Miray

1245 Words
Miray Liyan'ın anlatımından ; Hâlâ bilardo masasının kenarındaydım. Dizlerimin titremesi geçmişti ama yerine başka bir şey gelmişti. Ağırlık. Savaş Demirbileğin bakışları hâlâ üzerimdeydi ve bu, garip bir şekilde beni korkutmuyordu artık. Yavaşça başımı çevirdim. Göz göze geldik. O anda kelimelere gerek yoktu. Çünkü Savaş’ın bakışlarında, bir uyarıdan çok daha fazlası vardı. Burası artık benim alanım… ve sen de. Der gibiydi. Yutkundum. Savaş bir adım daha yaklaştı. Parmak uçlarıyla çeneme hafifçe dokundu, başımı kaldırttı. Zorla değil. Sorgular gibi değil. Sadece… görür gibi. Hiçbir şey söylemedi. Gözleriyle yüzümü inceledi. Kaşlarımın arasındaki çizgiyi… dudaklarımın kenarındaki yarı gergin ifadeyi… Sanki belleğine kazır gibi baktı. Sonra sessizce fısıldar gibi yaklaştı kulağıma, ama hiçbir kelime söylemeden nefesini bıraktı. İrkildim ama geri çekilmedim. İçimden geçen düşünce tüm bedenimde yankılandı. Bu adam beni seçti. Nedensizce. Sorgusuzca. Savaş bileğimi kavradı. Gevşek, ama sahiplenici bir tutuşla. Tüm mekân sessizleşmiş gibiydi. Adamları bir şey söylemiyor, ortamda kimse nefes bile almıyordu. Oysa yalnızca onun nefesini duyuyordum. Kalbinin attığını değil… Onun bakışlarında kaybolduğumu hissediyordum. Savaş gözlerini ayırmadan, adamlarından birine döndü. “Buranın sahibi gelirse... bana gelsin. Gelmezse, burası da artık bizimdir.” Sonra tekrar bana döndü. Ve yalnızca bir bakışla,Sen de. dedi adeta. Artık benden sayılırsın. Yutkunduğumu fark etti. Elimi biraz daha sıktı, sonra yavaşça bıraktı. Ama gözleri… hiç ayrılmadı benimkilerden. Konuşmalar bitmişti ama bir şey artık değişmişti. O gece yalnız gitmeyecektim. Artık ne yaşadığım mahalleye, ne çalıştığım kafeye, ne de geçmişteki sessizliğe aittim. O gece, ait olduğum yer Savaş Demirbileğin bakışlarının içindeydi. Savaş Demirbilek, kolumdan tuttuğu gibi dışarı çıkardı. Bilardo salonunun kapısı kapandığında içeridekiler donmuş birer heykel gibiydi. Kimse ses etmedi. Kimse kıpırdamadı. Çünkü o adamın girdiği yerde ses, ancak o isterse yankılanırdı. Savaş’ın arabası geceye meydan okur gibi bekliyordu. Simsiyah, camları karartılmış, içi dışı kadar tehditkâr. Bir şey söylemek istedim. Ama boğazımda düğümlenen korku izin vermedi. Kalbim çılgınca atıyordu. Savaş kapımı açtı. Tek kelime etmedi,Oturdum. Savaş yanıma geçti. Arabaya binen şoföre sadece bir adres fısıldadı. Şoför başını eğdi ve yola koyulduk. Arabanın içi sessiz, gerilimli, nefes kesiciydi. Cama dönük oturuyordum. Ama gözlerim yolda değil, camın yansımasında adamın siluetindeydi. Savaş ise ellerime bakıyordu. Titriyordum. Ama kaçmıyordum. “Korkuyorsun,” dedi Savaş, boğuk ve derin sesiyle. "Ama bu... mantıklı bir korku değil. Benden korkman gerekmiyor.” dedi. Ciddi mi? diye düşünürken sanırım çevresinde ki dedikodulardan haberi yoktu. Dudaklarım aralandı. Kısık, neredeyse fısıltı bir ses çıktı dudaklarımdan. “Beni... neden götürüyorsunuz?” Savaş cevap vermedi. Araba geceye karıştı. Yol uzun sürdü. Şehir merkezinden uzaklaşmıştık.Yollar virajlılaştı, ağaçlar daha sıklaştı. Sonunda arabadan indiğimizde karşımda bir malikane vardı. Yüksek duvarlarla çevrili, siyah demir kapıları olan, sessiz bir dev gibi duran bir malikane. Kapı açıldığında içerideki korumalar başlarını eğdi. Gözlerim her yeri inceliyordu. Duvarlardaki tablolar, kadife koltuklar, loş avizeler... Zenginlik değil, baskı kokuyordu her şey. Savaş dönüp konuştu. “Artık burası senin evin,” dedi. Geri çekildim. Ne diyordu bu ne demeye çalışıyordu. Bu ülke de kanun vardı, Adalet vardı. Buna boyun eğecek değildim. “Hayır! Ben.. Ben buraya ait değilim!” Savaş hafifçe eğildi. Elleri ceplerinde, yüzünde o buz gibi ifade vardı. “Senin artık dışarıda bir evin yok. O bilardo salonu bile senin son sığınağındı.” “Ben sana lüks vaat etmiyorum. Koruma da değil bu.” “Bu... benim kararım.” Gözlerim doldu,ama ağlamadım. Direnmedim. Yutkundum. Ve sadece bir fısıltı çıktı dudaklarımdan. “Ne istiyorsunuz benden?” Savaş yaklaştı. Aramızdaki mesafe bir nefes kadardı. Parmakları saçıma dokundu. Sesi neredeyse şefkatliydi. Korkuyordum. “Sana dokunmak için değil... seni anlamak için getirdim.” “Ama anlamazsam… senden vazgeçmem." Son cümle ağırdı. Karanlıktı. Ve bir ömrü ipotek altına alacak kadar güçlüydü. Savaş gözlerini gözlerimden ayırmadı. Sesi yavaş ve derinden geldi. “Senden vazgeçmem, Miray. Ne yaparsan yap, kim olursan ol… Artık benim çizgimdesin.” Adımımı geri attım, ama duvara çarptım. Yutkundum, sesim boğuk çıktı. “Neden ben? Beni tanımıyorsun bile.” Savaş gözlerini kısarak baktı. Yaklaştı. Aramızdaki mesafe bir kez daha neredeyse yoktu. “Tanımıyorum... belki. Ama hissediyorum.” “Senin gözlerinde geçmişimden kalan karanlığı gördüm. Aynı yalnızlık… aynı direnç. Ve ben bunu kaçırmam.” Bir anlık sessizlikte nefesimi tuttum. Kalbim delice çarpıyordu. Yüzümü kaçırdım ama sesim titreyerek geldi. “Ben kimsenin oyuncağı değilim. Güzel buldun diye beni buraya getiremezsin. Bu... bu saçma.” Savaş başını eğdi. Gülümsedi ama acıyla bakıp konuştu. “Keşke sadece güzel olduğun için getirmiş olsaydım seni.” “Ama bu, sadece bir arzu değil Miray. Bu... içgüdü. Seni gördüğüm an, içimdeki bütün sınırlar yıkıldı.” Gözlerimi kısmıştım. Korkuyla değil, çözümlemeyle. Sessiz bir an geçti, sonra. “Sınırlarını yıkan bir garson kız mı oldum şimdi?” “Beni neden gördüğün anda seçtin, Savaş Demirbilek? Gerçek sebebi söyle.” Savaş’ın yüzü aniden ciddileşti. Bakışları yandı adeta. Sonra boğuk ve karanlık bir sesle konuştu. “Çünkü sen... geçmişime benziyorsun.” “Senin yüzünde yıllar önce kaybettiğim birini gördüm. Belki onun hayaleti, belki senin kaderin… Ama fark etmez.” “Bu kader seni bana yazdıysa, ben kalemini kırmam.” Gözlerim büyüdü. İlk kez onun da içinde bir kıpırtı oldu. O adamda gördüğüm şey, sadece tehdit değildi artık. Acı vardı. Ve belki… yitmiş bir sevginin yankısı. Dudaklarım titredi yine de konuştum. “Ben bir hayalet değilim… geçmişin değilim…” “Kendimim. Ve özgür olmak istiyorum.” Savaş, usulca yanıma eğildi. Sesi neredeyse fısıltı gibiydi. “Beni tanımadan önce de özgür müydün gerçekten?” “Yalnız bir evde... tek başına... kimseye güvenmeden yaşamak mıydı özgürlük?” Cevap veremedim. Beni mi izlemişti? Gözlerim doldu. Bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Ve Savaş, ilk kez nazikçe dokundu. Başparmağıyla gözyaşımı sildi. “Ben seni zincirlemek istemiyorum, Miray.” “Ama yanımda kalırsan... seni asla yalnız bırakmam.” Başımı eğdim. Yüreğim çarpıyordu. Korku hâlâ vardı… ama bu kez başka bir şey daha vardı içimde, Yakınlık. Ve bir ihtimal… aitlik. Başımı eğdiğimde derin bir sessizlik sardı odayı. Gözyaşı yanağımda kururken, içimdeki duvarlarda çatlaklar oluşmaya başladı. Ait olmak...Bu kelime, yıllarca kendime bile itiraf edemediğim bir boşluğu hatırlattı bana. Bir ev değil, Bir masa değil, Bir koltuk köşesi değil. Bir insana ait olmak...Güvende hissetmek. Seçilmek. İlk defa birisi, beni fark ettiği anda sahip çıkmıştı. Belki yanlış bir şekilde, belki korkunç bir yoldan… ama yapmıştı. Başımı yavaşça kaldırdım. Savaş’ın gözlerine baktım. Titreyen sesimle sordum. “Gerçekten… yanında kalırsam beni yalnız bırakmaz mısın?” Savaş, bir adım daha yaklaştı. Elleri cebindeydi hâlâ, ama gözleri kalkan gibiydi. “Sana söz veremem, Miray. Çünkü benim dünyamda sözler kolay bozulur.” “Ama seni yalnız bırakmam... Bu konuda kendimden bile eminim.” “Sen benden gitsen bile, kalbinde iz bırakacağımı biliyorum.” Derin bir nefes aldım. Kendine çok güveniyordu.. Bir şeyler beni hâlâ geri çekiyordu ama… bir yanımla da o sıcaklığa, o korumaya muhtaçtım. “Peki ya ben?” dedim, sesim bu kez daha derindi. “Ben senin kalbinde bir iz bırakabilir miyim?” Savaş ilk defa o an bakışlarını kaçırdı. Kısa bir sessizlik… sonra boğuk bir itiraf bıraktı dudaklarından. “Çoktan bıraktın, Miray.” “Bunu inkâr etsem bile… senin gözlerin çoktan içime işledi.” Duraksadım. Bir adım ona doğru attım. İlk defa kendi irademle. “Ben kaybolmaktan korkuyorum,” dedim. Savaş’ın bakışları yandı. Ama bu kez içinde yalnızca ihtiras değil, saygı vardı. Uzanmadı, dokunmadı. Sadece dudaklarından dökülen kelimelerle sarıldı. “Benim içimde kaybolursan… seni asla bırakmam. Seni senin bile unuttuğun yerlerden toplarım.” Dudaklarım aralandı. Gözlerim buğulandı. Kalbim daha önce hiç olmadığı kadar hızlı ama garip bir huzurla atıyordu. Ve o an… Odada ne tehdit kaldı… ne kaçma isteği… Sadece göğsümde yankılanan aitlik duygusu vardı. İlk defa biri, beni "bir eşya" gibi değil, "bir varlık" gibi görmüştü. Artık hiçbir şeyin yerinde olmadığını biliyordum. Artık bu adamın evindeydim. Ama daha korkuncu… bu adamın zihnine düşmüş olmamdı..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD