Yaklaşan Uzaklık...

1563 Words
- Erzincan beyi Kaleli Beyin kızı Zeycan’la Kahyası Derviş Ahmet’in oğlu A­suman’ın aşkı dillere destan olmuş o vakıt. Bu beyle kahyanın kaderini bir yazmış mevlam. İkisine de evlat nasip etmemiş epey bir zaman. Sonra dervişin biri çıkmış bunlara birer elma vermiş. Artık verdiği nimet dualı mıymış neymiş bilinmez; bunların hanımları aynı anda gebe kalıvermiş. Beyin güzeller güzeli bir kızı olurken, kahyanın da sırma boylu, heybetli, Yusuf aleyhiselam gibi güzel yüzlü bir oğlu olmuş. Bunlar aynı konağın bahçesinde bir arada büyümüşler. Başlarda bey söz vermiş kahyaya. Demiş ki; evlenecek çağa geldiklerinde bunları baş göz edelim. Gençler de haliyle zaman geçtikçe birbirlerine gönül düşürmüşler. Bir de haberleri olunca babalarının niyetinden, sevdalarını gönlünce yaşamışlar. Ama gel zaman git zaman, bunların evlenmek istedikleri çağlar gelmiş. Ama koskoca Erzincan beyi tutmamış sözünü. Aşkları zayi olmuş anlayacağınız. Haliyle ayrı düşmüşler yavrucaklar. İkisi de derdini sazla şiirle anlatmaya başlamış. Birbirlerine yar olmayınca başkasına da olmamışlar. Zeycan olur Asumanı ararsın Her geçenden sevdiğini sorarsın Aslı olsan sen de nara yanarsın Seni taştan taşa çalarım gönül. Zemheride lale, sümbül gül isten Kuru yerde çiçek açan dal isten Yağmur yağmadan coşan sel isten Seni taştan taşa çalarım gönül. Asla seçemezsin akla karayı Çulun yok istersin köşkü sarayı Sevgilim zanneden gökteki ayı Seni taştan taşa çalarım gönül. Canda mı keramet yoksa tende mi? Sen de mi kabahat yoksa bendemi Söyle Karacaoğlan senin deden mi? Dur durak bilmeden gezersin gönül. İşte böyle çocuklar. Bu sevda ne dengine bakar ne de yarin rengine. Sevdiğin zenginmiş, fakirmiş, gah akça pakçaymış, gah da kara kuru hiç fark etmez. Sevdayı göz değil, gönül seçer. Nice zenginlikleri tek kalemde silen, nice yoklukları görünmez kılan da bu sevda denilen meret işte. Hadi benden bu kadar. Yaş geçince insan yatsıya kadar zor sabrediyo. İmam efendi de hayden namaza dedi madem, o vakıt bana müsaade. - Ağzına sağlık Sabire teyze. - Senin gönlüne sağlık oğlanım. Hayden Allah rahatlık versin. - Babaanne dur önce bir tansiyonuna bakalım. - Eyim ben kuzum. Ne aklım dolanıyo ne başım ağrıyo. Yok çıktığı falan. - Olsun yine de bakalım biz. Benim içim rahat etmez. - Ulen İbrahim, ulen İbrahim, hep sen ediyon bu kızı böyle. Günlerdir ara ara yaşanan elektrik kesintisi sebebiyle odanın birkaç yerine mum yakıp koymuş ve kısık da olsa aydınlanmasını sağlamıştım. Yanan sobanın üzerinden tavana vuran ışık da o mumlara eşlik ediyordu. Anadolu'nun kadim geleneklerinden biri olan hikaye anlatıcılığı da bu akşam babaanneme düşmüştü. Daha benim dinlemediğim kim bilir kaç hikayesi vardı böyle? Daha çok kahramanlık konulu, belki biraz fazlaca hayali öğeler barındıran destansı masallar anlatırdı. Ama bu gece beklemediğim bir konuyla harcadı nefesini. Son günlerde kafamı meşgul eden, merakımı uyandıran bir meseleydi aslında. Sevda nasıl bir şeydi? İnsan sevdalanınca nasıl hissederdi? Onunla ilgili en ufak bir ayrıntıya dikkat etmem ya da en ufak bir bakışında heyecanlanıyor olmam da neyin nesiydi? Sevda bu kadar basit bir şey olamazdı. Babaannemin tansiyonunu ölçüp onu odasına uğurladıktan sonra odada başbaşa kalmıştık. Babam birazdan kahveyi gececi çırağa bırakıp gelirdi. O gelene kadar ne yapacağımı bilemedim açıkçası. Yanında otursam konuşmak icab ederdi. Odama gitsem ayıp etmiş olurdum. Ne yapacağımı bilemez şekilde sobayı kontrol ederken konuşmaya başladı. - Çok şanslı bir çocukluk geçirmişsin anlaşılan. Kim bilir daha ne hikayeler vardır babaannende. - Onda hikayeler tükenmez hiç. Çoğu böyle efsanelerden oluşur, çoğunu da kendi uydururdu. Ama uydurma olduğunu kimse anlayamaz bu arada. Girişi gelişmeyi sonucu öyle bağlar ki, acaba hangi usta hikayecinin kaleminden çıktı diye düşünür durursunuz. - Belli, çok sağlam bir kaynak. Okuma yazması da var değil mi? - Evet var. Kendi kendine öğrenmiş biliyor musunuz. Babam ilk okula başlayınca o da evde onunla birlikte öğrenivermiş. Sonra da elinden kitap hiç eksik olmamış. Babam hala daha bazen bir kitapla çıkagelir. Çocuk gibi heveslenir o da. Benim ders kitaplarıma merak salmıştı bir ara ama fazla latince kelime olduğu için pek sarmadı. - Çok ilginç gerçekten. Yani ondaki bu azim şimdilerde çoğu gençte yok. Allah uzun ömürler versin. - Amin, amin. Korhan bey, elektrikler gelmez sanırım bu saatten sonra. Dilerseniz mumları söndüreyim, sizin de uykunuz gelmiştir. - Sen uyuyacak mısın? - Yok, ben sizin için söylemiştim. - Öyleyse kalsın. Benim henüz uykum yok. Eğer senin için de sorun olmazsa biraz daha sohbet etmek isterim. Merak etme, konuşmak istemediğin hiçbir şeyi sormayacağım. - Estağfirullah, o nasıl söz? Yani konuşmak istemediğimden değil de henüz verecek bir cevabım olmadığından sessiz kalıyorum. İstediğiniz her şeyi konuşabiliriz tabii. - Yok mu senin benim hakkımda merak ettiğin bir şeyler? Hep ben soruyor, hep ben konu açıyorum. - Ne sorayım ki bilemdim. Eminim bilmem gereken her şeyi söylemişsinizdir. - Sıradan bir muhabbette söylenecek kadar, evet. Ama ben asıl senin bilmek istediğin bir şey var mı onu merak ediyorum. - Annenizden başka akrabanız yok mu? Hiç bahsetmediniz. - Yer yüzünde bir hacimleri olacak kadar varlar ama bize pek faydaları olduğu söylenemez. - Anlamadım. - Annem yalnız bir çocukmuş. Ailesi de o evlendikten kısa bir süre sonra bir kazada vefat etmiş, başka bir akrabası da yok. Ama baba tarafım epey kalabalık. Üç tane halam var mesela. Onların çocukları, kuzenlerim. Dedem hala sağ, yaşı epey ilerledi ama yine de çoğu akranına göre dinç sayılır. Şimdi soracaksın ki neden yalnızız diyorsun? Çünkü onlar babamla birlikte bizi terk ettiler. Annemin ailesinden kalan evde, annemin ailesinden kalanlarla yeni bir hayat kurduk kendimize. Tek şansımız sanırım annemin rahmetli ailesinin oldukça varlıklı olmasıydı. Yoksa bu terkedilmişlikle yaşayamazdık. - Zor bir durum olmalı. Yani ben de yalnız bir çocuktum ama aile bağlarımız çok kuvvetlidir bizim. Baba tarafından kuzenim yok. Babam da benim gibi tek çocuk ama teyzelerim, dayım ve onların çocukları hiç bırakmaz beni. Burada yaşamıyorlar tabii. Dayım yurtdışında. Teyzelerimden büyüğü Sivas merkezde, küçüğü de Kayseri'de yaşıyor. Ama yazları mutlaka gelmeye çalışırlar. O zaman ben de yalnızlığımdan kurtulmuş olurum. - Yok mu burada kafa dengi bir arkadaşın? - Doktor Ahmet beyle eşi Gülsüm hemşire var. Onların dostluğu yetiyor bana. Lise arkadaşlarımdan yakın olduğum bir kaç kişi vardı ama onlar da ya evlendiler, ya da şehir dışında çalışıyorlar. Bir de ben pek arkadaş canlısı değilim sanırım. Kendi kendime vakit geçirmeyi, babaanneme yardım etmeyi ya da Divriği'ye gelen turistlerin peşine takılarak zaman geçirmeyi daha çok seviyorum işte. - Pekii hiç duygusal bir birlikteliğin oldu mu? Yani bunu sormam ne kadar doğru bilmiyorum ama oldukça güzel bir genç kızsın, eminim senin gönlünü çalmak isteyen çok olmuştur. Konuşmanın bu raddeye geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Sorduğu soruyla resmen donup kaldım. Yani normal bir sohbetin akışına aykırıydı bana göre. Belki de hiç beklemediğim bir soru olduğu için şaşırıp kalmıştım. O da bu suskunluğumu yanlış anlayıp özür dilemeye durdu hemen. - Suzan, gerçekten özür dilerim. Yani babaannenin anlattığı hikayeye istinaden öyle birden aklıma geldi. Hiç sormadım say olur mu. Kusura bakma ne olur. Bu kadar özele girmek değildi niyetim. - Özür dilemenize gerek yok. Beklemediğim için birden ne diyeceğimi bilemedim. Ama sorunuzun cevabını vermek isterim. Ben hayatıma alelade bir şekilde birini alacak insan değilim. Lütfen.. Biliyorum böyle bir şey kastetmediğinizi, rahat olun. Yani bana göre karşı cinslerin duygusal bir bağla birbirlerine bağlanması mutlaka evlilikle taçlanmalı. Hayatımı sürdüreceğim kişiye karşı kendimi mahcup hissetmemeliyim. Duygularımın temiz olması lazım. Elbette karşımdakinden de aynı şeyi beklerim. Fakat takdir edersiniz ki erkekler bu konuda pek seçici değil. Bizim buralarda genç kızlara sürekli verilen bir öğüt vardır. "Erkek kısmı elinin erdiği her kızla gezip tozmak ister ama evlenirken de kimseyle gezip tozmamış bir kız ister." denir. Ne kadar güç bir durum değil mi? Yani elbette bana göre kadını aşağılayan, erkeği ise yücelten oldukça hastalıklı bir deyiş ama durup baktığınızda durum bundan pek farklı da gözükmüyor. - Çok ilginç bir düşünce yapısı gerçekten. Bence de sakıncalı bir yaklaşım ama haklısın. Erkekler biraz daha ayran gönüllü olabiliyor. Sanırım mesele dönüp dolaşıp gerçek aşkı bulmaya geliyor. - Sanırım öyle. Ben de yetişirken çok anne ve bey tarafından evlenilecek kız namzedi olarak anıldım. Kapımıza gelenler, niyetini belli edenler elbette oldu fakat; hem babaannem hem de babam sadece benim yüzüme bakarak o insanlara lisanı münasiple red cevabı verdiler. Benim ailemde kimse çocuğunu istemediği bir evliliğe zorlayamaz ancak; ne yazık ki her evde aynı hoşgörü barınmıyor. Yaşadığımız çevreye göre biz daha modern kalıyor olabiliriz anlayacağınız. - Bunun modern bir toplumda yaşamakla pek ilgisi yok aslında biliyor musun? Yani benim çevremde ailelerinin isteği ile evlendirilen çok genç var. Şöyle ki; iş ortaklıklarını evlilikle taçlandırmak gibi ilkel bir geleneğe mensup çoğu aile. Ve emin ol bunların çoğu da modern yaşantısıyla magazin dergilerine sürekli manşet olan insanlar. Bu durumun modernite ile alakası yok anlayacağın. Bu biraz da hakkaniyetle, gönül kırmamakla ilgili. - Durumun bu derece farklı olduğunu bilmiyordum. Yani sadece Anadolu'da yaşanır sanıyordum. En acısı da, aynı yollardan geçen anne babaların evlatlarını kendi kaderlerinin bir benzerine zorlaması sanırım. Ders almamamak da bir çeşit nasipsizlik demek ki. - Peki son bir şey sormak istiyorum. Şu yüzbaşı Cengiz'in sana karşı bir ilgisi mi var? - Bunu nereden çıkardınız? - Biraz gözlem yeterli oldu. Sanırım yanılmıyorum da. Üstelik bu ilgiden senin bariz bir şekilde rahatsız olduğunun da farkındayım. - Biraz rahat birisi. Benim kaldırabileceğim bir rahatlık değil bu. Bir şekilde savuşturmaya çalışıyorum. Umarım yakın zamanda rahatsızlığımın farkına varır. Ben onun bu çıkarımını onaylar bir cevap verince benim anlamadığım birşeyler mırıldanıp kafasını cama çevirdi. Yağmur ara vermeden yağmaya devam ettiği için camlar buğuluydu ve bu sebeple cama yansıyan yüzü net değildi. Peki biz tam üç günde bu konuları konuşacak duruma nasıl gelmiştik? Yani sanki kırk yıllık bir tanışıklığımız varmış gibi gönül meselelerinden, evliliklerin yapılma yolundan bahsedecek yakınlığa nasıl gelmiştik? Peki kurulan bu yakınlık yarın öbür gün doğan güneş ve açılan yollarla ne denli yıkıcı bir uzaklığa dönüşecekti? En önemlisi de ben bu uzaklığa katlanabilecek miydim?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD