Birkaç gün sonra…
Koca salonun orta yerinde bir koltuk vardı, Sera sessizce oturmuştu. Elinde bir dosyayı tutmuş tek tek sayfaları dikkatle okuyordu. Gözleri duyduğu ses ile arkaya döndü, arkadaşı Can yanına yaklaşıp oturdu. Dört arkadaş uzun yıllardır aynı evi paylaşıyordu. Dördü de aile kavramının anlamını birbirinden öğrenmişti. Çocuk yaşta mahkum oldukları yetimhanede fırsat buldukları ilk anda kaçmayı başarmışlardı, o günden bu yana da birbirlerine sadece arkadaş değil, aile kardeş anne ve baba da olmuşlardı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Can, genç kız elindeki dosyanın kapağını bakışlarına çevirdi. Sabahın erken vakitleriydi, saatlerdir bu koltukta bir başına oturuyordu, heyecan doluydu, bugün yeni soygun için ilk adım atılacak, iş görüşmesine gidecekti.
“Yorucu mu?” diye ekledi, Sera kafasını iki yana salladı, yıllardır bu işin içerisindeydi, zorluk ve korkuya dair tek bir şeyi taşımıyordu kalbinde.
“Değil” dedi, Can derin bir nefes verdi. Diğer arkadaşları derin bir uykuda iken onun gözlerine uyku hiç uğramamıştı. Günlerdir zihnini kurcalayan tek şey genç kızın dahil olacağı tehlikeli hırsızlık oyunuydu.
“Sera bu işi yapmak zorunda hissetme, gerçekten tehlikeli olabilir” dedi, endişe doluydu, arkadaşının bir kolye uğruna tehlikeye dahil etmek istemiyordu. Genç kızın yüzünde ufak bir tebessüm belirdi, uykusuz gözleri yavaşça kısıldı. “Korkuyor musun sen?” diye sordu, bakışlarını genç adamın parıldayan mavilerine çevirdi. “Can korkuyor musun gerçekten?” diye tekrarladı, yüzünde şaşkınlık belirten bir ifade vardı.
Can kafasını iki yana sallayıp hızla ayağa kalktı, gözlerini onun gözlerinden kaçırmaya gayret ediyordu, korktuğu yoktu, sadece arkadaşını tek başına bir plana dahil ettiği için endişe duyuyordu, daha önceki tüm soygunlarda hep birlikte hareket etmişlerdi.
Sera yavaşça elindeki dosyayı koltuğa bırakıp ayağa kalktı, derin bir nefes verip bakışlarını arkadaşının gözlerine çevirdi. “ Merak etme, bu iş bende. Ayrıca sen bana güvenmiyor musun?” diye sordu, gözlerini kısmıştı. Genç adam alt dudağını ısırıp gülümsedi, ona güveni sonsuzdu fakat dahil olacağı insanlara yoktu, ona ufak da olsa bir zarar verdiklerinde dünyayı başlarına yıkabilirdi.
“Benim tanıdığım Sera, bu işin üstesinden harika bir şekilde gelir. Eminim” dedi, genç kızın yüzünde gülümseme oluştu, duymak istediği kelimeler bunlardı. “Sevindim.” Deyip koltuğa yeniden oturdu. Dosyayı eline alıp okumaya başladı, en hazırlıklı bir şekilde şirketin iş başvurusuna katılmak istiyordu.
….
Bir odadaydı Yavuz, yatak odasıydı, sırtını köşesine dayayarak yere oturmuştu, dizlerini karnına doğru çekmiş, kafasını da arasına gömmüştü. Elinde ise sadece annesinden yadigar kolye vardı, bir an bile yanından ayırmıyordu. Annesinin yokluğuna alışmak onun için çok zor olacaktı, gözleri dolu doluydu.
Odanın kapısının tıklandığını duydu, umursamadan beklediğinde kapı yavaşça aralandı. Gözleri arkadaşı Selçuk’a kaydı, son günlerde arkadaşını yalnız bırakmamak adına bir an bile uzaklaşmıyordu. Derin bir nefes verdi, “Seni arıyordum her yerde” deyip yanına yaklaştı, aynı şekilde yanına oturdu.
Bakışları ilk olarak genç adamın yanında bulunan telefona kaydı, defalarca aramasına rağmen cevapsız kalmıştı. “Seni çok aradım” dedi, Yavuz sesini duymadı bile, aklında, kalbinde ve zihninde sadece annesi vardı, onsuzluğa nasıl alışacağını hiç bilmiyordu.
Derin bir nefes verdi, kolyeyi parmaklarının arasında sıkıca tuttu. “Hale evde olduğunu bilmiyor sanırım, her yeri ayaklandırdı sana ulaşmak için.” Dedi, genç adamın gözleri ona döndü, saatlerdir bu odada tek başına sessizce oturuyordu. Kimseyle görüşmeye, konuşmaya gücü ve hevesi de yoktu, hiçbir aramayı cevaplandırmamış, hiçbir işi yapmamıştı. Büyük bir yas yaşıyordu, kolay kolay da geçmeyecekti.
Gözlerini yavaşça geriye çevirdi, sırtını dayadığı yatağa baktı, annesini son gördüğü yerdi, daha birkaç gün önce burada yatıyordu, bitkin ve halsizdi ama her şeye rağmen oğluna gülümsemeye çalışıyordu. Çektiği acılara rağmen sadece tek evladını rahatlatmaya gayret ediyordu. Elini yavaşça yatağın üzerinde gezdirdi, gözlerinden yanağına usulca bir damla yaş süzüldü. “Onu çok özledim” dedi, Selçuk’un gözleri dolu dolu oldu. Hüzün dolu bir soluk verip arkadaşına yaklaştı, acısı öylesine anlıyordu ki, boğazında kelimeler düğüm düğüm oluyordu. Elini yavaşça omzuna bıraktı, “Her şeye rağmen şanslısın be oğlum.” Dedi, arkadaşının gözleri ona döndü. Devamını merakla bekliyordu.
“Ben annemin yüzünü bile hatırlamıyorum” dedi, çocuk yaşta annesini kaybetmişti. Ömründe ailesine dair sadece annesi vardı. Yavuz’un yüzü asıldı, bunu nasıl da unutmuştu. Arkadaşına kıyasla daha şanslıydı, bu yaşına annesiyle gelmiş, onunla büyümüştü.
Tek kelime edemedi, elini aynı şekilde omzuna bırakıp sıktı. İki arkadaşın gözleri buluştu, iki koca adam yaşlarına rağmen annelerinin yokluğunu en derinden hissedip paylaştı. Bundan sonra ikisi birbirine sadece dost, arkadaş, kardeş değil aynı zamanda kader ortağı da olacaktı.
Selçuk yavaşça geriye çekildi, yüzünde oluşturduğu sahte bir gülümsemeyle arkadaşına döndü. Bakışları avucunda sıkıca tuttuğu kolyedeydi, “Onu artık güvenli bir yere koymalısın” dedi, Yavuz bakışlarını çevirdi, parmaklarının arasında sıkıp kafasını onaylar anlamında salladı, yerini sağlama alıp saklamalıydı, günü geldiğinde gerçek sahibinin boynuna gidecekti.
Arkasını döndü, arkadaşının da takip etmesiyle kendi odasına geçti. Yatağının altına eğildi, tavan kısmında gizli bir kasa vardı, elini altında gezdirip bulduğu tuşa dokunduğu anda bir çekmece gibi dışarıya çıktı. Genç adam dokunmatik ekranında şifreyi tuşlayıp kapağını açtı, kolyeyi dikkatle yerleştirdikten sonra sıkıca kapattı.
“İyi oldu” dedi, evin içerisinde en güvenli yerlerden biriydi, her türlü önemli dosya, evrak ve değerli eşya orada sır gibi saklanırdı, bunu bilen tek kişi ise kardeşim dediği Selçuk’tu. Derin bir nefesle geriye çekildi, kolye oldukça güvenli bir yerdeydi artık, aklı da gözü de geride kalmayacaktı.
Selçuk’un gözleri ona döndü, merak ettiği çok önemli bir şey vardı. “Kolyeyi Hale’ye mi vereceksin?” diye sordu, genç adamın uzun süredir görüştüğü tek kişiydi, kafasını yavaşça iki yana salladı, “Annemle arası pek iyi değildi, düşünmem gerekiyor” dedi, Selçuk tebessüm etti, “Hale’nin hiç kimseyle arası iyi değil” dedi.
Arkasını dönüp odadan çıktığında Yavuz da arkasından ilerledi, odanın kapısını örtüp salona geçti, koltuğa oturduğu anda arkadaşının gözleri ona döndü. “Şirkete gelecek misin?” diye sordu Selçuk, arkadaşının gözleri ona döndü. Bir süre daha işlerin başında geçmeyi düşünmüyordu. Kafasını iki yana salladığında, Selçuk derin bir nefes verdi, yarın önemli bir gündü, günler önce verdikleri ilan için görüşmeler olacaktı.
“Asistanını seçmeyecek misin?” diye sordu, Yavuz’un gözleri ona döndü, “Sen hallet, ben bir süre daha şirkete uğramayacağım.”
“Tamam hallederim ama sende artık toparlanmaya çalış. Bütün yükü babana bırakamazsın, o da iyi değil biliyorsun.”
Yavuz sıkıntılı bir nefes verdi, babası annesinin kaybından sonra kendini işlere daha çok vermişti, doğru düzgün eve uğramıyor, zamanının tümünü şirkette geçiriyordu, karısının yokluğu eve geldiği anda üstüne deli gibi çöküyor, canını oldukça acıtıyordu, işler biraz da olsa rahatlamasını sağlayan tek yerdi. Bakışlarını arkadaşının gözlerine çevirdi genç adam, haklıydı, babasını bu süreçte çok yalnız bırakmıştı.
“Baba” dedi, hızla ayağa kalktı, bir an önce onu görmeli, durumu öğrenmeliydi.
Arabasının anahtarını alıp hızlı adımlarla kapıya çıktı, sürücü koltuğuna yerleştiği anda arkadaşı da tam yanına yerleşti. Son sürat şirkete ilerlerken aklında sadece babası vardı, kim bilir ne durumdaydı. Günlerdir onu hiç görmemişti.
…
Şirketin önünde durdurduğu arabasından indi genç adam, gözleri giriş kapısında kaydı, yaklaşık on oniki genç kız kapıda sıra oluşturmuş bekliyordu, gözleri merakla arkadaşına döndü, “Ne oluyor?” diye sordu, “Bu kızların hepsi asistanın olabilmek için burada.” Dedi Selçuk. Gözlerini üzerlerinde gezdirdi, hepsi heyecan doluydu ve hepsi özenli giyinip soluğu burada almışlardı. Böylesine büyük bir şirkette çalışabilmek hepsinin en büyük hayaliydi, dolgun maaşı ve çok iyi şartları vardı.
Yavuz umursamaz tavrıyla önlerinden geçip şirkete girdi, babasını bulmak adına odasına yürüdü, gözleri ilk anda aradığını gördü, babası tam karşısındaydı, İsmi Tamer’di, orta yaşlarda olmasına rağmen oldukça dinç ve çevikti. Zayıf cılız bir bedeni ve uzun bir boyu vardı, gözlerinde her daim yakını gösteren bir gözlük bulunurdu. Kırlaşmış saçları ve lacivert takım elbisesiyle birkaç şirket çalışanın önünde durmuş hararetle bir şeyler anlatıyordu.
“Baba” dedi genç adam, yüzünde karısını kaybetmenin hüznü vardı, saklamaya oldukça büyük gayret ediyordu. Gözleri hüzünle doldu adamın, babası için çok zordu, yıllardır aynı yatağı odayı paylaştığı karısı sonsuzluğa uğurlanmıştı.
Cesaretini toparlamaya çalıştı, hiç olmazsa babası için kendine çeki düzen vermeliydi. Derin bir nefes alıp güçlü görünmeye gayret ederek “ Baba” dedi, adamın gözleri oğluna döndü, kalbinin orta yerinde gizlemeye çalıştığı bir rahatlık belirdi, oğlu biraz da olsa toparlanmayı başarmış, işlerin başına gelmişti.
“Oğlum” diyerek yanına yaklaştı, gözlerini gözlerine çevirdi. Yüzünde hararetli bir ifade oluşturdu, yaşadığı acıyı hatırlamaya büyük çaba harcıyordu. “Asistanını seçmelisin artık, başvurular durdurak bilmiyor” dedi, Yavuz kafasını yavaşça aşağı yukarı salladı, elini babasının omzuna bıraktı.
“Ben hallederim, sen eve gidip dinlen biraz” dedi, Tamer Bey kafasını iki yana salladı, karısının olmadığı o eve girmeye hala cesareti yoktu, “İşler birikmiş oğlum, halletmem gereken çok şey var” arkasını döndü, oğlunun tek kelime etmesine bile izin vermeden hızlı adımlarla uzaklaştı, attığı her adımda kalbi delice çarpıyordu, karısının yokluğuna nasıl dayanacaktı, bu acıyı kalbi nasıl kaldıracaktı.
….
Şirketin karşı caddesinde bir araba durdu, siyah bir dobloydu. Ön koltuğunda Sera, sürücü koltuğunda Can, arkadaki iki koltukta da Burcu ve Barış oturuyordu. “Hazır mısın Sera?” diye sordu Burcu, kalbi deli gibi çarpıyordu. Sera derin bir nefes aldı, kafasını yavaşça olumlu anlamda salladı. Günlerdir hazırlanıyordu, her şey tam da istedikleri şekilde ayarlanmıştı, sahte bir cv sahte bilgiler ve diğer adayların bilgilerinin yer aldığı notlar.
“Hazırım” dedi, gülümsedi, “Hemde ilk günden beri” diye ekleyip kapıyı açıp indi. Hemen arkasından önce Can, sonra da diğerleri de indi. Dördü de sırtını arabaya yaslayıp bakışlarını şirkete çevirdi, tam karşılarında duruyordu, devasa büyüklükteydi. Göz alıcı ve şatafatlıydı, tek bakış bile büyülemeye yetiyordu.
Sera sırtını arabadan ayırıp arkadaşlarının önüne dikildi, artık başlama zamanıydı, artık kolye için gerçekten harekete geçme vaktiydi. Derin bir nefes alıp kolundaki saate baktı, gözleri kısıldı, daha önceki soygunlarda olduğu gibi bu iş için de oldukça heyecanlıydı.
“Benden haber bekleyin” dedi, arkasını döndüğü anda Can kafasını iki yana sallayıp kolundan tuttu. Gözleri genç kızın koyu gözlerine kaydı. “Tehlike hissettiğin anda bize haber vermeyi unutma, seni burada bekleyeceğiz.”
Genç kız gülümsedi, kendinden emin bir duruşu vardı, hiçbir soygunda yakalanmamış, geriye iz bırakmamıştı. Bunu da tıpkı onlar gibi titizlikle halledecekti, başka yolu da yoktu zaten. “Sera’yım ben, tehlike beni gördüğü anda kaçacak yer bulmaya çalışır” deyip göz kırptı. Derin bir nefes verip bir adım geriye gitti.
“Gerçek bir sekretere benzemiş miyim?” diye sordu, üstündeki giysilere bakıp. Dar bir siyah kumaş pantolon giymişti, üzerinde de göğüs dekoltesini çok az gösteren v yaka bir bluz vardı. Ayaklarına da siyah stiletta geçirmişti. Saçlarını özenle düzleştirmiş, kahküllerini alnına dikkatle dökmüştü.
Barış’ın yüzünde gülümseme belirdi, bu haliyle gerçek bir sekreteri andırıyordu gerçekten de . “Çok” dedi, Sera kafasını onaylar anlamında salladı, yüzünde gülümseme vardı. Yeni işin heyecanı her yanını sarmıştı. “Bana şans dileyin” diyerek son bir el sallayıp arkasını döndü, attığı her adımda onun rahatlığına kıyasla arkadaşları endişeyle izliyordu.
….
Odasına geçti Yavuz, babasının iş yükünü rahatlatmak adına işlerin başına yeniden geçmişti. Koltuğuna oturdu, öncelikle sekreter işini halledip sonra da ertelediği toplantıları için yeni tarihler belirlemeliydi. Masasına yaklaştı, koltuğuna oturduğu anda odanın kapısı çaldı. Elinde birkaç dosya ile Selçuk göründü, “İstediğin dosyalar” diyerek içeri girdi, masanın üzerine, arkadaşının önüne bırakıp bir koltuğa oturdu. “Birazdan asistan adayları tek tek içeri alınacak” dedi, Yavuz önündeki dosyadan bakışını ayırıp arkadaşına döndü, kafasını onaylar anlamında salladı, hazırdı, tek tek görüşüp en uygun olanı seçecekti.
“Bu arada “ dedi Selçuk, merak ettiği bir şey vardı. “Hale şirkette değil sanırım, ortalarda görünmüyor” diye eklediği anda odanın kapısı bir hışımla açıldı, bir genç kız duruyordu kapının pervazında, sapsarı saçları ve masmavi gözleri vardı, dar kısa bir etek ve askılı bir bluz vardı üzerinde. Bakışları odaya kaydığı anda, Selçuk gözlerini kıstı, “Hay benim şom ağzıma” dedi, daha cümlesini yeni tamamladığı anda genç kız kapıda belirmişti.
İnce topuklarına rağmen hızlı adımlarla içeri girdi Hale, masaya yaklaşıp kollarını Yavuz’un boynuna sardı, günlerdir ona ulaşmak için sormadığı, bakmadığı kimse kalmamıştı. Gözlerinde endişe vardı, yavaşça geriye çekilip yüzüne baktı. “Aşkım.. seni çok merak ettim.” Dedi, Yavuz derin bir nefes verdi, “Buradayım ve iyiyim merak etme”
Bakışlarını arkadaşına çevirdi, Selçuk kafasını eğmiş bir şeyler fısıldıyordu, bu kıza haz etmiyordu, onda sevemediği bir enerji vardı, hiçbir şekilde de geçmiyordu.
“Ben seni çok özledim” deyip kollarını yeniden Yavuz’un boynuna sardı genç kız, genç adam ilgisizdi, son zamanlarda özlediği tek kişi annesiydi. Yavaşça geriye çekildi genç kız, adamdaki sessizliğe bakıp ona döndü. “Sen beni özlemedin mi?” diye sordu, yüzü asılmıştı.
Selçuk’un yüzünde gizlemeye çalıştığı bir tebessüm oluştu, kafasını yeniden yere eğdi, onlara belli etmemeye çalışıyordu yüzündeki mimikleri. “Seni özlediyse ona diyecek bir şeyim yok” diye fısıldadı, alt dudağını duyulmasından korkarak ısırdı. Bu kızı sevmiyordu, sevmeyecekti. İlk günlerden beri frekansları uymamıştı, uymayacaktı da.
Yavuz’un gözleri yavaşça arkadaşına döndü, yüzündeki ifadeyi en iyi bilendi. Umursamamaya çalışarak genç kızdan uzaklaşmaya çalıştı, çok işi vardı, oyalanmak istemiyordu. “Hale çok yoğunum, daha sonra konuşsak olur mu?”
Genç kızın gözleri ona döndü, itiraz etmeden kafasını aşağı yukarı salladı, acısı daha çok tazeydi, onu sıkmamalıydı. “Tamam ama akşam bir yerlerde yemek yiyelim.”
Genç adam kafasıyla onayladı, genç kız memnun bir ifadeyle arkasını döndü, kapıdan çıktığı anda Selçuk bakışlarını arkadaşına çevirdi, çenesini tutmayı kesinlikle başaramıyordu. “İsabet oldu” dedi. Yavuz’un gözleri ona döndü, duymazlıktan gelip kolundaki saate baktı.
“Başlayalım mı artık?” diye sordu, adaylar tek tek içeri girip cvlerini ve kendilerini tanıtacaklardı. Selçuk onaylayarak ayağa kalktı, “Hemen başlatıyorum” diyerek arkasını döndü, odadan çıkıp giriş iznini vermek üzere koridora geçti.
….
Kolundaki saate baktı Can, gözlerinde endişe vardı. “Neden hala çıkmadı?” diye sordu, Burcu ve Barış’ın bakışları buluştu, arkadaşları içeri gireli birkaç saat olmuştu fakat ne kendisi ne de araması gelmişti. Üçünün de yüzünde endişe vardı, acaba yakalanmış mıydı? Acaba evrakların sahte olduğu mu anlaşılmıştı?
“Yakalandı mı? “ diye sordu Burcu, gözleri anında dolu dolu oldu, ihtimali bile aklını başından alıyordu. Barış yanına yaklaştı, kafasını hızla iki yana salladı, endişeleri boşunaydı, Sera’ydı o, bunca yıl gerçekleştirdikleri yüzlerce soygunun kilidi olan Sera, böyle bir operasyonda yakalı ele veremezdi.
“Sera yakalanmaz” dedi, Can alt dudağını sertçe ısırdı, bakışlarını bir an bile şirketin kapısından ayırmamıştı. Görüşmeye giden her genç kız tek tek dışarı çıkıyordu, bir kız daha göründü, kapıdan çıkış yapıyordu. Gözleri büyüdü genç adamın bu sonuncu kızdı, tek tek hepsini not almış, araştırmıştı. Görüşmeye gelen tüm kızlar şirketten çıkış yapmış fakat Sera hala ortaya çıkmamıştı.
“Beklemeyeceğim, Sera tehlikede olabilir” dedi, kararlı ve ciddi bir adım attığı anda üçününde gözleri birine kaydı. Genç kız şirketin kapısında duruyordu, elinde dosyası yoktu. Adımları ağır ve yavaştı. Arkadaşlarının bakışlarının farkında olarak yanlarına yaklaştı. Kafasını yavaşça yere eğdi.
“Bir şey oldu” dedi Can, endişeyle, hızla kollarını boynuna sıkı sıkı sardı, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Ne olduysa da umurunda değildi, Sera yanlarına gelmeyi başarmıştı, gerisi önemsizdi.
Genç kızın gözleri arkadaşlarına döndü, üçü de merakla onu izliyordu. Derin bir nefes verip, “Karşınızda… “ deyip sustu. İki kolunu sonuna kadar iki yana açtı, “Yavuz Tuğralı’nın yeni asistanı var!” diye haykırdı aniden gülerek, arkadaşlarının gözleri büyüdü. “Seçildin mi?” diye sordu Burcu şaşkınlıkla.
Sera kafasını onaylar anlamında salladı, kahkahaları caddede yankılanıyordu. Öylesine büyük bir oyun sergilemişti ki hem evrakları hem hal hareketleri hemde bilgisiyle herkesi eleyip seçilmeyi başarmıştı. Yüzünde zafer barındıran bir gülüş vardı, yine başarmıştı, yine istediğini elde edebilmişti. Bundan sonra Hayalet Çete’nin bir üyesi olduğu gibi bir de kişisel asistandı. Bundan sonra tek hedefi vardı, kolyenin yerini öğrenmek.