Benim bir çocuğum var.

1865 Words
1 ay önce. Telefon elimde titriyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti. Sesini duydum, kırık, yorgun, sanki boğuluyormuş gibiydi. “Gece yarısı… ne oldu, iyi misin?” Karşıdan gelen nefes düzensizdi. Yorgun, kırık, sanki içinden taşan bir karanlıkla konuştu. “Ece… bilmiyorum, her şey üstüme geliyor. Dersler, hayat, uzaklık… ve sen. Ben artık kaldıramıyorum.” Kalbim sıkıştı. Bu neydi şimdi durduk yere ? “Ben mi yüküm sana? Sekiz yılını paylaşan kadın mı? Ben sadece seni seviyorum.” Volkan: “Ama işte sorun da bu. Sen hep oradasın, hep bekliyorsun. Ben buradayım, Ukrayna’da. Dört yıl geçti. Bedenim burada, aklım darmadağın. Bazen… bazen seni hatırlamak bile zor geliyor.” Uzun bir sessizlik. Sonra o cümle geldi: “Ailem de istemiyor zaten seni. Onları da ikna edemiyorum. Hep sorun çıkarıyorlar. Babam adını duyunca suratını ekşitiyor. Annem… hiç kabullenmedi seni. Biliyorum, bu seni yaralayacak ama gerçek bu.” Sanki içime buz döküldü. Ece: “Sekiz yıldır neredeydi o aile Volkan? Şimdi mi aklına geldi?” “Ben de yoruldum. Onlarla kavga etmekten, seni savunmaktan… bazen düşünüyorum, belki de haklılar. Belki biz gerçekten olmamalıyız.” Boğazım düğümlendi. Nefesim kesildi. “Demek sekiz yıl… bir ailenin iki lafıyla çöpe gidecek öyle mi?” “Sen anlamıyorsun. Ben buradayım. Sen İstanbul’da. Mesafe zaten var. Şimdi bir de ailemin baskısı… Ece, ben dayanamıyorum.” Gözlerim yanmaya başladı. Yutkundum, ama sesim titredi: “Beni değil… onları seçiyorsun, öyle mi?” “Belki de evet. Belki de kendimi seçiyorum. Çünkü ben de artık kim olduğumu bilmiyorum.” Kalbim kulaklarımda atıyordu. Telefon elimde ağırlaştı. O gece… içimde bir şey sonsuza kadar kırıldı. “Ama… sensiz de yapamıyorum. Geceleri hep seni düşünüyorum. Yanımda olmanı, bana sarılmanı… Bu düşünce olmasa çoktan delirirdim.” Kafamda uğultular başladı. Az önce “ayrılmalıyız” diyen adam, şimdi “sensiz yapamıyorum” diyordu. “Volkan… ne istiyorsun benden? Beni bırakıyor musun, yoksa bana tutunuyor musun?” “Bilmiyorum! Hiçbir şey bilmiyorum. Bir gün sensiz daha iyi olacağımı düşünüyorum, ertesi gün sensiz nefes alamıyorum. Ben kafamın içinde kayboldum Ece.” Gözlerimi kapattım, yumruğumu yastığa vurdum. İçimde fırtına kopuyordu. Ağlamaya başlamıştım. “Ben sekiz yıldır seni seviyorum. Seninle nefes alıyorum. Sen böyle parçalıyorsun beni. Bu işkenceye ne kadar dayanabilirim sanıyorsun?” “Biliyorum… hak etmiyorsun bunu. Ama elimden bir şey gelmiyor. Senden kopamıyorum. Bırakmak istiyorum ama bırakamıyorum. Bazen… sen benim tek ilacım gibisin.” Volkan’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Nefesimi tutarak bekledim… ama sonra sözleri geldi, buz gibi: “Ece… bizden olmaz. Sen böyle devam edemezsin. Hoşçakal.” Telefon bir anda tık diye kapandı. Kalbim durdu, ellerim titredi. Tekrar aradım. “Volkan! Volkan, aç!” Ama telefon sessizdi. , kapalıydı. Öfke ve çaresizlik bir araya geldi, damarlarımda patladı. İçimden gelen tüm sinirle ayağa kalktım. Bilgisayarımı ittim, sandalyeyi devirdim. Çığlık atmaya başladım. “Sen… bunu yapamazsın! Beni böyle bırakamazsın!” Birden olduğum yerde yere çöktüm. Her sosyal medya hesabını açtım. Engelledim onu her yerden. Ins…., Wha… her yerden engelledim. O yoktu, ben de yok sayacaktım. Tam o sırada odamın kapısı açıldı. Kardeşim Mert içeri girdi, gözleri korkmuş: “Ece… ne oldu? Ne… ne yapıyorsun?” Yerde kırılmış eşyalar, devrilmiş sandalye, bilgisayar masası… her şey darmadağın. Gözlerim dolu, titreyerek baktım: “O… Volkan… beni… beni bıraktı, Mert. Telefonu kapattı. Birden, hiçbir şey söylemeden…” “Tamam, tamam… sakin ol. Buradasın, bir şey olmaz. Otur, derin nefes al.” Ama ben duramadım. Kalbim hâlâ delice atıyordu. Gözlerim ekranlara takılı kalmış, telefonu yoklayıp yoklayıp duruyordu. Sanki her tuşu bastığımda onu geri getirebilirmişim gibi… Oda… darmadağın. Kırık eşyaların arasında nefes almak bile zor. Telefon elimde, ekran karanlık. “Volkan… neden? Neden böyle yapıyorsun?” Kendi sesim yankılanıyor duvarda. Cevap yok. Yok… O yok. Gözlerimi kapattım. Yutkundum. Sonra çığlık attım, titreyerek: “Ben… ben sana her şeyi verdim! Sekiz yıl, Volkan! Sekiz yıl!” “Ece… sakin ol,” dedi mert. Ama ben sakin olamazdım. “Ben… kayboldum, Mert! Beni bırakıp gitti. Hiçbir şey söylemeden. Telefonu kapattı!” Mert sessizce odanın ortasında durdu. Ben ise… başımı ellerimin arasına aldım. “Artık gitmeli, artık bitmeli,” diye fısıldadım kendi kendime. Ama yutkunurken kalbim hâlâ atıyordu. Sekiz yıl… dört yıl… her anı… hepsi aklımda dönüp duruyordu. O an anladım: Bağlıydım, evet. Ama artık kopmalıydım. O yoksa ben de olamazdım. Kardeşim korkuyordu. Bunu ona yapamazdım. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Mert’e döndüm ve sessizce sarıldım. Sıcaklığını hissetmek, titreyen omuzlarını hissetmek… bir nebze olsun yumuşattı içimdeki yangını. “Yarın okulun var, özür dilerim seni korkuttum.” “Sen iyi ol, Ece. Senden başka kimsem yok.” Ayağa kalktım ve hâlâ onu bırakmadan sarıldım. Odanın kapısını açıp odasına gittiğinde bile ben hâlâ durdum, hâlâ sarmalayan o sıcaklığı hissettim. Evet… Ondan başka kimsem yoktu. Anne babamız yoktu. Bizi terk etmişlerdi; ben sekiz yaşındayken, Mert sadece iki yaşındayken gitmişlerdi. Bir daha da dönmemişlerdi. Mert’e bakmak için ne kadar zorluk çektiğimi düşündüm. Küçük yaştan beri sorumluluk, korkular, yalnızlık… hepsi omuzlarımdaydı. Ama şimdi, onun elleri ellerimdeyken, biliyordum ki onu korumak için her şeyi göze alırdım. Biz birbirimizden başka kimseye sahip değildik. Sabaha kadar uyumamıştım. Yatakta dönüp durmuş, düşüncelerimle boğuşmuştum. Volkan… Bana bunu nasıl yapabilirdi? Hayattaki tek şansım o sanıyordum. Ama beni bırakmıştı. Sabah güneş ışıkları odama yavaşça süzüldü, perde aralarından odama yayıldı. Gözlerimi açtım ve derin bir nefes aldım. Yorgundum, hem de kırgındım. Ayağa kalktım, mutfağa yöneldim. Mert kahvaltıyı hazırlıyordu, küçük elleriyle tabakları masaya diziyordu. O an yüzümde bir tebessüm belirdi. “Mert… kahvaltıyı sen mi hazırladın?” Mert utangaç bir şekilde gülerek “Evet… hem senin kırgın olduğunu biliyordum. Senden önce kalkıp yapayım dedim.” Yanağımdan hafifçe öptü, kahvaltıyı masaya koyarken. O an içim biraz hafifledi. “İstersen sen ye ben giyinip geleyim, beraber çıkalım.” Canım hiç bişey yemek istemiyordu. Mert başını salladı, hafif bir gülümsemeyle “Tamam, beklerim.” İçeri geçip üzerimi değiştirdim. Makyaj yapmadım; sadece rahat bir şekilde giyindim. Çantamı aldım, kapıya yöneldim. Kapıyı kilitledim ve derin bir nefes alarak dışarı çıktım. Güneş yüzüme vuruyordu, hafif rüzgar saçlarımı savuruyordu. Mert yanımda yürüyordu, sessiz ama yanımda olduğu için güven veren bir şekilde. Yol boyunca aklımdan Volkan geçiyordu, ama bu sabah… Mert vardı. Benim başka kimsem yoktu. Okula yaklaştığımızda Mert’e yanaştım, yanaklarından hafifçe öpmek istedim ama utandı. Gülümsedim, arkadaşları etraftaydı. Utangaç bakışlarını görüp, saçlarını ellerimle düzelttim. “İyi dersler, Mert.” Gülümseyerek geri çekildim, Mert de başını salladı ve arkadaşlarının yanına döndü. İçimde bir sıcaklık yayıldı, ama aynı zamanda biraz hüzün… İşe gitmem gerekiyordu. Günlük rutinime dönmek zorundaydım. Bir kafede çalışıyordum, önlük ve not defterimle masaların arasında koşturuyordum. Basit bir iş, ama geçimimi sağlıyordu. İki yıllık bir bölüm okumuştum; önlisans mezunuydum ama iş bulmak zordu. Hayat, hayal ettiğim gibi değildi. Kafede çalışmak, insanlarla gülüşmek, kahve taşırken düşüncelerimle boğuşmak… hepsi bir karmaşa hâlindeydi. Kafeye vardığımda birkaç arkadaşımla göz göze geldim, selam verdiler. “Nasılsın Ece? Suratın biraz asık gibi…” Ama ben hiçbir şey söylemedim. Sadece başımı salladım ve hızlıca mutfağa yöneldim. İşime başladım ama kafam hâlâ dağınıktı. Kahve makinesinin yanında bir tepsiyi düşürdüm; fincanlar yerlere yuvarlandı, sıvılar masalara sıçradı. Müdür “Ece! Dikkat et! Ne yapıyorsun sen böyle?” Sesi sertti, suratım kızardı, içimden kendime kızdım. İçeri geçip köşeye oturdum. Gözlerim doldu. Birkaç dakika boyunca sessizce ağladım, ellerim yüzümü kapattı. “Volkan… neden böyle yaptın? Neden beni terk ettin?” diye fısıldadım kendi kendime. Bir süre sonra derin bir nefes aldım, gözlerimi sildim ve ayağa kalktım. Kafam hâlâ dağınıktı ama işime devam etmek zorundaydım. Masaları temizledim, kahveleri hazırladım, müşterilere servis yaptım. İçimde bir boşluk vardı, ama hayat devam ediyordu; ben de devam etmek zorundaydım. Akşama doğru, işim bittiğinde kafeden ayrıldım. Omuzlarım hâlâ ağır, kafam hâlâ dağınıktı. Masaları temizlemiş, kahveleri yetiştirmiş, müşterilerin yüzündeki hafif tebessümlere karşı kendi içimde bir boşluk hissetmiştim. Kapıdan çıktım, dışarıdaki akşam serinliği yüzüme vurdu. Hava, içimdeki ağırlığı biraz olsun dağıtır gibi oldu. Ama gönlüm hâlâ karmaşık, Volkan’ın yokluğu ve Mert’e karşı hissettiğim sorumluluk arasında sıkışmıştı. Adımlarımı hızlandırdım. Evime dönmek, sessizliğe gömülmek ve belki biraz nefes almak istiyordum. Kafeden ayrılırken, gün boyunca biriktirdiğim yorgunluk, kırgınlık ve yalnızlık bir araya gelmişti. Yalnızdım… ama yine de ilerlemek zorundaydım. 1 hafta sonra. Gece işten dönmüştüm. Ayaklarımın ağrısından yatakta sırtüstü uzanmış, tavanı izliyordum. Günün yorgunluğu, Volkan’ın yokluğu… hepsi içimde ağır bir bulut gibi dolaşıyordu. Telefonum titredi. Mesaj geldi. Baktım, Volkan’ın arkadaşı Ömer’di. “Ece, Volkan seninle konuşmak istiyor. Engeli kaldırır mısın?” Birden fırladım yataktan, kalbim deli gibi atıyordu. Hemen engeli kaldırdım ve beklemeye başladım. Birkaç dakika geçtikten sonra mesaj attı: “Nasılsın?” Başımı ellerimin arasına aldım. “ Nasıl olmamı bekliyordun? Neden yazdın?” dedim. “Ben seni unutamıyorum. Çok özledim.” Dayanamadım. Belki kafası karışmıştır, belki pişmandır… diye düşündüm. Telefon elimde titriyordu ama konuştuk. Bütün gece konuştuk ve barıştık. Ertesi gün, mutlu bir şekilde uyandım. Bütün gün çalıştım, kahveler hazırladım, masaları topladım. İçimde bir umut vardı, kalbim hafiflemişti. Gün bittiğinde akşam tekrar volkanla konuşacağımı düşünerek mutlu bir şekilde kafeden ayrıldım. Akşam eve doğru yürürken, kapıda Volkan’ın arkadaşı Ömer’i gördüm. Kapıda bekliyordu. Yanına yaklaştım ve selam verdim. “Ne oldu? Ne yapıyorsun burada?” “Ece… seni bir yere götürmem gerekiyor. Benimle gelir misin?” “Ama Mert bekliyor… Nereye gidecez?” “Hadi lütfen, çok acil gitmemiz lazım.” Gözlerimi kısarak başımı salladım ve arabasına bindim. Yol boyunca sessizlik vardı. Ömer’in yüzünden bir şey anlamıyordum; bakışları net değildi, sessiz ve tedirgin gibiydi. Evine doğru yaklaşırken kaşlarımı çattım: “Ne oluyor, Ömer?” “Eve gelir misin? Sana bir şey göstermem lazım.” Tedirgin oldum ama Ömer’i yıllardır tanıyordum, ona güveniyordum. Derin bir nefes aldım ve arabadan indim. Eve doğru yürüdük, kapıyı açıp içeri girdik. Salona adımımı attığımda kalbim duracak gibi oldu. Gözlerim, nefesim… hepsi bir anda sustu. Oradaydı… Volkan. Karşımdaydı, öylece oturuyordu. Onu görünce bütün öfkem, kırgınlığım bir anda kayboldu. Adımlarımı hızlandırdım, yanına yaklaştım ve boynuna sarıldım. Sıcaklığı, varlığı… hepsi içimde bir boşluğu doldurdu. Ömer “Ben sizi yalnız bırakayım.” Dedi. Sesiyle beni irkitti ama gülümseyerek başını salladı ve odasına geçti. Volkan’ın yanına oturduğumda gözlerim dolmuştu. İçimdeki yorgunluk, kırgınlık, özlem… hepsi bir anda patladı. “Nasıl geldin? Neden bana haber vermedin?” Darmadağınıktım, kelimeler boğazımda düğümleniyordu. “Beni böyle görmeni istemezdim.” Bir yıldır görüşmemiştik. Her şey değişmişti. Kilo almıştı, sakalları uzamış, saçlarını farklı kesmişti. O güzel, masum yüzlü çocuk gitmiş, karşımda olgunlaşmış, sert bakışlı bir adam duruyordu. Onu incelerken, gözlerinde farklı bir bakış gördüm. Dalga dalga dalgındı, uzaklara bakıyor gibiydi. Ama bir yanım hâlâ o eski masum Volkan’ı hatırlıyordu, diğer yanım ise karşımdaki yetişkin adama bakıyordu. Kalbim karmaşık bir şekilde attı. Onu görmek… her şeyi bir anda unutup hem rahatlamamı hem de korkmamı sağladı. “Bir sakinleş,” dedi Volkan, hafifçe gülümseyerek. Gözyaşlarımı sildim, biraz daha yaklaştım ona. Çok özlemiştim. Ağlamalarım durunca Volkan konuşmaya başladı: “Nasılsın? Neler yapıyorsun?” Telefonla da konuşuyorduk bunları, ama buradaydı… yanında. “Volkan… sen nasıl, neden geldin? Bunları anlat.” Gözleri birden daldı, uzaklara bakıyor gibiydi. “Sana anlatmam gerekenler var.” Durduk. İçim ürperdi. Korkmaya başladım. Yine aynı şekilde konuşmaya başlıyordu. “Hayır, hayır! Beni yine terk edeceksin!” “Hayır… gel, otur.” Derin bir nefes aldı. Konuşmaya başladı: “Seni görmek için geldim. Çünkü ailem artık seni kabul ediyor.” Şaşırmıştım. Bunca zaman sonra, durduk yere neden kabul ettiler? “Bunca zaman sonra… neden?” “Çünkü yaptığım şeyden sonra sana bile razı oldular.” İçimden düşündüm: “Bana bile razı oldular… ne yapmıştım ki ben?” “Ne yaptın ki?” dedim. Suratım düştü. Volkan durdu. Başka yöne baktı. “Benim… benim bir çocuğum var.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD