bc

ÇEREZ ÇETESİ

book_age12+
0
FOLLOW
1K
READ
dark
family
fated
shifter
powerful
tragedy
sweet
bxb
gxg
kicking
mystery
scary
detective
city
medieval
small town
high-tech world
another world
superpower
musclebear
addiction
like
intro-logo
Blurb

Hikayedeki kahramanımız İskoçya doğumlu bir türk kızı. Adı; ''Hazel''

Cesur, akıllı ve gizemli oluşu, onun ne kadar özel birisi olduğunu açıklıyor.

Ailesi yıllar önce İskoçya' ya gelip burada küçük bir çiftlik kurarak hayatlarına devam ettirmişler. Babasının İskoçya iklimine, okyanusuna ve geleneklerine hakim olması, bir çok konuda iş imkanına sebep olmuştur. Toprağa dair her konu; Yeni aşı yöntemleri, yeni formüller onun akıcı zekası sayesinde yön bulurdu.

İskoçya da Hazel, kelimesi fındık ağacı ve Ela göz anlamına gelir. Ela gözlü, sarı saçlı kızı dünya' ya geldiğinde ''HAZEL'' adını verip, çifte mutluluk yaşadılar. Tüm aile çiftçilik işinde çok hünerliydiler. Baba, çiftçiliğin yanı sıra; Çiftlikler birliği liderliği, tohum koruyucusu sıfatıyla, bereket elçiliği yapıyordu. Bilgisinden faydalanmak isteyenlere, davet üzerine kraliyet bahçelerinin baş bahçıvanlığını da üstlenmişti. Çoğu zaman Hazel' i de yanında götürür, resmen tüm bilgilerini ''el verme'' tabiri gibi kızına aktarırdı. Hazel, babasından; Okyanus canlılarını, rüzgar enerjisini ve toprağın yapısına kadar...

Yaşam ile ilgili ne varsa beynine kaydetti. Onu asıl cezbeden konu ; Tohumlardı.

Ailesini kaybedip yıllar sonra dede topraklarına Türkiye'ye dönmek, burada bildiklerini uygulamak istiyordu. Çünkü babasının ona bıraktığı bir çok formül vardı.

Onların yokluğunu fırsat bilip, dededen kalma bereketli toprakların sistematik bir şekilde kaybedildiğini öğrendi. Yeni bir ülkede zor bir yaşam onu bekliyordu.

İki ülkenin tek benzerliği, üç taraflarının denizle çevrili olmasıydı. Geldiği coğrafya' ya hem yenilikler getirecek hem de davranışları tuhaf bulunup eleştirilecekti. Oranın halkı belki de ona bir lakap takacaktı.

Hazel, hak arama ve çevre koruma konusunda çok sevdiği çocuklardan yardım isteyecekti.

Ama kuralları vardı. Her çocuk alınamazdı.

Hazel, nasıl bir yerde yaşayacak?

Farklı ortamda yetişen Hazel' in bulunduğu mekan da farklı olmalıydı.

Okuyanlara şimdiden teşekkür ediyorum.

Hem çocuklar hem de yetişkinler için kurguladığım bu hikayede tüm konu ve karakterler bana

aittir. Kapak resmi de gerçek çerezlerden yaptığım bir çalışmadır.

chap-preview
Free preview
KUZEYDE BİR YER
''Annem, benim çamurlu ellerimi görmezden geldi. Ben, onun yüzünde temiz ellerimi gördüm. Hepsi bu...'' Çünkü o manalı bakışlar, hadi ellerini yıka! diyordu. BABAM , BENİM DÜNYA HARİTAM ... İskoçya, yeşil tonlara bürünmüş orta çağdan kalma devasa bir hazine gibi, İklimi soğuk bu ülke için, söylenecek o kadar sıcak cümleler var ki... Bunları bir araya getirmek için bu ülke de yaşamış olmak ve çalışmak gerektiriyor. İşte! Ailem, bunu başarmıştı. Tecrübeleriyle ülkenin toprağını ve okyanusu ömür boyu birlikte sentezlediler. Edinburgh, doğduğum Cramond köyünden sonra gidebildiğim en yakın şehirdi. Babam, bana ufkumu açan oyunlarla süslenmiş renkli bir Dünya sundu. Hatırlıyorum da küçükken, annem yemek yaparken onu hayranlıkla seyrederdim. Tabii ki, benim tariflerim farklıydı; Toprağı otlarla karıştırıp küçük köfteler yapar, oyuncak tabağımla anneme ikram ederdim. Ama çamurlu ellerimi saklamayı beceremezdim. Annem bu duruma hiç kızmazdı. Gözlemlediğimi, kendisini örnek aldığımı iyi bilirdi. O sevimli halim ve mimiklerimle, başımı yan tarafa eğip, - Tadına bakmak ister misiniz? Çok taze ve sıcak, - Oh mis gibi koktu. Tabi ki denemek isterim. Annemin, sahte köfteyi üfleyerek ağzına götürmesi ve tadına bakmış gibi başını sallaması, Öyle sahici oynuyordu ki, bir ara gerçekten çamurdan köfteyi yediğini düşündüm. Onu durdurmak için, ellerimi havaya kaldırıp yememesini işaret ederdim. Bu durum aramızdaki mizansen oyunlardan yalnızca biriydi. ''Anladım ki, çocuklarda annelerini korumak için tetikte bekliyormuş.'' - Hazel' cim, çamur olduğunu bende biliyorum. Böyle gerçekçi oynayınca oyunun içine dahil oluruz. Sen, ''Çok taze ve sıcak deyince '' bende inanıp oyuna katıldım. Gülüştük, annem ve ben ağzımızı kapatıp kesik kesik gülücükler atıyorduk. Annem bir ara duraksadı. Bana doğru eğilerek, - Peki gerçek yemek ister misin? -Süper! diye bağırdım. Hazel, annesinin söylemesine bile gerek kalmadan, hışımla ellerini yıkamaya gitti. Aynaya baktığında, sarı saçlarının arasına da küçük çamur parçalarının kaçtığını gördü. O minik elleriyle çamur parçalarını zar zor ayıklaması, toprakla verdiği ilk mücadelesiydi. Evimizde tabiki kurallar vardı. Kısa bir an da olsa küçük mutluluklarımıza göz yumardık. ''Annem benim çamurlu ellerimi, görmezden geldi. Ben onun yüzünde temiz ellerimi gördüm. Hepsi bu...'' Çünkü o manalı bakışlar, hadi, ellerini yıka! diyordu. Bulunduğum köyde, evimiz ana yola uzaktı. Komşu evlere de mesafeli oluşumuz, toprak yolu yürüyerek gitmemiz anlamına geliyordu. Babam olunca bisikletiyle beraber giderdik. Anlayamadığım şey ise; yürürken bana eşlik eden sincapların hiç biri, bisikletle giderken görünmüyordu. Sanki, tek başıma yürüdüğümde koruyorlar, babam olunca saklanıyorlardı. Acaba, benim gizli koruyuculurum mu vardı? Babama gelince; ''Babam, benim Dünya Haritam gibiydi.'' İşine öyle odaklanırdı ki, Bitkilerle uğraşırken, elini ressam gibi kullanır, bir terzi gibi biçerdi. Akşam eve geldiğinde, bir mimar gibi masanın üzerine büyük kağıtlar açar, çizim yapardı. Hep aklından faydalanırdı. Kalın uçlu siyah kalemlerle çizdiği o resimleri de götürür. geri getirmezdi. O zamanlar, ne iş yaptığını anlayamazdım. Bahçelerin, parkların peyzajlarını çizdiğini anlayamamıştım. Sabah işe giderken, neden beni de götürmediğini çok merak ederdim. Babam, hazırlanırken kapının ağzında bekler, ''Hadi! Hazırlan, seni de götürücem,'' cümlesini duymayı çok isterdim. Oysa ben ona ayak bağı olmazdım. Yalnızca onu seyretmek istiyordum. Babamda, eğilip omuzlarıma dokunarak, - Sen gelirsen iki güzellik arasında kalırım. ''Biri işim, biri kızım '' İşime odaklanırsam, seni unutabilirim. Annene ne deriz sonra? -Bitkilerin beni sakladığını söylersin, baba! - 'Hazel'cim, güzel bir proje içindeyim. Söz! Açılış için ilk davetlim sensin. - Sahiden mi? - Evet, Sonra ki çalışmamda senin için, diyerek burnumun üzerine bir öpücük kondurdu. Evin girişindeki ahşap sandalyeye oturdu. Resmi bir yere gidecekse ayağına, hediye edilen ''Balmoral çizmelerini'' giyerdi. Uzun boylu, yakışıklıydı. Boynunda sürekli kullandığı yeşil ve kırmızı tonlarında bir tartan atkısı vardı. Bundan ilham aldığını söylerdi. O çizmeleri giydiğine göre, Kraliyet bahçesi için çalışma yapacak anlamına geliyordu. Resmi işler daima stresliydi. Yalnızca bitkilerden elde ettikleri kontür süsler, uzun bitki duvarları ani uzamada simetriyi bozuyor, bu da bahçeyi dolaşan misafirler için nizamın bozulması demekti. İskoçya'nın kültürel mirasına verdiği önemi çok iyi biliyor, iki yılda bir park düzenini değiştiriyordu. Bildiği tüm konuları bana kopyalayan babam, aynı zamanda çiftçiler birliği başkanıydı. Tohum koruyuculuğu da hassas bir konuydu. Gurur duyarak; ülke için ''bereket elçiliği'' yaptığını söylüyordu.Onun sayesinde bakımlı parklar ve bahçeler gördüm. En önemlisi ise, değerini sonradan anlayacağım tohumlara dokunmama izin vermiş olmasıydı. Babam, lider bahçıvan ünvanını sonuna kadar hak ediyordu. Annem, televizyon ile bağlantı kurmamızdan çok, radyo dinleyerek vaktimizi daha verimli kullanacağımızı söylerdi. Mutfakta onun işine yarıyordu ama, ben yine de pencerenin perdesine dolanıp, babamın gelmesini bekliyordum. Annem, sessiz kaldığımda bir şeyler yaptığımı anlayıp yanıma gelir, - Hazel, sıkıldın, biliyorum. İstersen babanı bahçede bekle, bende çamaşırları toplarım. Bunu duyunca perdeye nasıl dolandıysam, ters yönde tekrar dolanıp, oradan sıyrılmayı başarırdım. Annem seslenirdi. - Hazel! - Cebine de şu çerezleri koyalım. Beklerken yersin - Ne koydun cebime anne? - Bir kaç fındık, ceviz ve birazda kuru üzüm Bak bu üzümler çok uzaktan... '' İzmir'den geldi.'' hem de çekirdeksiz - Oh!, en sevdiğim. Birden daha önce de yediğim aklıma geldi. Evet, çerezi çok seviyordum. Ama bu kurumuş üzümlerin tadı bambaşkaydı. Şöyle bir ceplerime baktım. O küçücük yere nelerde sığmıştı. - Annecim , teşekkürler. Terliklerimi giydim, bahçe çitlerinin yanına ilerledim. Boyum çitin ara tahtalarından bakmaya yetiyordu. Babamı beklerken bir bir çerezlerimi yedim. Karıncaların beyaz boyalı çitlerin üzerinde yürüdüğünü seyrettim. Tekrar elimi attığımda cebim boşalmıştı. Şimdi boş cebi başka şeylerle doldurabilirdim. Herşey olabilirdi. Taş, toprak, uğur böcekleri... Çit'in yan tarafında tahtaya yapışıp kalmış beyaz salyangoz kabuklarını gördüm. Küçük beyaz kabuklar, Bir tanesini alıp içine baktım, boştu. Bunlar benim işime yarayabilirdi. Onları bulunduğu yerden alıp cebime doldurdum. Üç tane beş tane derken iki cebim de dolmuştu. Kabukları yerleştirmeye çalışırken baktım uzaktan babam geliyor. Seslendim. - Baba, baba! El sallamalar, zıplamalar derken beni görmesini sağladım. Beraber eve doğru yürümeye başladık. Aynı küçük keçi yavrusu gibiydim. Hani sahibini görünce zıplar ya, bende öyleydim işte, Sevinçten bodur bitkilerin üzerinden atlarken takılıp düştüm. Toprağın üzerindeki irili ufaklı taşlar, dizimi çizmişti. Elimi cebime uzattım ve ağlamaya başladım. Ama hıçkırmadan, sessizce ! Ben dizimin acısına ağlamıyordum ki, Cebimdeki salyangoz kabuklarım kırılmıştı. Onlar için üzülmüştüm. Hemen odama gittim. Oyuncaklarımın içinden aldığım bir kabın içine kırılmış salyangoz kabuklarını döktüm. Tıpkı kırılmış yumurta kabuklarına benziyordu. Onları öylece bırakıp karyolamın altına koydum. Yüzümü ekşitip, annemin yanına geldim. - Hazel'cim, nereni incittin? - Birşey yok anne! - Olsun. Bir bakayım. - Taşa çarpınca, birazcık sıyrık olmuş, o kadar, - Az mı sence, - Bence az, kanamamış bile anne! Annem olayı büyütmemek için pamukla sildi. Tamamdı. Ailem, böyle ufak kazaların çok üstüne düşmez, alışmamı sağlarlardı. Köyde doğa ile iç içe yaşamak bunu gerektiriyordu. Akşam yemeği için masaya oturduğumda karşımda babamın, bugün giydiği Balmoral çizmeler duruyordu. Düşündüm, Bu gün o çizmelerle nereleri yürüdü acaba? Nasıl bir bahçeydi. Sadece merak etmiştim. Hazel'in hiç arkadaşı yok mu? Diyeceksiniz, Elbette arkadaşlarım vardı. Onlarla okulda, bahçede oyun oynamaya çalışırdım. Ama benim oyun fikirlerim onlara hep saçma gelmiştir. Oyunda kazanmak yalnızca bir kişiyi sevindirir. Ben kazanmaktan bıktım. Onlar yenilmekten bıkmamıştı. Oyun molasında verilen pancake'i göstererek, Yalnızca fikrimi söylemiştim. - Bakalım, bu pancake'den hangimiz daha çok üçgen çıkaracak? Tabii, denemek serbest, Oyuncak rulet ile, küçük bir pancake'i tam on altı parçaya bölmüştüm.Tüm parçalar eşit kesilmişti. Hepside gözlerini açarak nasılda şaşırmışlardı. - Vav! Nasıl yaptın bunu? Kollarımı katlayıp göğsüme dayadım, bilmiş bir şekilde. - Bu bir sır, söyleyemem, Arkadaşlarım ise dört parçada kalmıştı. Kimisi de uğraşmadan yemişti. Ne yapalım, babam öğretti. Rekor bendeydi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
790.0K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
2.0M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
1.0M
bc

A Warrior's Second Chance

read
372.6K
bc

Not just, the Beta

read
356.6K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook