Ömer Ağa’nın sesi sofranın üzerinde gök gürültüsü gibi yankılandı. Herkesin çatalı bıçağı havada asılı kaldı, kelimeler yemeklerin üzerine döküldü sanki.
“Berdel için Yusuf’un… yani şu çocuğun ablası ya da kardeşi olması gerekir,” dedi. Sonra gözleri bana döndü. Üzerimde durmadı, ama değdi. “Sadece bir tane kız kardeşi var.”
O an içime bir ürperti doldu. Gözlerim yere kaydı, kimseyle göz göze gelmek istemedim. İçimden, “Söylemeyin… sakın söylemeyin,” dedim, ama cümle çoktan kurulmuştu bile.
Hakan, çatık kaşlarıyla aniden sesi yükseltti. “Zeynep’le ben evliyim, farkındasınız değil mi?” Gözleri babasına, amcasına, Baran’a döndü, ama sanki en çok bana doğru savruldu.
Bir an herkesin nefesi kesilmiş gibiydi. Sonra Aslan’ın sesi geldi, tok ama sinirli. “Ben zaten yengem dediğim birini karım olarak almam,” dedi. “Böyle bir şey asla istemem.”
İçimde hafif bir şey kırıldı. O cümle… “Yengem dediğim birini karım olarak almam.” Elbette haklıydı. Elbette. Ama o anda, sadece bir kadın olarak içimde bir sızı yükseldi. İstenmemekti belki. Bir kenara atılmak. Ya da bir ihtimalin bile kıyısından geçememekti. Ne olduğunu anlayamadım, ama gözlerimi kaçırdım.
Erdal Ağa araya girdi. Sertti, kararlıydı. “Böyle bir şey tabii ki olmaz. Senin eşini, kardeşinin eşine mi vereceğiz?” dedi. Söylediği doğruydu ama… beni bir eşyadan söz eder gibi söylemesi… içimi burktu.
Tam o anda gözlerim yine Aslan’a kaydı. O da bana bakıyordu. Ama bu sefer farklıydı bakışı. Sanki söylediği sözün ardından bana değen kırıklığı fark etmişti. Sanki bir “özür” arıyordu gözlerimde.
Ömer Ağa ise söze öyle bir ağırlıkla devam etti ki herkesin omzuna çöktü:
“O zaman bu berdel’in sonu… Rojin’i öldürmek. Bu berdel olmayacaksa Rojin ölecek. Zaten her şekilde olmuyor ki. Yusuf’un kız kardeşi evli.”
Böyle rahat, böyle kararlı söyledi. Bir kızın ölümü bu kadar kolaydı demek. Bu kadar normal. Hiç konuşulmamış gibi masaya düştü bu cümle.
Sessizlik oldu. Uzun, soğuk ve tok bir sessizlik.
Sonra bir ses kırdı bu sessizliği. Kadın sesiydi. Feyza Hanım’ın. Hakan’ın annesi, yani kayınvalidem.
“Ben zaten Mercan’la ailesinden bir gelin daha almam,” dedi. Sesi sakindi ama içinde yıllardır birikmiş zehir vardı. O an başımı hafifçe çevirdim ona doğru.
Kaşlarım çatıldı. Sofradaydım ben. O gelin dedikleri kişiydim. Benim sofrada olduğumu bilerek mi söyledi?
Hayal kırıklığı bu defa boğazıma düğümlendi. Benim hakkımda konuşuluyordu ama hiç kimse bana sormuyordu. Hiç kimse “Zeynep ne istiyor” demiyordu. Ben bu sofrada sadece bir detay gibiydim. Görünür ama yok.
Ve o an, içimde hiç beklemediğim biri ses verdi. Aslan.
“Hayırdır ana?” dedi. Sesi biraz yorgun, biraz öfkeliydi. “Kaç yıldır bitmedi şu Mercan’la ailesiyle derdin? Hoş mu şu an gelinin sofradayken?”
Birden sofradaki hava değişti. Gözler bana döndü. Feyza Hanım ne diyeceğini bilemedi, yüzü gerildi. “Ben… ben öylesine dedim…” dedi kem küm ederek.
Ama Aslan’ın gözleri hala ondaydı. Hakkımı savunur gibiydi. İçimde, o an çok başka bir his doldu. Ne olduğu adını koyamadığım bir sıcaklıktı. Bir korumaydı belki. Bir “fark ediliş.” Gözüm yine Aslan’a takıldı. O bana değil, hala Feyza Hanım’a bakıyordu. Ama yine de… ilk kez bu sofrada kendimi yalnız hissetmedim.
Sofra ağırlaştı. Rojin’in ismi, berdel’in ağırlığı, ölümler, evlilikler ve kader…
Hepsi o masaya konmuştu. Ama kimse ruhumun üzerine çöken o duygunun adını bilmiyordu.
Ben ise susuyordum. Hep olduğu gibi.
“Özür dilerim,” dedi, kısık bir sesle. Masanın üzerindeki çatal bıçak sesleri bile sustu bir anda. Herkesin dikkati ona döndü ama kimse göz göze gelmedi.
Tam o sırada Hakan sandalyesine daha da geriye yaslandı, derin bir nefes aldı, yüzünü buruşturdu.
“Tamam, yeter,” dedi. “Bu kadar kavga. Gerçekten artık kafam kaldırmıyor şu ailenin bitmek bilmeyen didişmesini.”
Sesi öfkeliydi, ama öfkeden çok yorgundu. Bıkkın bir adamın sözleri gibi. Kimse cevap veremedi ilk anda.
Sonra Ömer Ağa’nın sesi yükseldi, yaşına rağmen hâlâ gür çıkan sesiyle:
“Oğlum bu ne biçim konuşma ya?”
Hakan gözlerini kaldırdı, doğrudan amcasına baktı. Gözlerinde saygıdan çok karışık bir ifade vardı.
“Ben hep bu şekilde konuşuyorum amca,” dedi. “Siz şimdi fark ediyorsunuz belki ama benim dilim hep aynıydı.”
Gerginlik masaya bir kez daha oturdu. Kimse çatalına uzanamadı. Hava ağırlaştı.
Erdal Ağa, sanki her şeyi silmek ister gibi araya girdi.
“Tamam yeter,” dedi. “Şu gerginliği bırakalım bir kenara. Bu akşam bir aradayız.”
Sözleri biraz yarım kaldı, biraz boşlukta asılı. Kimse ona hak vermedi ama kimse karşı da çıkmadı. Sanki herkes sadece bir an önce sofradan kalkmak ister gibiydi.
Ben yavaşça başımı eğip çatalımı elime aldım, pilavdan bir çatal aldım. Ağzıma götürdüm ama tadını bile alamadım. Sözler çok fazlaydı, yemeklerin üzerine düşüyordu. Her lokmada bir cümle, bir kırgınlık vardı. Sustukça duyuyordum.
Sonra konu bir şekilde işe döndü. Baran, İstanbul’daki ofisle ilgili bir şey söyledi. Ömer Ağa da Mardin’deki yeni toprak alımından söz etti. Hakan telefonuna bakarak kısa kısa cevaplar verdi. Erdal Ağa yine kuyumculardan, çarşıdan, pazardan, emlak işlerinden bahsetti. Feyza Hanım hiç konuşmadı artık.
Tam o sırada Aslan bir anda sandalyesini itti. Sandalyenin ayakları yerde süründü. Herkesin gözü ona döndü.
“Afiyet olsun,” dedi kısa bir sesle.
Ve kalktı. Gözleri kimseyle buluşmadı. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Sanki bu sofradan kaçmak değil de, bu kaderin kenarından uzaklaşmak ister gibiydi. Sessizce yürüdü, salonun kapısından çıkıp gitti.
Ben başımı kaldırıp arkasından baktım. Gitmesini istemedim. Belki bir şey söylemesini, dönüp bana bir işaret vermesini bekledim. Ama arkasına bile bakmadan kayboldu koridorda.
Sonra gözlerimi Hakan’a çevirdim. Yanımda oturuyordu. Ama sanki çok uzakta gibiydi. Yüzünde yine o ilgisiz ifade, telefonuna dalmıştı. Başparmağı ekranı yukarı kaydırıyor, gözleri başka bir hayattaydı. Belki o kadınla konuşuyordu yine. O hiç bilmediğim, ama varlığını hep hissettiğim kadınla.
“Ben mutfağa bakayım,” dedim alçak bir sesle, kimseye bakmadan. Kimse bir şey demedi. Belki duymadılar bile.
Adımlarım salonun taş zeminine hafifçe vurdu. Mutfak kapısına yönelmiştim ama… İçimde bir şey, beni o yöne değil, başka bir yöne çekti. Belki nefes almak, belki de birkaç dakika sadece kendim olmak istedim.
Teras kapısına yürüdüm. Perdenin ucundan rüzgâr süzülüyordu. Hafif bir serinlik vurdu yüzüme. Kapıyı ittim, sessizce açıldı.
Ve işte o an… Gözlerim onunla buluştu.
Aslan.
Terasın en köşesinde, sırtı hafif duvara yaslanmış. Bir sigara tutuyordu parmaklarının arasında ama yakmamıştı. Bakışları uzakta bir yere sabitlenmişti. Belki karanlıkta kaybolan dağlara, belki içindeki karmaşaya…
Ama ben çıktığım anda, başını çevirdi. Ve göz göze geldik.
Bir anda her şey sustu. Masadaki uğultu, içimdeki kaygılar, geçmişin yankıları… Hepsi sanki dondu. Sadece bakışlarımız vardı o an. Ne bir adım attım ona doğru, ne de o bir adım geri çekildi. Sadece… Bakıştık.
Ve sonra o bakışta, tarif edemediğim bir şey oldu.
Aslan sigarasını yavaşça yaktı, dudağının kenarına iliştirdi. Dumanı geceye karışırken, başını çevirdi, bana baktı. Gözlerinde yorgun ama tanıdık bir ifade vardı. Sessizliğini bozmadan birkaç saniye baktıktan sonra, sesi hafif ve alaycılıkla karışık bir sakinlikle çıktı:
“…Sen de mi kalabalığa dayanamadın?”
Başımı hafifçe salladım. Evet, dayanamadım. Ne masa, ne insanlar, ne sözler… Sanki her biri üstüme geliyor, içimdeki daralmayı artırıyordu.
“Peki,” dedi, gözlerini uzaklara çevirerek, “Neden? Kalabalığı sevmiyor musun Zeynep?”
Yenge dememişti.
“Ben pek kalabalık insanı değilim,” dedim. Dudaklarımdan çıkarken cümlem biraz fazla gerçekti. Kendimi hep bir kenarda, hep bir sessizlikte daha huzurlu hissederdim.
“Aslında,” dedi, sigarasından bir nefes daha alıp geceye üflerken, “Ben de pek kalabalık insanı değilim. Bakma… Arada buraya uğruyorum ama genelde pek burayı da sevmem.”
O an, içimi çeken bir duygu yükseldi. Derin bir iç çekerek sordum:
“Kaçmak… bazen güzel geliyor değil mi?”
Aslan başını çevirip bana baktı. Gözlerinde bir kırılganlık vardı. Ama söylemeden sadece içinden bildiğini fark ettim. Yine de bir cevap geldi:
“Bazen evet… Güzel geliyor. Ama bazen de… yalnız kalmak, uzaklaşmak iyi gelmiyor. İnsan sadece kaçıyor, ama ne kendinden ne olanlardan kurtulamıyor.”
Gözüm, parmaklarının arasında tüten sigaraya kaydı. Öylesine alışkın, öylesine doğalmış gibi tutuyordu ki…
“Çok içiyorsun, Aslan…” dedim, usulca.
Dudaklarının bir köşesi hafifçe kıvrıldı. O gülümseme… Ne tam hüzünlüydü, ne de neşeli. Arada bir yerdeydi. Aslan’ın olduğu gibi.
“Şu hayatta bağımlı olduğum tek şey sigara,” dedi, gözlerini benden kaçırmadan. “O yüzden kolay bırakacağımı da pek sanmıyorum.”
İçim burkuldu. Çünkü bu cümlede sadece sigaraya değil, hayata dair bir vazgeçiş vardı. Bir yalnızlık. Belki de bana çok tanıdık gelen o sessizlik vardı.
İkimiz de bir süre sustuk. Gece sessizdi. Ama içimizde bir şeyler konuşuyordu sanki, kelimelerden çok daha açık bir dille.
Aslan sigarasından son bir nefes çekip küle doğru eğildi. Duman parmaklarının arasından kayıp giderken bir an sustu. Ellerini cebine koydu. Sırtını hafifçe terastaki soğuk duvara yasladı. Ay ışığı yüzüne vuruyordu, gözlerinin altında belli belirsiz bir gölge vardı. O gölgeye bakarken, kendi içimde bir şeylerin yankısını duydum.
“…Hiç olur mu?” dedim, bakışlarımı ufka çevirdim. “İnsan kendinden kaçabilir mi sence?”
Aslan başını yavaşça bana çevirdi. Cevap vermedi önce. Sanki düşünüyor gibi. Belki de, zaten cevabı çoktan biliyordu.
“Kaçamaz,” dedi sonunda. “Ama bazen öyle bir şey yaşarsın ki… İçinden bir ses ‘git’ der. ‘Durma’ der. Ve sen nereye gidersen git, hep aynı ağırlığı yanında taşırsın.”
O cümleyle birlikte içimde bir düğüm daha çözüldü. Dilimin ucunda yıllardır söyleyemediğim bir şey vardı. Belki bu gece, belki o terasta… Birazını söyleyebilirdim.
“Ben,” dedim kısık bir sesle, “bu konağa gelin geldiğimde sadece on sekiz yaşındaydım. Ne sevmeyi bilirdim, ne sevilmeyi. Ama bir şey öğrendim… Sessizliği.”
Aslan gözlerini benden ayırmadan baktı. Susmadım. Devam ettim.
“Bazen insanı öldüren, ne söylenenlerdir… ne de yapılanlar. Bazen sadece susmak yetiyor. Her gün biraz daha eksiliyorsun. Aynada birine bakıyorsun ama o artık sen değilsin.”
Boğazımda bir şey düğümlendi. Aslan başını eğdi. Sigara izmaritini yere bastırıp ezdi. O hareket, sanki bir şeyin sonuydu. Ama neyin, bilemedim.
“Sen neyi sustun peki?” diye sordum, gözlerimi onun gözlerine kilitleyerek. “Senin suskunluğunun bedeli ne oldu, Aslan?”
Bir anlık sessizlik. Ardından, dudaklarında çatallı bir cümle döküldü:
“Ben… bir zamanlar çok konuşurdum. Hatta çok gülerdim. Ama bir gün biri susturdu beni. Sözle değil. Gidişiyle. O gün anladım, bazı kelimelerin yerini sessizlik alıyor. Ve o sessizlik, insana çok şey öğretiyor.”
İçim titredi. Yüzümdeki rüzgar mıydı o sızı, yoksa Aslan’ın kelimeleri mi bilmiyorum.
“İçim çok yanıyor bazen,” dedim birden, itiraf eder gibi. “Ama kimseye anlatamıyorum.”
“Aslında anlatıyorsun,” dedi, başını bana çevirerek. “Sadece seni dinleyen az. Ben… seni duyuyorum, Zeynep.”
Adımı ilk kez böyle söyledi. Sade, içten ve gerçek. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece içime gömdüm o damlaları.
Teras sessizdi. Gece, ikimizin üstüne bir örtü gibi serilmişti. O an fark ettim… Aslan’la aynı yalnızlığa bakıyorduk. Belki o yüzden sessizliğimiz bu kadar yakındı.
Terasın sessizliğine birden kapıdan gelen ayak sesleri karıştı. Hizmetçilerden biri, telaşlı ama terbiyeli bir tonla seslendi:
“Aslan Ağa, Ömer Ağa sizi çağırıyor.”
Aslan başını hafifçe salladı. Gözleri bir an daha bende kaldı. Sonra usulca döndü, sigarasını küllüğe bastırarak söndürdü. Duman hâlâ yayılıyordu. “Geliyorum hemen,” dedi kısaca. Ve ardından gitti.
Ayak sesleri merdivenlerde yavaş yavaş kayboldu. Ben yalnız kaldım.
Birden rüzgârın içimdeki boşluğu daha da büyüttüğünü hissettim. Ellerimle kollarımı sardım, sanki üşür gibi… Ama hava serin değildi. Soğuk olan, içimden gelen bir şeydi. Yavaşça terasa yaklaştım, kenara yürüdüm. Parmaklıkların arasından aşağıya baktım. Bu konağın iç avlusu bile ne kadar büyük görünüyordu yukarıdan. Ama ne garip… Bu kadar büyük bir yerin içinde, insan kendini bu kadar küçük hissedebiliyormuş.
Gökyüzüne baktım. Yıldızlar sessizce parlıyordu. Ne bir gürültü, ne bir hareket. Sadece geceydi orada. Sadece ben vardım. Ve içimde tarifsiz bir sıkışma…
“Buraya ait değilim,” dedim sessizce, yalnızca kendi kendime. “Hiçbir zaman olmadım.”
Bir iç çekip aşağıya indim. Konağın koridorları sessizdi artık. Herkes sofradan dağılmış gibiydi. Bazıları odalarına çekilmiş, bazıları geceye karışmış. Merdivenlerden inerken adımlarım yankılandı. Kendimi ağır hissediyordum. Yüreğimde bir taş vardı sanki.
Salona değil, mutfağa değil… Konuğun en arka tarafındaki küçük sofaya geçtim. Herkesin unuttuğu bir köşe. Perdenin ucundan dışarıyı görebiliyordum. Elimi pencereye yasladım.
Yalnızdım.
Ama bu yalnızlık, artık ürkütücü değildi. Alışıktım buna. Asıl korkunç olan, alışmak zorunda kalmamdı.
Kendimle kaldım. Ve ilk kez, kendimden kaçmadım.
Ve saatler sonra odaya geçtiğimde kapım çaldı. İçeriye hizmetçilerden Gaye girdi.
“Ne oldu?” dedim.
“Zeynep Hanım…Hakan Ağam kaza yapmış,” dedi gözleri dolu dolu. “Ve maalesef ki kazada ölmüş.”
Hakan…Kocam ölmüştü…