Hazan POV
Bir kadını öldürmek için göğsüne kurşun sıkmanıza gerek yoktu, bunu yaşayarak öğrenmiştim. Ruhunu nefessiz bırakmak, gururunu ayaklar altına almak da bir cinayetti. Ama bir kadını kendi ellerinizle attığınız o cehennem çukurundan, yine kendi ellerinizle çekip almaya çalışmanız... Bu, o kadının cesedine yapılacak en büyük hakaretti. Celladın merhameti, kurbanına bir lütuf değil, ancak yeni bir işkence olabilirdi.
Tam şakağımda o tetikçinin soğuk namlusunu hissederken, üzerimdeki çamurlu gelinlikle ölümün eşiğinde yatarken önüme bir duvar gibi dikilen o sırtın sahibini çok iyi tanıyordum. Azer Bozdoğanbey.
Kulaklarımda hâlâ o tetikçinin fırtınayı yırtan, "Hüküm: Ölüm!" diyen o buz gibi, acımasız sesi yankılanıyordu. Gözlerimi kaçınılmaz sona, ölüme kapatmıştım; ama patlayan o dehşet verici kurşun sesi benim ruhumu değil, tepemdeki namluyu vurmuştu. Gözlerimi yavaşça açtığımda karşılaştığım o gri buzdan bakışlar, daha birkaç saat önce, sabahın köründe beni çarşı meydanına bir mal gibi, bir çöp gibi fırlatan adamın ta kendisiydi.
İçimdeki fırtına beni deli gibi sarıp sarmalarken, kendime o yakıcı soruyu sormadan edemiyordum. Beni kendi elleriyle cehenneme atan bu adam, şimdi benim cehennemimin gardiyanlığına mı soyunuyordu? Beni o meydanda idama mahkum eden celladım, şimdi ne hakla karşımda durmuş, benim üzerimden dünyaya racon kesiyor, aşiretine meydan okuyordu? Bu, beni tamamen yıkmak için kurduğu yeni bir oyunun başlangıcı mıydı, yoksa canımı daha çok yakmak için hazırladığı o ince işlenmiş işkencelerden biri mi?
Yağmur, Ayvalık’ın sokaklarını dövercesine, bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Çamur, zaten kirletilmiş, lekelenmiş olan gelinliğimin eteklerine ağır bir pranga gibi iyice yapışmıştı. Dizlerimin üzerinden, ruhumdaki tüm sızılara inat yavaşça doğruldum. Ellerimle yere tutunarak titreyen bedenimi ayağa kaldırdım. Gözlerimde artık o çarşı meydanındaki korku kırıntıları yoktu; şimdi oraya saf, katıksız bir öfke yerleşmişti. "Ben bir Özbilgeyim!" diye avazım çıktığı kadar haykırmasam da, dik tuttuğum başımla ve bakışlarımla bu cümleyi tüm sokağa bağırıyordum.
Azer’in kaskatı sırtı bir duvar gibi önümde duruyordu ama ben o duvarın ardına sığınamazdım. Beni cehennemin ortasına iten o beden, şimdi bana kalkan olamazdı. Bir adım öne çıktım; yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarımı sert bir hareketle geriye savurdum.
"Azer Bozdoğanbey!"
Sesim öyle bir kükredi ki, sanki içimde biriken tüm o feryatlar, haksızlıklar tek bir isimde dile gelmişti. "Sen ne hakla karışırsın? Ne hakla buraya gelirsin? Kimsin sen? Cehennemimi kendi elleriyle kazan celladım mı? Bu sefer de karşıma kahraman olarak mı çıkmak istedin? Bitmedi mi oyununuz? Sizin de, o törenizin de yerin dibine batsın!"
Bakışlarımı onun sarsılan gri gözlerine diktim, durmadım.
"Ben bir Özbilgeyim! Töre ölümümü istiyorsa, çekin vurun, yeter artık! Benim üzerimden kimse hak iddia edemez, hele ki sen... Benim üzerimde hak iddia edebilecek dünyadaki son insan bile değilsin artık! Şimdi al o adamlarını, al o töreni ve defolup gidin buradan! Ne beni ne de ailemi bir daha rahatsız etmeyin. Korkmuyorum artık sizin o törenizden de, yaratmaya çalıştığınız cehenneminizden de!"
Elimle sokağın çıkışını, karanlığı işaret ettim. Azer, içindeki sarsıntıyı gizlemeye çalışan, darbe almış gözlerle bana baktı. Bense yüzümü bir saniye bile beklemeden, nefretle diğer tarafa çevirdim. Kafasını yavaşça salladığını, o güçlü omuzlarının çöktüğünü hissettim. Geldikleri o siyah arabalara doğru ağır adımlarla ilerlediler.
Aşiret araçlarının sesleri sokaktan çekildiğinde, hızla yerdeki babamın ve annemin yanına çöktüm. Babamın omzundaki darbenin acısıyla titreyen, toprağı yırtmaktan yara içinde kalmış ellerini aldım avuçlarımın içine. İkisinin de ellerini sıkıca tuttum.
"Evet..." dedim, sesimdeki o derin kırgınlığı da, yükselen öfkeyi de gizlemeyerek. "Biz bugün cehennemi yaşadık. Ve sizlere de benim yüzümden bu cehennemi yaşattığım için özür dilerim. Ama yıkılmak yok. Ben yine kumaşlarıma, babama sığınacağım. Siz de kızınızın ne olursa olsun dimdik durduğundan şüphe etmeyeceksiniz. Zalime boyun eğmeyeceğiz!"
Onları yerden destekleyerek ayağa kaldırdım ve nihayet evin güvenli duvarlarının arkasına, içeriye geçtik.
Banyoya gidip aynadaki o kadına baktım. Göz göze geldik. Dün bu eve gelen neşeli kızın aksine, şu an karşımda duran kadının gözlerindeki o eski ışıltı tamamen sönmüştü. Ama başka bir şey gelmişti yerine: İntikam.
"Dik dur..." dedim, sesim odanın sessizliğinde bir fısıltı gibi yayıldı. "Dik dur, zalime boyun eğmeyeceğiz. Seni o cehenneme atanları, kendi ellerimizle o ateşe fırlatmadan rahat etmek yok bize! Sen Melek Hazan Özbilgesin. Bir fırtına, bir cehennem senin baş edemeyeceğin şeyler değil."
Kendimle olan o amansız hesaplaşmam bittikten sonra sıcak bir duş aldım. Suyun tenimden akıp gidişiyle birlikte üzerimdeki çamuru akıttım ama zihnimdeki o kirli sahneler gitmedi. Gardırobun önüne geçtim. Ağlayıp sızlamak, bir köşeye çekilip yas tutmak bana göre değildi. Tam aksine, dışarı çıkmak, o Ayvalık sokaklarında başım her zamankinden daha dik yürümek bana çok daha iyi gelecekti. Elimi uzattım ve gardıroptaki en asil, en iddialı siyah elbisemi çekip aldım. O siyahlık benim zırhımdı artık. Masumiyetin beyazı bitmişti; şimdi oyun asıl yeni başlıyordu.
Ayvalık limanının en şık, en göz alıcı mekanlarından biri olan Aura Luna Lounge’un kapısından içeriye doğru büyük ve kendinden emin bir adım attığımda, fırtına da, o çamurlu sokak da arkamda, dışarıda kalmıştı.
Azer’in Anlatımından (POV)—
Mekanın loş, boğucu ışıkları, dışarıdaki fırtınanın uğultusunu bastırmaya çalışan hafif bir caz melodisine karışıyordu. Bar tezgahının en karanlık, en kuytu köşesinde oturmuş, gri gözlerimi kapıya dikmiştim. Önümde duran kehribar rengi viskiye dokunmamıştım bile. Parmaklarım, kristal bardağın gövdesine bir pranga gibi dolanmıştı. Zihnim ise hâlâ o çamurlu sokakta, sırılsıklam gelinliğinin içinde bana bir cellatmışım gibi kükreyen Hazan’daydı. "Kimsin sen? Kahraman mı olayım dedin?" demişti. Haklıydı. Onu o çarşı meydanında bir çöp gibi sokağa fırlatan bendim; şimdi hangi yüzle ona kalkan olmaya çalışıyordum?
Tam o sırada Aura Luna Lounge’ın ağır ahşap kapısı sertçe açıldı. İçeri giren rüzgarla birlikte, mekanın tüm o yapay, lüks aurasını dağıtacak bir asalet sızdı içeriye.
Nefesim göğsümde tıkandı.
Hazan Özbilge...
O çamurlu meydanda, dizlerinin üzerinde feryat eden o kız gitmiş; yerine acıdan ve öfkeden bir zırh kuşanmış mağrur bir kraliçe gelmişti. Üzerinde vücudunu bir kalkan gibi saran simsiyah, iddialı bir elbise vardı. Sırılsıklam beyaz gelinliği söküp atmış, karanlığın rengini kuşanmıştı. Mekandaki neredeyse tüm başlar, onun o baş eğmez yürüyüşüne, o head-turner dedikleri büyüleyici asaletine doğru döndü. Erkeklerin hayranlık ve merak dolu bakışları Hazan’ın üzerinde gezindiğinde, içimdeki o vahşi, o kıskanç yılanın hırçınlaştığını hissettim.
Gözlerim onun üzerindeki o siyah kumaşa kenetlendi. Bar tezgahının altındaki parmak boğumlarım bembeyaz kesildi, dişlerimi birbirine bastırdım. İçimdeki intikam canavarı, onun bu yıkılmaz duruşu karşısında ilk defa diz çökmüştü. Damarlarımdaki kanın çekildiğini, öfkenin ve sahiplenme arzusunun parmaklarıma kadar yayıldığını hissettim. Farkında olmadan bardağı o kadar kontrolsüz, o kadar sert sıktım ki...
ÇAT.
Kristal viski bardağı avucumun içinde büyük bir gürültüyle patladı. Keskin cam parçaları barın üzerine dağılırken, kehribar rengi sıvı parmaklarımdan aşağı, sanki geçmişin tüm o kirli günahları gibi süzülmeye başladı. Avucuma batan camların acısını hissetmiyordum bile; gözlerim hâlâ mekandaki tüm bakışları ezip geçerek ilerleyen Hazan’daydı. Kan, viskiyle karışarak bar tezgahına damlıyordu.
"Geçmişin intikamını aldım sanıyorsun, değil mi komiserim?"
Hemen yanımda dikilen Cihan’ın sesini duydum. Emniyette de, operasyonda da canımı emanet ettiğim tek adam, o kadim dostum ses tonunu sadece benim duyabileceğim dondurucu bir fısıltıya ayarlamıştı. Gözlerini benden ayırmadan, parmaklarımdan akan kana baktı.
"Kendini böyle teselli ediyorsun," diye devam etti Cihan, sözleri göğsüme bir kurşun gibi saplanırken. "Ama içeri giren o kıza bak Azer... Sen bir meleğin kanatlarını kırdın. Kendi ellerinle o cehennem çukuruna fırlattın, şimdi de karşısına geçmiş canını korumaya çalışıyorsun. O kızın ahını aldın sen bir kere."
"İş bitti Cihan," dedim, sesimdeki o sarsıntıyı gizlemeye çalışarak, buz gibi bir tonda. "Bedelini ödedi. Konu kapandı."
"Bitmedi!" diyerek sertçe kesti sözümü. Adımını bana doğru yaklaştırdı, gri gözlerimin tam içine, ruhumun en derinindeki o suçluluk duygusuna baktı. "Bu kestiğin ceza, bu düştüğün Araf seni yaşatır mı, yaşatmaz mı inan bilmiyorum. Ama attığın her adıma dikkat et artık Azer Bozdoğanbey. Burası ne emniyetteki operasyon odasına benzer, ne de konağın o töre kokan avlusuna... Yolun sonu göründü. Ya gönlünü seçeceksin, ya da o yirmi yıllık intikamı. Yoksa bu iki dünya arasında, kendi kazdığın o Araf kuyusunda perişan olacaksın. Ve seni oradan benim bile elim uzanıp çekemez."
Cihan’ın sözleri, açık bir yaraya basılan tuz gibi canımı yakmıştı ama gri gözlerimi barda tek başına dikilen o kadından bir saniye bile ayırmadım. Parmaklarımın arasından süzülüp bar tezgahına damlayan o sıcak kanı umursamadım. Cihan’ın uyarısı haklıydı, biliyordum. Bir yanım yirmi yıldır bu anı bekleyen o aşiret veliahdıydı, diğer yanım ise belindeki ay yıldızlı beylik tabancasıyla adaleti arayan o emniyet amiri... Ve tam ortada, ikisinin yarattığı o amansız Araf’ta, simsiyah elbisesiyle dik duran bir kadın vardı.
Cihan bar tezgahının üzerinden temiz bir kumaş peçete alıp sertçe avucuma bastırdı. "Sil şu elini Azer," dedi, sesindeki öfkeyi gizlemeye çalışarak. "Kan kokusu fırtınayı daha çok çağırır. Dikkat çekiyorsun."
Cevap vermedim. Peçeteyi avucuma daha da bastırıp sızlayan etimi hissetmeye çalıştım. Gözlerim bar tezgahına doğru ilerleyen Hazan’daydı. Mekandaki loş ışıklar, onun platin sarısı saçlarının uçlarında kırılıyor, üzerindeki o asil siyah elbise teninin beyazlığını bir zırh gibi ortaya çıkarıyordu. O çamurlu sokakta hıçkırıklar içinde bana beddua eden kız gitmiş, o enkazdan kendi küllerini toplayıp ayağa kalkmış bir yabancı gelmişti.
Hazan bar taburelerinden birine yavaşça oturdu. Sırtı o kadar dik, omuzları o kadar mağrurdu ki, ona bakan hiç kimse birkaç saat önce şakağına bir tetikçinin namlusu dayandığını hayal bile edemezdi. Barmene doğru hafifçe eğilip siparişini verirken, mekanın büyük aynasından bakışlarımız ilk kez kesişti.
Aynanın o soğuk camı üzerinden gri gözlerim, onun bal rengi gözlerine çarptı.
Zaman bir kez daha durdu sanki Aura Luna Lounge’ın içinde. Hazan, aynadaki yansımam üzerinden doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde ne bir korku ne de bir yalvarış vardı; sadece beni diri diri yakabilecek kadar katı, saf bir nefret soluyordu. Bakışları yavaşça aynadan aşağı kaydı, barda tezgahının üzerindeki kırık cam parçalarına ve peçeteye rağmen durduramadığım, sızan o kanlı viski lekesine takıldı.
Bardağı onun yüzünden kırdığımı, canımın onun o dik duruşu yüzünden yandığını anladı mı, bilmiyordum. Ama o bal rengi gözlerde çok hafif, neredeyse belirsiz bir alay belirdi. Bakışlarını bir kırbaç gibi yüzüme vurup yavaşça önüne döndü, barmenin uzattığı kadehe parmaklarını doladı. Beni yok saymıştı. Beni, canını feda ettiği intikamının tam ortasında tek bir bakışıyla hiçe saymıştı.
"Azer," diye fısıldadı Cihan arkamdan, sesindeki gerginlik bir anda tırmanmıştı. "Saat yönünde, locaların olduğu tarafa bak. Özbilgelerin peşindeki tek bela bizim aşiret değil anlaşılan."
Bakışlarımı Hazan’ın aynadaki yansımasından zorlukla koparıp Cihan’ın işaret ettiği tarafa çevirdim. Localardan birinde, Ayvalık limanının o tekin olmayan karanlık işlerini yürüten, aşiretle de emniyetle de arası her zaman bıçak sırtı olan o adamlardan biri oturuyordu. Gözlerini aç bir kurt gibi Hazan’ın üzerine dikmiş, elindeki kadehi hafifçe havaya kaldırarak yanındaki adamlara bir şeyler fısıldıyordu.
İçimdeki o yılanın, zincirlerini koparmak istercesine göğsümün altında çırpındığını hissettim. Avucumdaki yaranın acısı bir anda yok oldu, yerini namlu gibi soğuk bir öldürme arzusuna bıraktı.