dört yaşında bir çocuktu. Eli boştu. Gözleri korkuyla değil, derin bir üzüntüyle doluydu. Marcus, ateş etmemek için emirleri sorgulamıştı. Ama diğerleri... Diğerleri tereddüt etmemişti. Ve şimdi, Ahmed'in hayaleti her gece Marcus'un karşısında duruyor, sessizce ona bakıyor, gözlerinde bir suçlama değil, sadece derin bir keder taşıyordu. "Daha fazla dayanamayacağım," diye mırıldandı Marcus, sesi odanın boşluğunda çınladı. Parmakları tetikte geziniyordu. Basit bir hareket: tetiği çek. Ses. Sonra sessizlik. Kalıcı, nihai bir sessizlik. Tetik üzerindeki baskıyı artırdı. Kasları gerildi. Kalbi, göğüs kafesinde çırpınan bir kuş gibiydi. Gözlerini kapattı. Ahmed'i gördü. Sonra karısını, Chloe'yi... Hayır, karısı değildi. Karısı, Clara yıllar önce gitmişti. Chloe doktoruydu. Ona yardım etmeye çalışan, yumuşak sesli, sabırlı bir kadın. Onu hayal kırıklığına uğratacaktı. "Özür dilerim Chloe," diye fısıldadı. Tetik noktasına geldi. Saniyenin onda biri kadar bir baskı daha, ve her şey bitecekti. 03:17:01 Ve işte o anda, dünya nefesini tuttu. Bu bir metafor değildi. Fiziksel bir histi. Marcus'un kulaklarında ani bir basınç düşmesi oldu, sanki çok hızlı bir asansörle yukarı çıkıyormuş gibi. Ardından, titreşim. Tüm bina, atomik seviyede titremiş gibiydi. Pencerenin camları hafifçe çınladı. Masanın üzerindeki boş bira şişesi, bir santim sağa kaydı. Marcus tetiği çekti. Tık.... Ateş almadı. Marcus gözlerini açtı. Bir küfür edip öfkeyle, silahı odanın diğer ucundaki tuğla duvara doğrultup ateşledi. Silah bu sefer ateş almıştı. İçgüdüsel olarak silahı indirdi, çevreyi taradı. Asker eğitimi, hayaletlerden daha güçlüydü. Tehlike. Fiziksel bir tehlike. Ama odada kimse yoktu. Sadece Ahmed'in soluk hayaleti, şimdi daha da soluklaşmış, şaşkın görünüyordu. Gözleri yerdeki boş kovana ilişti. Elini uzattı. Sonra... Kovan ona itaat edip eline geri döndü. Sonra, ısı... Avucunun içinde, silahın kor halindeki kovanı... Acı, beyaz, yakıcı, dayanılmaz bir acıydı. Marcus, içgüdüsel bir çığlık attı, silahı havaya fırlattı. Silah, beton zemine düştü, patlamadı. Ama avucundaki acı devam ediyordu. Kovan, avucunun etine yapışmış gibiydi, etini yakıyor, eritiyordu. Marcus, diğer eliyle kovana vurarak düşürdü, ama dokunduğunda, o eli de yandı. İkili bir acı. Çığlık, boğazında düğümlendi, sadece boğuk bir inilti çıktı. "Ne... ne oldu?" diye hırıldadı, sesi korku ve şaşkınlıkla doluydu. Yerdeki silaha baktı. Kovan, artık, soğuk, pirinç bir kovandı. Yanmış ya da erimiş değildi. Ama avucundaki acı gerçekti. Ve o turuncu iz... Marcus, ayağa kalktı, sendeleyerek lavaboya yöneldi. Soğuk suyu açtı, avuçlarının altına tuttu. Acı biraz hafifledi, ama o garip, derin ağrı devam ediyordu. Aynaya baktı. Gözlerinde, kendi korkusunun yanı sıra, yabancı bir şey vardı. Bir enerji. Bir... güç. İçgüdüsü ona bağırdı: Bu sadece bir halüsinasyon değildi. Fizikseldi. Oda hâlâ titriyor gibiydi, ama bu içsel bir titreşimdi. Havada, statik elektrik vardı; saçları diken diken eden bir elektriklenme. Pencereden dışarı baktı. Sokak lambaları normal yanıyordu. Aşağıda, birkaç gece kuşu yürüyordu, hiçbir şeyden habersiz. Ama bir şey olmuştu. Ve bu sadece onunla sınırlı değildi. Ahmed'in hayaleti hâlâ oradaydı, ama şimdi farklı görünüyordu. Daha net, daha gerçek. Ve işaret parmağını kaldırmış, Marcus'un yanan avucunu gösteriyordu. Sanki, "Bak," diyordu. "Bak ne oldu." Marcus, hayalete doğru bir adım attı. "Ne? Ne oldu? Söyle bana!" Ama hayalet, her zamanki gibi sessizdi. Sadece parmağıyla işaret etmeye devam etti. Marcus, avucuna baktı. O turuncu iz, şimdi daha belirgindi. Bir daire içinde bir üçgen... Kadim bir sembol mü? Askerlik günlerinde, Irak'taki arkeolojik alanlarda buna benzer bir şey gördüğünü hatırladı. Ve sonra, dürtü. İçinden gelen, kontrol edilemez bir dürtü. Bir şeyi hareket ettirmek istiyordu. Sadece istemek değil, yapabilirdi. Gözleri, masanın üzerindeki boş bira şişesine takıldı. Odaklandı. Şişeyi düşündü. Onu kaldırmayı, havada tutmayı... Şişe titredi. Marcus'un nefesi kesildi. Hayır. Bu olamazdı. Bu sadece bir titreme, bir titreşimdi. Daha fazla odaklandı. Kalk. Şişe, masanın yüzeyinden bir santim yükseldi, havada asılı kaldı ve Marcus'a itaat ederek eline geldi. Marcus, bir çığlık attı, bu sefer şok ve korku dolu. Konsantrasyonu bozuldu. Şişe, yere düştü, ilk anda kırılmadı ama yerden bir kez sektikten sonra tekrar beton zemine düştü ve parçalandı. Kalbi, göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Elleri titriyordu - bu sefer korkudan. Nefes almakta zorlanıyordu. Bu neydi? Delilik miydi? PTSD'nin yeni, korkunç bir tezahürü mü? Ama avucundaki o turuncu iz hâlâ oradaydı, hafifçe zonkluyordu. Ve içinde, garip bir güç hissediyordu. Tıpkı kaslarını hissetmek gibi, ama bunun kasla alakası bile yoktu. Zihinsel bir kas belgi... psişik bir uzuv. "Hayır," diye inledi, başını iki yana sallayarak. "Bu gerçek değil. Bu gerçek olamaz." O anda, cep telefonu çaldı. Tanımadığı bir numara. Marcus, titreyen eliyle telefonu açtı, kulağına götürdü. Karşıdan, soğuk, profesyonel bir ses duyuldu: "Bay Marcus? Umarım bu saatte rahatsız etmiyorum. Adım Anton. Sizinle... yeni... yetenekleriniz hakkında konuşmak istiyorum." Marcus'un kanı dondu. "Nasıl buldun beni? Ne yetenekleri?" "Öncelikle, lütfen silahı bırakın. Size yardım etmek istiyorum. Gücünüzü... yönlendirmenize yardım etmek." Anton'un sesi, yağlı, ikna ediciydi. "Sadece konuşalım. Yarın, Central Park'ta. Sabah 10'da. Yalnız gelin." Telefon kapatıldı. Marcus, telefonu elinden düşürdü. Nefesi, odanın soğuk havasında buhar olup çıkıyordu. Bu bir rüya olmalıydı. Bir kabus. Ama avucundaki ağrı, yerdeki kırık şişe, ve şimdi bu telefon görüşmesi... hepsi gerçekti. Hayalete baktı. Ahmed, artık ona bakmıyordu. Gözleri, pencereden dışarı, New York'un gece gökyüzüne dikilmişti. Sanki daha büyük bir şeye işaret ediyordu. Marcus, yavaşça yatağın kenarına oturdu. Ellerini inceledi. Normal görünüyorlardı. Ama içlerinde, uyuyan bir volkan vardı. Ve birisi - bu Anton - onun varlığından haberdardı. Asker olarak eğitilmişti. Tehditleri tanırdı. Bu bir tehditti. Fiziksel, psikolojik ve şimdi... paranormal bir tehdit. Gözleri, yerdeki silaha kaydı. Birkaç dakika önce, onunla hayatına son vermek üzereydi. Şimdi ise, hayatı aniden, korkunç ve büyüleyici bir şekilde karmaşıklaşmıştı. Bir sebepten hayatına son verememişti ve şimdi de... Ufukta bir görev vardı. Bunu bilecek kadar uzun süre askerlik yapmıştı. Avucunu sıktı. O turuncu iz, parmaklarının arasından sızdı. Bir karar vermeliydi. Ya bu gücü - deliliği, her neyse - kabullenip Anton'la yüzleşecekti. Ya da kaçacak, saklanacak, belki de silaha geri dönecekti. Ama şimdi silah, ona bir çözüm gibi görünmüyordu. Çünkü elinde, kelimenin tam anlamıyla yeni bir güç vardı. Ve güç, her zaman bir seçim getirirdi: onu kontrol etmek ya da onun tarafından kontrol edilmek. Dışarıda, Brooklyn'de bir siren uzaklaştı. Marcus, ayağa kalktı, pencereye yürüdü. Şehrin ışıkları, onun için artık farklı bir anlam ifade ediyordu. Bu ışıkların arasında, kaç tane daha insan aynı şeyi yaşıyordu? Kaç kişi, bu gece 03:17'de avuçlarında gizemli bir yanık hissetti? Kaç kişi, Anton adında birinden telefon aldı? Central Park. Sabah 10. Marcus, avucunu açtı, kapattı. Güç, hâlâ oradaydı. Korkutucuydu. Ama aynı zamanda... bir amaç gibiydi. Aylardır hissetmediği bir şey. "Tamam," diye mırıldandı karanlığa. "Görüşelim o zaman." Kor halindeki kaderi, soğumaya başlamıştı. Ve onun yerine, tehlikeli, belirsiz, ama hayatta olduğunu kanıtlayan yeni bir ateş yanıyordu. Marcus, artık sadece bir hayalet avcısı değildi. Kendisi de, anlaşılmaz bir şekilde, bir hayalet avcısının hedefi haline gelmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD