Bütün gün yatakta takıldım. Ne televizyon açtım, ne bilgisayara dokundum. Sadece tavana baktım, ara ara gözlerimi kapattım, sonra yeniden açtım.
Kafamın içinde aynı cümle dönüp duruyordu: “Onun çocuğu var…”
Saatler birbirine karışıyordu. Aç mıydım, susuz muydum bilmiyordum. Yorganın altında, sanki dünya ile arama kalın bir duvar örmüştüm.
Kapı açıldı, Mert geldi.
Çantasını yere bıraktı, yüzü yorgundu.
“Ece, iyi misin?” dedi kısa bir sessizlikten sonra.
Başımı kaldırıp baktım ama bir şey söylemedim.
O da fazla üstelemedi.
“Ben yine arkadaşımda kalacağım bu akşam. Ama iyi değilsen yanında kalayım” dedi.
Bir an başımı salladım sadece. “İyiyim” dedim.
Çok da fark etmiyordu.
Ev yine sessiz ve boş kalacaktı.
Kapı kapanınca yeniden yalnız kaldım.
Yatakta sağa sola döndüm, telefonum paramparça halde masada duruyordu, ekranına bakmaya cesaret edemedim.
Saatler ilerledikçe evin içindeki sessizlik ağırlaştı.
Karanlık çökmeye başladığında hâlâ aynı yerdeydim.
Akşam karanlığı iyice bastığında, göz kapaklarım ağırlaşmışken kapı çaldı.
Bir an kulaklarıma inanamadım. Mert değildi, o arkadaşında kalacaktı.
Yavaşça kalktım, yorgun adımlarla kapıya yürüdüm.
Kapıyı açtığımda karşımda Aslı vardı. Elinde küçük bir poşet, yüzünde endişeli bir gülümseme…
“Ben geldim canım.” dedi.
Gözlerim kızarmış, saçlarım darmadağınıktı. Sadece başımı öne eğip sessizce geri çekildim.
Aslı içeri girip ayakkabılarını çıkardı. Salona geçti, ben de peşinden gittim.
“Bütün gün yattın değil mi?” diye sordu. Sesinde azarlamak yoktu, sadece kırık bir endişe vardı.
Omuzlarımı silktim. “Ne yapayım, elimden başka bir şey gelmiyor.” dedim kısık bir sesle.
Poşeti masaya bıraktı. “Biraz çorba getirdim. İçini ısıtır en azından.”
Bir süre sessizlik oldu. Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi.
“Ben bittim Aslı.” dedim fısıltıyla. “İçimde öyle bir boşluk var ki, sanki biri kalbimi söküp götürmüş.”
Aslı yanıma geldi, yüzümü ellerinin arasına aldı.
“Sen hâlâ ayaktasın. Bunu bile unutuyorsun. Kimse için kendini böyle çürütme.” dedi kararlı bir sesle.
Daha fazla tutamadım, yine ağlamaya başladım. O da sarıldı, sırtımı okşadı.
Salon sessizdi, sadece hıçkırıklarım duyuluyordu.
Aslı bir süre yanımda kaldı, sonra “Hadi, gel oturalım, çorbanı iç.” dedi.
Aslı bana zorla çorbayı içirmişti. Kaşığı elimden alıp tutmasa belki ağzıma sürmezdim ama sonunda boğazımdan birkaç kaşık geçti. “Aferin kızım,” dedi gülümseyerek. “Böyle aç kalıp daha da zayıf düşmeyeceksin.”
Sonra birden gözlerimden yaşlar süzülmeye başlayınca başımı eğdim. O an Aslı derin bir nefes aldı ve sesini toparladı:
“Tamam, bu böyle olmayacak.”
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Ne demek bu?” dedim. Bıkmıştı benden gidecekti.
“Elbette böyle olmayacak. Hadi kalk, hazırlanıyoruz. Çıkıyoruz bu evden.”
Başımı iki yana salladım. “Aslı, hiç hâlim yok. Hiç…”
O ise kararlı bir şekilde ayağa kalktı, odama doğru sürükledi beni, dolabı açtı. Elime siyah, ince askılı kısa bir elbise tutuşturdu. Elime alıp yatağa oturdum.
“Bunu giyeceksin.”
“Delirdin mi? Bu hâlimle nereye…” dememe fırsat vermeden beni kolumdan çekip ayağa kaldırdı.
“Ece, kalk diyorum sana! Bu karanlığa gömülmeyi bırak. İyi gelecek, bak göreceksin. Dağıtacağız, içeceğiz, unutacağız. Yalnız değilsin, ben buradayım.”
Direnmeye çalıştım ama Aslı’nın kararlılığı karşısında elimden hiçbir şey gelmedi.
Elbiseyi önüme koydu. “Hadi giy şunu. Saçlarını da ben yaparım.”
İstemeye istemeye üstümü değiştirdim. Aslı ise dolaptan fırçayı aldı, saçlarımı dikkatlice tarayıp dalgalandırdı. Aynadaki yansımama baktığımda hâlimden utanır gibi oldum; göz altlarım morarmış, dudaklarım kurumuştu.
“Dur,” dedi Aslı, “sana biraz makyaj yapacağım.”
Çantasını açtı, fondöten, rimel, ruj… Hepsini çıkardı. Yavaş yavaş yüzüme renk geldi, gözlerim belirginleşti.
Sonra geriye çekilip kollarını kavuşturdu.
“İşte bu! Tanıyamadım seni. Bak, dünyanın sonu değil. Sen hâlâ çok güzelsin.”
Gözlerim doldu ama bu defa ağlamadım. Sadece kısık bir sesle “Bilmiyorum Aslı…” dedim.
O ise gülerek montunu eline aldı. “Bilmene gerek yok. Şimdi üstüne montunu geçiriyorsun ve çıkıyoruz. Toparlanacaksın, bana güven.”
Omuzlarım düşüktü ama içimde bir umut kıpırtısı belirmişti. Onun elini tuttum, o da sıkıca kavradı.
Ve sonunda kapıyı kilitleyip dışarı çıktık.
Sokağa çıktığımızda serin bir rüzgâr yüzüme çarptı. Bir gündür evin karanlığına hapsolmuş gibiydim; ışıklar, sesler, kalabalık gözlerime yabancı geldi. Aslı koluma girdi.
“Bak,” dedi, “dünya hâlâ dönüyor. Sen de döneceksin.”
Hiçbir şey demedim. Sadece yürüdüm. İçimde tuhaf bir boşluk vardı.
Bir süre sonra neon ışıklarıyla parlayan bir mekânın önünde durduk. İçeriden kahkahalar, müzik ve bardak sesleri geliyordu. Kapıda bekleyen görevliye ismini söyledi Aslı, sonra bana dönüp gülümsedi:
“Hazır mısın?”
“Sanırım…” dedim kısık sesle.
İçeri girdiğimizde kalabalığın enerjisi çarptı yüzüme. Müzik ritmi kalbimin atışına karıştı, renkli ışıklar gözlerimin önünde dans ediyordu. İnsanlar gülüyor, eğleniyor, kendi dünyalarında kayboluyorlardı. Onları izlerken ben sanki başka bir evrenden gelmiş gibiydim.
Aslı hızlıca bara yöneldi.
“İki tekila!” dedi kararlı bir sesle. Sonra bana döndü, “Bize iyi gelecek.”
Barda oturduğumuzda bana küçük bir bardak uzattı.
“İç,” dedi, “düşünme, sorgulama, sadece iç.”
Bardağı elime aldım, dudağıma götürdüm. Acı bir yanma boğazımdan geçerken gözlerim doldu, ama bu sefer ağlamaktan değil; sanki içimde biriken zehir akıyordu.
“Aslı…” dedim kısık sesle.
“Efendim canım?”
“Ben… gerçekten toparlanabilir miyim?”
Aslı gülümsedi, saçımı okşadı.
“Sen düşündüğünden daha güçlüsün. Volkan mı? Geçer. Çocuk mu? Onun sorunu. Ama sen… sen hâlâ Ece’sin. Hâlâ güzelsin. Hâlâ benim canım arkadaşımsın.”
O an boğazımdaki düğüm çözüldü. Sarıldım ona, kalabalığın ortasında. İçim hâlâ darmadağın olsa da, ilk kez biraz nefes alabildiğimi hissettim.
Beşinci tekiladan sonra başım biraz dönmeye başlamıştı ama içimdeki boşluk ve gerilim hâlâ yerindeydi. Aslıyla karşılıklı otururken, gözlerimi etrafa kaydırdım.
O sırada kapı açıldı ve içeri dört kişi girdi. İki erkek, iki kadın.
Kadınlardan biri… gözlerimi ondan alamadım. Saçları platin sarısı, ışıkta parlıyordu. Üzerindeki elbise kısa ve ateş gibi duruyordu. Her hareketi, her bakışı sahneyi yakıyordu. Sanki kendi etrafında bir enerji alanı yaratıyordu; herkesin dikkatini çekiyordu.
Diğer kadın kumral, açık tenliydi. Masum bir havası vardı ama duruşu sertti, sanki buraya ait değilmiş gibi. Gözlerimde bir kıskançlık, bir merak karışımı belirdi.
Yanında dev gibi bir erkek vardı. Kumral kadının belinden tutmuş, bırakırsa kaçacakmış gibi güçlü bir şekilde sarıyordu. Adam da kumral, kısa saçlı, sakallı ve kaslı olduğunu fark ettim; bakışları kontrolcü ve dikkat kesilmişti.
Diğer erkek esmer, kaslı ve uzun boyluydu. Göz kamaştırıcı bir yakışıklılığı vardı. Sarışın kadının yanında duruyor, gözlerini ondan ayırmıyordu. İçimden düşündüm: acaba sarışın onun sevgilisi mi? Ama uzak duruyorlardı… Belki de sadece arkadaşlar, ya da…
Locaya doğru yürüdüler.
Ben onları dikkatle izlerken, Aslı omzuma dokundu ve sırıtarak, “Sen nereye bakıyorsun?” dedi.
“Hiçbir yere,” dedim kısık bir sesle.
Ama gözlerim istemsiz olarak sarışın ve esmerin üzerindeydi.
Tamamen sarhoştum artık. İçki kafama oturmuş, tatlar su gibi akıyordu boğazımdan.
Aslı da bunu fark etmiş olmalıydı; elimi tuttu, “Son shotu içelim, hadi dansedelim,” dedi.
Bardağı kafama diktiğimde tadı yok olmuştu, sadece sıcak bir akış hissediyordum.
Aslı beni piste doğru çekti, ben de direnemedim.
Reddedemeyecek kadar sarhoştum, bedensel bütün farkındalığım bulanıktı.
Deli gibi dans ediyordum. Ellerim havadaydı, bedenim müziğe teslim olmuştu.
Etrafta gözler üzerimdeydi ama umrumda değildi.
Kendi dünyamda kaybolmuştum.
Bir ara Aslı bağırdı: “Geliyorum!”
Ve yanımdan uzaklaştı. Ben fark etmedim bile, sadece hareket ettim, döndüm, döndüm, dans ettim…
Göğsümün ritmi, kulaklarımı delen müzikle yarışıyordu. Kalabalığın arasında kendimi kaybetmiş, ışıkların altında dans ediyordum. Bedenim kontrolsüz, adımlarım deliceydi. Terim, parfümümle karışıp havaya yayılıyordu. O an yanımda belirdi. Göz göze geldiğimizde içimdeki kıvılcım alev aldı.
Bana yaklaşırken, dudaklarının kıvrımında bir meydan okuma vardı. Onunla dans etmeye başladım ama gerçek şu ki ben ona kucak dansı yapıyordum. Kalçam, göğsüm, nefesim… hepsi ona dokunuyordu. Bir anlığına aramızdaki mesafe yok oldu. Oysa söyledikleri her şeyi değiştirdi.
Kulağıma eğildi, nefesi boynumu okşarken fısıldadı:
“Fahişe gibisin.”
Sanki buz gibi bir su üstüme dökülmüştü. Öfkeyle gözlerimi kıstım. Hiçbir şey söylemedim, sadece arkamı döndüm ve kalabalığı yararak bardan çıktım.
Soğuk hava yüzüme çarptığında nefesim kesildi.
Adımlarım hızlıydı, ayaklarım neredeyse kendiliğinden hareket ediyordu.
Barda bıraktığım her şey, öfkem, kırgınlığım, kaygım… hepsi geride kalmıştı.
Kapıya vardığımda gözlerim etrafı aradı.
Aslı’yı bekliyordum.
Telefonum yoktu artık; kimseye ulaşamazdım.
Ama biliyordum ki Aslı kapının önünde olacaktı, her zamanki gibi, yanımda duracak, bana sahip çıkacaktı.
Soğuk hava ciğerlerime dolarken, ellerim cebimde titriyordu.
Ve işte tam o anda, Aslı geldi; gülümsemesiyle bütün kaosumu bir anda dağıttı.
Aslı kapıdan çıkar çıkmaz bağırdı:
“Kızım, nereye gittin sen yaa! Bir geldim, o baktığın çocuk birini locaya çekiştiriyor, ensesinden tutmuş!”
Ben şaşkın bir şekilde etrafa bakındım, kimseyi göremedim.
“Ben… ben yoktum… telefonum da yoktu…” dedim kısık bir sesle.
Aslı kaşlarını çattı, ama sesi yumuşamıştı:
“Etrafa bakındım, sen yoktun. Telefonda yok. Hadi eve gidelim.”
“Tamam,” dedim, hâlâ biraz titrek.
“Ne oldu, iyi misin?” diye sordu endişeyle.
“İyiyim… sadece eve gidelim,” dedim ve başımı salladım.
Aslı omzumdan tuttu, hafifçe sıktı:
“Tamam, hadi. ”
Aslı kolumdan tuttuğu gibi bizi eve doğru sürükledi. Adımlarım hâlâ sarhoş ve dengesizdi, kalbim tuhaf bir hızla atıyordu. İçimde bir karmaşa vardı; Volkan, çocuk, sarışın ve özellikle o esmer…
Odaya girdiğimizde, Aslı bana montumu çıkartıp bırakmam için yardım etti. Ben sadece yatağın kenarına çöktüm, başımı ellerimin arasına aldım.
“Ece… biraz sakinleş,” dedi Aslı, yanımda otururken. Ama ben duymuyordum bile.
“Esmer… öyle güçlü, öyle… öyle…” dedim, sesi titrek ve karışıktı. “Sanki… Öyle uzun boylu, gözleri… Her şey ona bakıyor, ama sarışın… sarışın…”
Aslı bir an durdu, gözlerini bana dikti.
“Tamam, tamam, nefes al, kızım. Sakin ol. Neler sayıklıyorsun sen?”
Ama ben konuşmayı bırakamıyordum. “Aslı… o esmer, öyle inanılmaz yakışıklı, her şeyi kontrol ediyor. Sarışın onun yanında dans ediyor… ama sanki… sanki aralarında birşey yoktu. Ben… ben anlamıyorum…”
Aslı saçımı okşadı, “Hadi, bırak o anı. Şimdi sen buradasın, yanında ben varım. Hepsi geçecek.”
Ama ben hâlâ yatakta, ellerimle başımı kavramış, gözlerim dalgın ve kafamda hâlâ o sahneyi tekrar tekrar oynatıyordum. Esmerin bakışı, Fahişe demesi… her biri beynimde yankılanıyordu.
“Ahh… keşke… keşke hiçbir şey olmasa…” diye mırıldandım.
Aslı sessizce yanımda oturdu, ellerini dizlerime koydu, beni sarıp tutmaya çalıştı. Ama ben hâlâ o esmeri düşünüyordum; kalbim hem kıskançlıktan hem de meraktan sıkışıyordu.
Ertesi sabah gözlerimi açtığımda saat on ikiyi geçmişti. Kalbim hızla attı, bir an nerede olduğumu unuttum. Sonra aklıma geldi: işe geç kalmıştım.
Hızla yataktan fırladım, saçlarım dağılmış, pijamalarım üstümdeydi. Çantamı kaptım, ayakkabılarımı giydim ve kapıya yöneldim. “Geç kaldım!” diye mırıldandım kendi kendime.
İşe vardığımda müdürün bakışları üzerimdeydi. Yüzü ciddi, kaşları çatık… içim birden gerildi.
“Ece, geç kaldın,” dedi, sesi sert ve keskin.
“Biliyorum, ama…” diye başladım, ama kelimeler boğazımda takıldı.
Ama sözümü kesip direkt. “Kovuldun.” Dedi.
İlk defa böyle bir öfke hissettim; içimde bir şeyler kopuyordu. “İlk defa geç kalıyorum ve direkt işten mi atılıyorum?” diye kendi kendime homurdandım.
Masaya duran yeni temizlenmiş bardakları, sinirle yere fırlattım. Camlar çatırdadı, etrafa dağıldı. Müdür titreyen kaşlarıyla bana baktı. “Ne yapıyorsun sen?!” diye bağırdı.
Ben sustum, ama öfkem kabarıyordu. Nefesim kesilmiş, ellerim titriyordu. İçimden: “Orospu çocuğu… her şeyi mahvetti!” diye geçirdim.
Mutfakta tabakları aldım, aynı öfkeyle yere fırlattım. Parçalanan porselenlerin sesi, içimdeki öfkenin yankısı gibiydi. Gözlerim doldu, nefesim hızlandı. Bütün hayal kırıklığım, hepsi beynimde çarpışıyordu.
Müdür önümde durdu, elleri belinde, kaşları hâlâ çatık:
“Ece, burası bir iş yeri! Böyle davranamazsın!”
“Haftalığımdan kesersiniz, tamam mı?!“ diye bağırdım, öfkem kontrolden çıkmıştı. “Bıktım artık! Her şey… hepinizden!”
Onun yüzüne baktım; kelimelerim sert, nefesim hızlıydı. İçimden homurdanarak: “Orospu çocuğu…” dedim sessizce, ama gözlerim hâlâ müdüre kilitlenmişti.
Kapıdan çıkıp eve doğru yürümeye başladım; ayaklarım ağır ama hızlıydı. Adımlarımın sesi kendi öfkemle çarpışıyordu.
Yolda etrafa bakındım; herkes normal hayatına devam ediyordu. Ama ben… içimde fırtınalarla, Volkan… kafam karmakarışıktı.
Her adımda kendimi kaybediyordum; öfkem, kırgınlığım ve çaresizliğimle beraber yavaş yavaş eve yaklaşıyordum.
Eve vardığımda saat ilerlemişti. Montumu yere bıraktım, sandalyeye çöktüm. Yorgunluk ve öfke karışımı içimde bir düğüm oluşturmuştu. Birkaç saat böyle boş boş otururken, kapı açıldı ve Mert içeri girdi.
“Ne oldu, neden evdesin? İşten mi geldin?” diye sordu endişeyle.
“Evet… işten attı o… o şerefsiz,” dedim, öfkeyle dudaklarımı ısırarak.
Mert yüzünü buruşturdu, gözlerinde hem üzüntü hem de korku vardı. “Ama abla… üzülme. Başka bir iş bulursun. Ben de çalışırım, okuldan sonra…”
“Hayır, Mert… sen okuyacaksın. 2 yıl sonra mezun olacaksın. Üniversiteye hazırlanacaksın. Ben iş bulurum.”
Mert bir an durdu, gözlerinde karışık bir ifade vardı; korku, merak ve biraz da kabullenme. Ama bana güveniyordu, biliyordum.
“Tamam… ama abla… üzülme, olur mu?” diye mırıldandı.
“Sorun değil, Mert. Senin için önemli olan bu. İki yılın kaldı; mezun ol, geleceğini kur. Ben hallederim,” dedim kararlı bir şekilde.
Mert hafifçe başını salladı, gözlerinde hâlâ endişe vardı ama bir nebze rahatlamıştı.
Ben de derin bir nefes aldım, kendi öfkemin, hayal kırıklığımın ve çaresizliğimin bir kısmını eve bırakmış gibi hissettim.
“Telefonunu verir misin? Benimki kırıldı,” dedim, sesim hâlâ yorgun ama kararlıydı.
Mert başını salladı, cebinden telefonu çıkardı ve bana uzattı. “Al abla, ben üstümü değiştirmeye gidiyorum,” dedi ve odasına doğru yürüdü.
Ben telefonu elime aldım, derin bir nefes verdim. Hemen Aslı’yı aramaya karar verdim. O yıllardır bir şirkette çalışıyordu; ben de Büro Yönetimi okumuştum. Belki orada bana uygun bir iş bulabilirdim.
Telefonu açar açmaz Aslı’nın sesi duyuldu:
“Ece? Nasılsın?”
Derin bir nefes aldım, sinirimi ve yorgunluğumu bastırmaya çalıştım.
“İşten atıldım Aslı… geç kaldım, patron sinirlendi ve direkt kovdu beni, bende dağıttım kafeyi.” dedim, sesi titrek ama öfke doluydu.
Aslı bir an sessiz kaldı, sonra endişeli bir tonda:
“Ne? Ama… üzülme… Boş ver, yeni bir iş bulursun, tamam mı?”
“Şerefsiz herif…” dedim, öfkeyle homurdandım. “Her şey üst üste geliyor Aslı…”
“Ece… üzülme” dedi Aslı, sesi yumuşamıştı. “Yapabileceğim bişey var mı canım ?” Dedi Aslı.
“Bende onun için aramıştım. Senin çalıştığın yerde bana uygun bir iş olabilir mi ?” Dedim utanarak.
“Ben bır sorayım canım haber veririm olur mu?”
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve kendimi biraz olsun topladım.
“Tamam Aslı…” dedim kararlı bir şekilde.
“Hadi bakalım, her şey yoluna girecek. Senin yanındayım,” dedi.
Telefonu kapattım, salonda bıraktım ve odama yöneldim. Kapıyı kapattım, oturdum ve dün geceyi düşündüm. Işıklar, müzik, kalabalık… ve dans ettiğim o an…
O esmer adam geldi aklıma. Gözümde hâlâ o sahne vardı.
Ve sonra o iğrenç kelime… “Fahişe.”
Kendi kendime konuştum: Sensin fahişe… pislik…
Saatler geçmişti, ama ben hâlâ Volkan’ı düşünmüyordum. Düşüncelerim dönüp duruyordu; öfke ve hayal kırıklığı birbirine karışmıştı.
“Fahişe… ha!” dedim kendi kendime.
Ve düşündüm: Volkan da mı öyle görüyor beni?
Kendimle yüzleştim; içimde bir öfke, bir çaresizlik ve bir meydan okuma doğdu. Volkan’ın bakışlarına, sözlerine, tüm geçmişimize karşı bir karşılık…
O an, bütün saatler boyunca biriktirdiğim tüm duyguların tek bir cümlede birleştiğini hissettim: Öyle oluruz o zaman.
O geceden sonra her gece aynı bara gitmeye başladım. Sırf onu yeniden görebilmek için… Belki bana dokunur, belki o bakışlarını tekrar hissederim diye. Ama o bir daha hiç gelmedi. Her gece bir içki alıp barda oturuyor, etrafı izliyordum… ama boştu. Boş, bom boş… Kendimi savrulmuş hissediyordum.
Birkaç böyle gecen geceden sonra, sabah telefonum çaldı. İşten ayrılalı bir kaç gün oluyordu. Bıraz Birikimimiz vardı. İdare ediyorduk ama Aslı’dan haber beklıyordum. Ekranda Aslı’nın adı görünür görünmez, telefonu kapıp açtım.
“Ece, ne yapıyorsun?” dedi sesi neşeli.
“Evdeyim,” dedim kısa ve net.
“Akşam 5 gibi sana vereceğim adreste ol. İş görüşmesi olacak,” dedi.
Kalbim bir anda hızlandı.
“Teşekkür ederim aslı çok teşekkür ederim.“ dedim sevincle.
Telefonu kapattım ve akşam doğru vakit gelmeden hazırlandım üzerime düzgün bır şeyler gıydım .
Adresi aldığımda fark ettim ki bir otelmiş.
Varır varmaz binaya baktım, kocaman bir otel kafamı kaldırıp bınaya baktım. Sonra içeri girdim. Hemen Aslı’yı aradım, alt katta beklendiğimi söyledi.
“Ne alaka?” diye sordum, içimde bir tedirginlikle.
“Ya işte… otelde iş ayarlayacaklar, sanırım. CV’ni verince oraya gönderdiler,” dedi Aslı.
“Tamam” dedim ve alt kata yöneldim.
Bodruma inerken karanlıkta adımlarımın sesi yankılandı. Kapıda görevliye iş görüşmesine geldiğimi söyledim ve beni arka taraftaki odaya yönlendirdi.
Birkaç adım daha atıp karanlık, kazan dairesini andıran bir yere girdim. “Burda ne işim var?” diye düşündüm. Geri dönmeye karar verdim ama o an… bir el ağzıma kapandı.
Arkamdan bir güç sardı beni. Debelendim, ama nefes almak giderek zorlaşıyordu. Bilincim yavaş yavaş kayıyordu, kalbim deli gibi çarpıyordu. Ne oluyordu? Neden böyle bir yere getirilmiştim?
Karanlık… sessizlik… ve panik… Hepsi bir anda üzerime çöktü. Ve bilincimi kaybettim.