Gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu. Yer betondu. Soğuk. Nemli. Pas kokusu, çürümüş demir kokusuna karışmış. Kollarım arkadan bağlanmıştı. Üstüm başım darmadağın. Yanımda iki kız vardı. Onlar da bağlı. Biri daha çocuktu. En fazla yirmi yaşında. Diğerinin gözleri kocaman, korkudan donmuş.
Onlara bakınca içim sızladı. Ama sonra kendi halimi fark ettim. Ben de yirmi iki yaşındaydım. Daha yolun başı. Daha hiçbir şey yaşayamamış. Ve şimdi… buradaydım.
“Bırakın beni! Neredeyim ben!” diye bağırdım. Sesim duvarlarda yankılandı. Sanki duvarlar bile benden korktu, bana geri bağırdı.
“Kardeşim…” dedim kendi kendime fısıltıyla. “Mert merak edecek. Delirecek.”
Yanımdaki kızlardan biri aniden döndü. Dudakları patlamış, ağzından ince bir kan izi sızıyordu. “Sus,” dedi. “Bağırma.”
“Dövdüler mi seni?” diye sordum. Sesim titriyordu.
Başını salladı. “Evet.”
O an kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri bir gölge düştü. Çelik gibi adımlar. Adam tam bir şerefsizdi. Suratında ukala bir gülümseme, gözlerinde iğrenç bir parıltı.
“Prenses…” dedi alaycı bir sesle. “Sonunda uyandın mı?”
Tiksindim. Midem bulandı. Adam elini salladı. “Kalk. Işığa geç.”
Kıpırdamadım. Gözlerim yere çakılı kaldı.
Adam bir anda üstüme geldi, kolumdan öyle bir kavradı ki kemiğim sızladı. Beni ışığa doğru sürükledi. Telefonunu çıkardı, fotoğrafımı çekti. Sonra beni köşeye öyle bir fırlattı ki sırtım duvara çarptı. Nefesim kesildi. Aynı şeyi diğer kızlara da yaptı.
Kapıya yönelmişti. O an içimdeki korku patladı. Kendimi unuttum. Atıldım. Koluna yapıştım. “Lütfen! Ne olur bırakın bizi!” dedim. Sesim yalvarışla, panikle doluydu.
“Bakın, ben iş görüşmesine geldim. Arkadaşım gönderdi beni. Merak ederler, ararlar!”
Adamın yüzü bir anda değişti. Kaşları çatıldı. Gözlerindeki karanlık derinleşti. “Kim senin arkadaşın?” dedi.
“Aslı…” dedim. “Aslı Taşçı.”
Adam kahkaha attı. Kısa, alaycı, midemi kaldıran bir kahkaha.
Tam devam edecektim ki, suratımda bir tokat patladı. Başım yana savruldu. Yere düştüm. Dudaklarımın kenarından kan aktı. Ağzımda metalik bir tat.
Adam demir kapıyı sertçe kapattı. Gitti.
Ben yerdeydim. Gözlerim doldu. Sessizce ağlamaya başladım.
Kızlar da benim gibi ağlamaya başlamıştı. Hepimiz korkuyorduk. Ne oluyordu bize? Neden kaçırılmıştım ben? Gözlerimi onlara çevirdiğimde yüzlerindeki korkuyu görmek içimi daha da burktu. İçeride azıcık bir ışık vardı ama sanki onun bile bize faydası yoktu. Bir köşeye oturdum, hıçkırıklara boğularak ağlamaya devam ettim.
Ne kadar sürdüğünü bilmeden, yorgunluktan yerde kıvrılıp uykuya dalmışım. Koluma yediğim sert bir darbeyle irkildim. Gözlerimi açtığımda az önce gelen o iğrenç adam başımda dikiliyordu. Doğrulup yanımdaki kızlara baktım ama… onlar yoktu.
“Ne oluyor? Kızlar nerede? Ne yaptınız onlara?” dedim titreyen sesimle.
“Sen onları düşüneceğine kendini düşün.” dedi, öfkeyle. Çeneme elini attı, yüzümü aşağı bastırmak ister gibi. Tiksintiyle çekildim elinden.
“Sen çok oldun. Kalk, gidiyoruz.” dedi.
Kolumdan öyle bir tuttu ki acıdan nefesim kesildi. Direndim, debelendim ama karşı koyamıyordum. O kadar sert sıkıyordu ki, kolumun morarması an meselesiydi. Beni peşinden sürüklerken gözlerim çaresizce etrafı tarıyordu. Geçtiğimiz her odanın içinde 2–3 kız vardı. Küçücük, suskun, korkuyla büzülmüş… Nereye düşmüştüm ben?
Koridorun sonunda genişçe bir odaya geldik. Adam, beni bir kadının ayaklarının dibine fırlattı. Başımı kaldırdığımda yaşlı bir kadınla göz göze geldim.
“Prensesi hazırla.” dedi sertçe, sonra bir an duraksayıp gülümser gibi yaptı. “Ama benim için… Seni kendime ayırıyorum.”
Sanki beynimden vurulmuşa döndüm. Bu ne demekti? Adam odadan çıkıp kapıyı kapattığında gözlerim korkuyla kadına çevrildi.
“Abla, ne olur bana yardım et. Ben burada ne işim var bilmiyorum, yanlışlık olmalı. İş için gelmiştim, arkadaşım gönderdi beni…”
Kadın yüzüme küçümseyerek baktı.
“Sen daha nerde olduğunu anlamadın galiba. Kızım, kaçırıldığının farkında mısın?”
Korkuyla kafamı salladım.
“Eee o zaman neyi sorguluyorsun? Dua et Irfan seni seçti. Yoksa en çok parayı verene satılırdın. Kim bilir sana neler yaparlardı… Ya da daha kötüsü, geneleve gönderilirdin. Sus da işimi kolaylaştır. Geç şuraya, önce bir yıkayalım seni.”
Sanki içim çekildi. Nefesim daraldı. Ulu orta insan mı kaçırılırdı? Ben nasıl gelmiştim buraya?
Kadın beni sürüklercesine banyoya soktu. Kapının önünde dikildi, bekledi.
“Tamam, çık.” dedim yalvarır gibi.
Başını sinirle salladı, ardından yanıma gelip üzerime abanır gibi, “Saçmalama, çıkar şu üstünü!” diyerek kıyafetlerimi çekiştirmeye başladı. Utançtan yüzüm kızardı, gözlerimi açıp yüzüne baktım. Çaresizdim.
Beni yıkadıktan sonra yeniden odaya götürdü. Köşede duran bir poşeti aldı, içinden kıyafetleri çıkarıp yüzüme fırlattı.
“Giy şunları. Hadi!” dedi kollarını göğsünde birleştirerek, dikilip beni izlerken.
Çaresizce kıyafetleri giydim. Kısa, dar, parlak kırmızı bir elbiseydi… Midemi bulandıracak kadar iğrenç görünüyordu. Kadın beni kolumdan tutup başka bir odaya sürükledi. Kapı üzerimden kapanınca içimde bir boşluk açıldı. Kesilmeyi bekleyen bir koyun gibiydim.
Ne yapacaktım ben? Buradan nasıl kurtulacaktım?
Tam o sırada kapı açıldı. Şerefsiz İrfan girdi. O iğrenç sırıtışıyla üzerime bakıyordu. İçimdeki bütün kan dondu. Geri geri çekildim.
“Yaklaşma!” diye bağırdım ama sesim bile titriyordu. Onu nasıl durdurabilirdim ki?
Bir anda üzerime atıldı. Çırpındım, debelendim ama koca bir dağ ayısı gibiydi. Bedenim küçücük kalıyordu altında. Kıyafetin askılarından tutup çektiğinde omzumda ince bir yırtık hissettim. Acıyla çığlık attım.
Tam o an kapı birden açıldı. Başka bir adam içeri girdi ve İrfan’ı üzerimden sertçe çekip aldı.
“Bırak onu!” dedi gür sesiyle.
Şaşkınlıkla bakakaldım. Kurtarılmış mıydım?
İrfan öfkeyle adamın üzerine yürüdü.
“Ne oluyor amına koyayım?!” diye bağırdı.
Adam sakin ama sert bir şekilde, “Kız az önce satıldı. Rahat bırak onu.” dedi.
İrfan’ın kaşları çatıldı. “Başka bir kız göndersinler o zaman. Bu benim!”
Adamın gözleri parladı. “Saçmalama İrfan! Özellikle bu kızı istediler. Yavuz’un oğlu aldı kızı.”
Yavuz? Oğlu? Ne diyordu bunlar?
İrfan’ın yüzü gerildi. “Yavuz kim lan?” dedi küçümseyerek.
Adam sinirle yaklaştı. “Kandemir Yavuz, amına koyayım! Tanıdın mı?”
İrfan’ın suratı düştü. Dudaklarını sıktı.
“Tamam be, tamam! Bu gece bende kalsın, yarın götürürler.”
Yeniden üzerime doğru adım attığında ben refleksle geri çekildim. Bedenimden bahsediliyordu, ama ben buradaydım. Ben canlıydım!
“İrfan!” diye kükredi adam. “Kızı hemen şimdi istiyor! Kesinlikle dokunmayın dedi!”
Sonra gözlerini bana çevirdi. Dudağım patlamıştı, kolum morluk içindeydi, elbisemin yırtık askısından omzum görünüyordu. Yüzündeki öfke kabardı.
“Kızın içinden geçmişsin!” diye hırladı. Ardından İrfan’a dönüp bağırdı:
“Çık dışarı lan! Hemen! Hatice’ye söyle, kıza üst baş bir şeyler getirsin. Temizlesin, birazdan gönderilecek.”
İrfan hâlâ dikilince, adam bir kez daha gürledi:
“Hadi lan!”
Bu kez İrfan suratını ekşitip kapıya yöneldi. Arkasından kapı kapandığında, ben nefes nefese kalmış, odanın köşesinde titriyordum.
“Korkma,” dedi adam sesi yine odanın öbür ucundan, hâlâ soğuktu. “Birazdan Hatice gelecek, toparlayacak seni. Sonra gönderecekler. Zorluk çıkarma ki daha fazla acı çekmeyesin.”
“Lütfen… bırakın beni!” diye yalvardım. “Ne satılması, ne parası benim kardeşim var, arkadaşım var, onlar merak eder beni. Onlar beni arar, bulurlar!”
Söylediklerim cam kırığı gibi düştü odanın ortasına. Adamın gözleri bir an daha karardı. Adama bakarken içimde bir şey daha koptu; sesi daha soğuk çıktı:
“Bak,” dedi. “Seninle düzgün konuşmaya çalışıyorum. Dua et Vance dokunmayın kıza dedi; yoksa şuracıkta gırtlağını sıkardım.”
Burun kıvırdı, sonra odadan çıktı. Kapı kapandığında ben orada öylece çöktüm; dizlerimin üstünde vücudum titriyordu, ağlamaya başladım. “Ne oluyor lan, ne oluyor… ne yapacağım ben…” diye kendi kendime söylendim. Hıçkırıklarım havada parçalandı.
Bir süre sonra az önce beni hazırlayan kadın Hatice içeri girdi. Ayağa kalkmamı emredercesine bağırdı: “Kalk! Ayağa!” Yüzüne baktım, boş ve sert bir ifade vardı. Kalktım. Üzerimdeki elbise yapışmıştı; Hatice yüzümü sertçe sildi. Üstüme daha düzgün bir elbise geçirdi, saçlarımı yüzüme yapışan ıslak tellere hiddetle ayırdı. Sonra beni karşısına oturttu, ellerini beline koydu, bana bakıp konuştu:
“Bak kızım, gideceğin yerde sana ne söylenirse, ne istenirse onu yapacaksın. Direnirsen, buraya da gönderilmezsin kafana sıkarlar; artık sen onların malısın.” Gözleri taşlaşmıştı. “Aklını kullan, acı çekme.”
Sözleri boş bir çınlama gibi kulağımda kaldı.
“Kandemir'n oğlu almış seni. Yeni gelmiş ülkeye, ispanyanın en büyük mafya babalarından birinin oğlu. Buradaki piyasayı ele geçirecek diyorlar. Adam demekki seni beğenmiş. Şanslısın.”
Kandemir’in oğlu muymuş? İspanya’nın en büyük mafya babalarından birinin oğlu muymuş? Hepsi birbirine karışıyordu. Şanslıymışım. İçimde bir yumruk büyüdü; boğazım düğümlendi. “Benim bir hayatım var,” dedim usulca ama kelimeler ciğerime takıldı.
Hatice yüzüme baktı, dudaklarını burktu: “48 milyon ödemişler sana. Para babası bunlar. Aklını kullan her gün eziyet etmezler sana. Ama ağlarsan… işin biter.” Sesi taş gibiydi ve benim içimdeki son umut kırıntısını ezdi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Hatice sinirlendi; sesi tenis kortunda çınlayan bir tokat gibiydi: “Çakacam şimdi ağzına bir tane! Kalk! Hadi gidiyorsun.”
Bir el kolumdan çekti; bedenim hâlâ uyuşuktu, ama kalktım. İçimde bir yerde çok derinde öfke ve buz karışımı bir şey kaynıyordu. Dizlerimdeki ağrı, yanağımın şişmesi, dudağımın tadı… Hepsi gerçekti. Hepsi bendim. Ama önümde bekleyen bir kapı, o kapının ardında bir hayat vardı benim değil, onların dayattığı hayat.
Hatice beni itti; koridorun soğuk taşları ayaklarımın altında çıkardı sesini. Gözlerim etrafı taradı; merdivenden aşağı inen gölgeler, kapı aralıkları, oradan çıkan birer ikişer nefes… Her adımda içimde bir parça daha koptu. Ama sesim yoktu; bir şeyler yutuyordum belki de kendimi, belki ruhumun bir parçasını.
“Git,” dedi Hatice arkadan. “Ve sus. İşini yap, ağlama.”
Kapıdan çıkarken bir an durup arkama baktım. Odaya sanki hayatımdan bir şey bıraktım. Gözlerim doldu ama ağzımı bıçak gibi tuttum.
Sustum. Belki şoktaydım, belki kabullenmiştim, belki de sadece korkmuştum. Ne hissettiğimi bilmiyordum. Ayaklarım kendiliğinden yürüyordu. Yanımdaki adam kolumdan tuttu, sürükler gibi götürdü. Binadan çıktığımda arkamı döndüm; yıkık dökük, harabe bir yerdi. Oraya nasıl gelmiştim, hâlâ aklım almıyordu.
Adam beni arabaya fırlatır gibi itti. Köşeye sindim, dizlerimi karnıma çektim. Araba ilerledikçe şehir geride kaldı. Yol uzadıkça uzadı. Gideceğimiz yeri merak etmeye çalışmadım bile; sadece duruyordum öylece, nefes almadan, yaşamadan.
En sonunda araba durdu. Adam kapıyı açıp kolumdan çekti, dışarı çıkardı beni. Gözlerim önümde yükselen manzaraya takıldı. Kocaman bir saray… Bahçesi bile sonsuz gibi görünüyordu. Kapı girişindeydik ama içeri kadar gitmek için yine arabaya binmek gerekirdi. Ağzım açık kalmıştı. Böyle bir eve… satılarak gelmiştim.
Kapıda korumalar bekliyordu. Bizi görünce yaklaştılar. Yanımdaki adam beni gösterip, “Vance’in paketi,” dedi. O an yüzüm asıldı. Vance mi? Kimdi bu? İçimde isyan yükseldi ama dilim tutulmuştu.
Koruma başıyla onayladı, kulaklığından bir şeyler fısıldadı. Sonra adama dönüp, “Tamam, sen gidebilirsin,” dedi. Adam hâlâ dikilince, sert bir bakış fırlattı. Adam arabaya binip uzaklaşırken, bana döndü. “Akıllı ol,” dedi yalnızca.
Bahçe kapısı açıldı. Elini kaldırıp devasa evi işaret etti. “Bu taraftan.” Başımı çevirdim, adımlarım beni istemeden ileri taşıdı. Evin girişine geldiğimde, beni bir çalışana teslim edip gitti.
Kapıyı açan genç bir kızdı. Benden küçük görünüyordu. “Buyurun,” dedi utangaç bir sesle. Önünden yürümemi bekledi.
Merdivenleri işaret etti. Üst kata çıktım. İkinci katta bir oda gösterdi. Kapıyı açıp içeri girdim, kız hiç konuşmadan arkamdan kapıyı kapatıp gitti.
Oda karanlıktı. İçeri doğru birkaç adım attım. El yordamıyla bir ışık aradım ama yoktu. İçimdeki titreme artık bütün bedenime yayılmıştı. Bir an hıçkırığım dudaklarımdan döküldü. Ağlamamak için dişlerimi sıktım.
Ama tam o sırada… Arkamdan gelen nefes sesini duydum.
Tüylerim diken diken oldu. Birden döndüm. Köşede… koltukta oturan devasa bir gölge vardı. İçim ürperdi, dizlerim çözülecek gibi oldu. Gözyaşlarım durdurulmaz bir şekilde yanaklarımdan süzüldü.
Adam ayağa kalktı. Bana doğru yürüyordu. Her adımıyla kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Elbisemin eteklerini sıkı sıkı kavradım. Gözlerimi kapattım. Nefesi yüzümdeydi artık.
“Gözlerini aç.”
O ses… Bu kalın, sert, titreten ses… Bu sesi tanıyordum.
Gözlerimi açtığımda pencereden sızan loş ışık yüzünü aydınlattı.
Ve onu gördüm.
Bu oydu.
Adı Vance miydi? Onun adı bu muydu?
O esmer yüzü, o gözleri…
Kalbim göğsümü parçalıyordu.
Bu oydu. Esmerdi.