Yer yer parçalı bulutlu, yer yer de güneşin bulutları yırtıp çıkmaya çalıştığı, kısmen aydınlık bir havaya bakıp içi kararan birisine dönüşmüştüm şu beş günde. Aslında ben, açık havaları, güneşin şu kemikleri ısıtan cinsten kendini gösterdiği günleri seven birisiydim. Ama şimdi hava açacak da misafirimiz gidecek diye kendimin kendime yabancılaştığı bir dönemden geçiyorum. Günler değil, saatler geçtikçe onun varlığı evle ve yaşantımızla öylesine bütünleşiyor ki; kaçınılmaz bir son olan gidişiyle geride bırakacağı boşluk da böylece büyümüş oluyor.
Geçen gece yaptığımız sohbetin ardından bizim tanışıklığımızda da belli başlı bası değişiklikler hasıl olmuştu. Mesela hem o, hem de ben; sanki aramızda güç bir eşik varmış da aşılmış gibi daha rahat davranıyorduk birbirimize karşı. Rahattan kastım; o isteklerini dile getirirken çekinmiyor; mesela elinden bir kahve içilir şimdi diyerek bana gülümsüyor, ben de hakkında merak ettiğim ne varsa lafı eveleyip gevelemeden soruyordum. Bu sabah da kahvaltıdan sonra avluya çıkmasında bir sakınca olup olmadığını sormuş ve babaannemin paylamasına maruz kalmıştı. "ev senin de evin oğlanım. ne demek el gibi izin almak." diye tatlı bir şekilde söylenmişti. Kahveleri yapıp avluya çıktığım vakit avlu kapısının telaşe ile çalınma sesi dolmuştu kulaklarıma. Avlunun dışından gelen çocuk sesi epeyce telaşlıydı üstelik. Elimdeki tepsiyi sehpa olarak kullandığımız kütüğün üzerine bırakıp hızlı adımlarla kapıya vardım. Gelen Gülsüm teyzenin büyük torunu Zehra'ydı.
- Suzan abla yetiş! Nenem düştü kaldı ayvanda. Anamla kaldıramadık yerinden bir türlü. Gözleri de kapalı, uyanmıyor o kadar sese.
- Tamam güzelliğim sakin ol biraz. Ben hemen tansiyon aletini alıp geliyorum, burada bekle beni olur mu?
- Abla acele et ne olur. Nenem uyanmazsa çok ağlarım ben.
Boğazıma oturan yumruyla eve doğru koşar adım yürüdüm. Ne babaannemin vahlanmalarını ne de Korhan beyin endişeli bakışlarını fark edecek halim yoktu. Yollar kapalıyken bir kişinin daha canıyla cebelleşmesini kaldıracak kadar güçlü hissetmiyordum kendimi. Kaldı ki; Gülsüm teyze ağır bir kalp hastasıydı ve doktorlar onun kati suretle yorulmaması ve ilaçlarını asla aksatmaması gerektiğini sıkı sıkı tembihleyerek, daha geçen hafta taburcu etmişlerdi hastaneden. Seyit abi bilseydi yolun bu şekilde geçit vermez bir şekilde kapanacağını, annesini asla ilçeye çıkarmazdı.
Tansiyon aletini kaptığım gibi beni bekleyen küçük kızın yanında aldım soluğu. Bir yerlerden güç almak istercesine hırkamın ucunu sıkı sıkıya tutmuştu. Bu tutuşunu gevşetip küçücük elini avcumun içine hapsettim ve bende ufak kırıntılar halinde bulunan cesaretin büyük kısmını ona geçirmeye çalıştım. Evimize çok uzak sayılmazdı evleri ama biz adımlarımızı hızlandırdıkça sanki uzaklaşıyor ve bizim Gülsüm teyze ile aramızdaki mesafe açıldıkça açılıyordu. Nihayet onların, sokağın köşesindeki iki katlı evlerinin önüne geldiğimizde Zehra elimi bırakabilmiş ve koşa koşa evlerinin açık kapısından içeri girmişti. Zaten açık olan kapı sebebiyle beklemeden ben de ardından girdim. Zehra'nın bahsettiği gibi Gülsüm teyze ayvanda boylu boyunca yatıyor, gelini Aynur abla ise başında göz yaşı döküyordu. Gülsüm teyzenin hareketsizliği ve teninin renginden pek iyi şeyler olmadığını anlamıştım. Zehra'nın daha fazla burada kalması doğru değildi. Bu sebeple Aynur ablaya Zehra'yı göndermesi gerektiğini söyledim. Annesi ne kadar dil dökerse döksün arkadaşlarının yanına gitmeyi bir türlü kabul etmiyordu. Oldukça akıllı bir çocuktu ve bırakıp gittiği takdirde arkasında pek iyi şeylerin yaşanmayacağını hisettiği belliydi. Kendimi biraz toparlayıp yanına gittim ve onun boyuna gelebilmek için önünde diz çöktüm.
- Zehra'cım sen artık kocaman bir kız oldun değil mi? Hatta benim tanıdığım en akıllı çocuklardan birisin. Farkındasın, biliyorum; nenen biraz hasta. Hastalık onu yorduğu için böyle uyumak zorunda. Şimdi ben onun tansiyonunu ölçeceğim, annenle birlikte ilaçlarını vereceğiz ve iyileşmesini bekleyeceğiz anlaştık mı? Ama benim onun tansiyonunu doğru ölçmem için buranın çok sessiz olması lazım. Ama sen çok heyecanlısın ve ben senin kalbinin sesini duyuyorum biliyor musun? Bu yüzden nenenin kalp atışlarını doğru sayamayabilirim. Onun için sen şimdi annenin dediği gibi arkadaşlarının yanına git ve güzel güzel oyna. Hadi güzelim benim.
- Suzan abla hani sen nefes almayınca kalp durur demiştin ya bir keresinde. Söz veriyorum ben hiç nefes almam. O zaman sen de duyarsın nenemin kalbini.
- Bak ne güzel unutmamışsın söylediğimi ama bu kez ben de çok heyecanlıyım o yüzden dikkatim kolay dağılıyor. Bana yardımcı olmak istiyorsun değil mi güzelim? Evet, aferin sana. Hadi koş arkadaşlarının yanına, işim bitince sana haber vereceğim ben söz veriyorum.
- Ama çabuk bitir işini. Nenem bana bezden bebek dikecek bugün söz verdi. Babamın aldığı bebeklerden daha güzel olacakmış, öyle dedi. Ben çok merak ediyorum.
Ah güzel çocuk. İşim bitince güzel haberler veremeyeceğimi nasıl söyleyebilirim ki sana?
- Aynur abla sen Zehra'yı çıkar. Birine söyle Seyit abiyi çağırsın. Lütfen dirayetli olun abla, ne olur. En azından çocuk için.
Aynur abla aslında biz daha gelmeden kayınvalidesinin ruhunu teslim ettiğini anlamıştı. Ama Zehra'nın aniden ayvanın orta yerinde belirmesiyle tepkilerini ayarlamakta güçlük çekmişti. Benim Zehra ile yaptığım konuşmaya şahit olmak onu kendine getirmiş olacak ki, kızı için sakin kalmaya çabaladı. Sonrasında her şey hızla olup bitiverdi zaten. Aynur ablanın sokaktan çevirip de gönderdiği çocuğun Seyit abiyle birlikte dönmesinin ardından, yas evinde feryat ve yakarışlar yükselmeye başladı. Babaannemde çok sevdiği komşusunun ölümünü duyar duymaz gelmiş ve aklı selim kişiliği ile yas sahiplerini sakinleştirmeye çabalamıştı. Gülsüm teyzenin cenazesini morga götürmek için gelen görevlilerin ardından, gün ortasında olanca dil döküp zorla arkadaşlarının yanına gönderdiğimiz Zehra'nın acı çığlığı yükseldi avludan. Biz bir türlü yanına gitmeyince, yas evinden uzak tutmak için tembihlendiği evden kaçmış ve bu elim manzara ile karşılaşmıştı. Önce "nenemi bırakın, götürmeyin " diye inletti avluyu, sonra da ayvandaki sedirden kapıp getirdiği poşeti ters yüz edip saçtı içindekileri meydana. Bir elinde tuttuğu pamuk topağı ile diğer elinde salladığı bezi nenesinin cansız bedenine doğru sallayıp, "kalk bebeğimi dik nene" diye ağlamaya başlaması, biraz olsun durulan ağıtların yeniden yükselmesini sağlamıştı.
Cenaze götürüldükten sonra bir müddet daha durup, sonra da evimize dönmek için ayaklandık. Öyle zor, öyle çetin bir gün geçirmiştim ki, sanırım epey zaman toparlanamayacaktım. Sokak lambalarının titrek ışığında koluna girdiğim yaşlı kadına daha da sıkı sarıldığımı fark etmiştim şimdi. Zehranın o halini gördükçe, neneme bir şey olursa ben ne yaparım düşüncesi yiyip bitirmişti içimi. Acımı o küçük kız çocuğu gibi yaşayacak değildim ama bu elbbette dayanılmaz bir acı çekmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Allah'tan ona, uzun ve sağlıklı bir ömür diledikten sonra kolumda duran o pamuk eline mümkünmüş gibi biraz daha sıkı tutundum. Annemin ölümünden sonra yas evlerinde bulunmanın beni ne kadar kötü etkilediğini bilen nenem, sessiz sıkıntıma ortak olmuş ve yol boyunca konuşmamıştı.
Kendi avlumuzun kapısını açıp girdiğimizde ise evde garip bir sessizlik vardı. Elektrikler bu gece kesilmemiş olduğu için, oturma odasının penceresinde bir ışık aramıştı gözüm ama ev, karanlıkta kalmış gibi ıssızdı. Babam cenaze evinde kaldığı için evde olmayacaktı zaten ama Korhan bey neredeydi?
.......
Korhan Edip Ünvar'ın Anlatımından...
Gözlerindeki korku ve telaş ayyuka çıkmış olan küçük kız çocuğunun elinden tutup avludan çıkışını izlemek garip bir iç sıkıntısı bırakmıştı bende. Sanki bu, onu son görüşümmüş gibi gelmiş ve neredeyse gitmemesini söyleyecek raddede bulmuştum kendimi. Ama bu, yaptığım en saçma şey olurdu. Kendisinin yardımına ihtiyacı olan bir hastaya, sorgusuz sualsiz kendi canıymış gibi koşturan bu kız, beni bir kez daha kendine hayran bıraktığından habersizdi.
Suzan'ın gidişinin ardından henüz çok zaman geçmemişti ki; kapıya gelen komşulardan birisi ne yazık ki kötü haberi verdi. Sabire teyzenin de ah vah ederek Suzan'ın arkasından gitmesi uzun sürmedi bu vesileyle. Onun gidişinin ardından ben de avluda daha fazla durmayı istemeyip eve girmek için ayaklanmıştım. Ancak; kapının tekrar açılmasıyla yönümü oraya doğru çevirdim. Gelen yanına aldığı iki jandarma erle beraber Yüzbaşı Cengiz'di. Beni avluda tek başıma görörünce arsız bakışları evin girişinde ve avlunun erişebildiği her noktasında dolaştı.
- Sizi yalnız bulmayı beklemiyordum Korhan bey. Ev halkı yok mu acaba?
Selam sabah vermeden ev halkını , daha doğrusu bariz bir şekilde Suzan'ı sorması sinirime dokunmuştu. Duruşumu düzeltip kinayeli bir şekilde vermediği selamı aldım.
- Size de iyi günler komutanım. Ev halkı şu an bir cenazede. Maalesef bir saat kadar önce bir komşularının vefat haberini aldılar.
- Öyle mi, Allah rahmet eylesin. Ama neyseki biz zaten sizin için gelmiştik.
- Benim için mi?
- Evet. Bu sabah ilden gelen telefon yolların açıldığını haber verince sizin için derhal bir araç ayarladık. Diğer aracımız da arkadaşlarınızı almış ve şu an Çetinkaya'dan yola çıkmış bulunuyor. Yaklaşık yarım saat sonra ilçe meydanında olur onları getiren askeri araç. Eğer siz de uygunsanız sizi meydana kadar götürelim.
- Çok ani oldu. Hay aksi. Kimse de evde yok. Böyle veda etmeden ve helallik istemeden gidecek olmak olmadı şimdi.
- Haklısınız aksi bir durum ama takdir edersiniz ki bu şansı yakalamak da kolay olmadı. Siz hazırlanın, biz sizi araçta bekliyoruz.
Kısa bir baş işareti ile onu onaylayıp avlunun dışına doğru gidişini izledim. Bu anın çok yakında yaşanacağını biliyordum ama bu kadar zamnsız olacağını tahmin etmemiştim. En güzel zamanlarımın geçtiği oturma odasına girdiğimde gözlerimi mahsunca etrafta dolaştırdım. Çok kuvvetli bir yanım buradan gitmeyi hiç istemiyordu ama diğer bir yanım da geride bıraktığım hayatın sorumluluğu altında ezilmekteydi. Gidecek olmaktan çok onlara, en önemlisi Suzan'a veda edemeyecek olmak canımı sıkıyordu. Elinden düşürmediği kitap gözüme takılınca aklıma gelen fikirle etrafta kağıt kalem aramaya başladım. Arayışımın sonuçsuz kalması ayaklarımı iradem dışında Suzan'ın odasına kadar götürdü. Aradığım şeyi orada bulma ihtimalim oldukça yüksekti. Girdiğim odayı incelemeye başladığımda dudağım benden habersiz kıvrılmıştı. Tahmin ettiğim gibi oldukça düzenli ve onu yansıtan bir odaydı. Her ne kadar burada uzunca kalmak istesem de bunu yapamazdım ne yazık ki. Ufak büfede gördüğüm defter ve kalemle hemen aklımdan geçenleri yazmaya koyuldum. Onlara layıkıyla veda edemesem de en azından bunun sebebini açıkayabilirdim.
....
Muntazam bir şekilde katlanmış örtü, ona verdiğimiz havlu, buradayken giydiği pijamalar ve ondan arta kalan uçsuz bucaksız bir boşluk. Girdiğim odada gördüğüm tek şey bunlardı. Yutkunmak istiyor fakat bunu bir türlü başaramıyordum. Sanki kursağıma sıkışan bir şey bu eylemi güçleştiriyor ve rahat bir nefes almamı engelliyordu. Babannem de benim kadar şaşkındı ama yine de benden daha evvel durumu yorumlamış ve kendince karşılaştığımız bu manzaraya açıklık getirmişti. "Biz taziye evindeyken candarma geldiyse demek. Ne de olsa devlet tertibi ile gidecekti kuzum, keyfine göre eyleyemeyecekti ya komutanı. Selametle gitsin ne diyelim. Ardında hoş bir sada bıraktı bizim oğlan. Allah anacığına sağ salim kavuştura inşallah." Söyledikleriyle silkelenip kendime gelmeye çalıştım. Haklı olmasına haklıydı ama yine de böyle bir vedayı beklemiyor hatta bir yerde sindiremiyordum. Gerçi ne sitem etmeye ne de gönül koymaya hakkım vardı. Ne bekliyordum ki?
Babaannem odasına gidince onun özenle katladığı eşyaları bir hışımla toplamaya başladım. Yarın yıkayıp ardında kalan kokusunu da tamamen silecektim bu evden. Arkamı döndüğümde gözüm aniden kitabımın arasından yarısı dışarıda duran kağıt parçasına takıldı. Kitabıın arasına böyle bir kağıt koyduğumu hatırlamıyordum. Merakıma yenik düşüp elimdekileri divanın üzerine gelişi güzel bıraktığımda, özenle katlanmış kağıdı açabilmek için cesaretimi toplamak umuduyla derin bir nefes aldım.
...
Hayat, ayakları onu yaşayan bedenden habersiz farklı yöne giden bir koşuşturmacadır. Benim hayatımda ilk defa ayaklarımın geri gittiğini hissettiğim bir gün bugün. Vedaları hiç sevmem ben Suzan. Sana da veda etmek değil niyetim ama en azından yüzüne bakıp bir teşekkür etmeyi, seni tanıdığım için ne kadar mutlu olduğumu söylemeyi isterdim. Ancak; ne yazık ki şartler bunu yapmama müsaade etmedi.
Ben seni tanıdığıma çok mutlu oldum Suzan. İyi ki girdin hayatıma. İyi ki ölümden döndüğüm kıyıda gözlerimi açtığım ilk anda seni gördüm. Ben sana sadece hayatımı değil, hayatımın en sade, en duru ve en yaşanılası anlarını da borçluyum. Ve ben bu borcu nasıl ödeyeceğimi bilememenin ağırlığı ile gidiyorum bugün buradan. Bu kez arabamızda bir mevta ve hayatının en güzel anlarını geride bırakmak zorunda kalan bir adam var. Benim için bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ama artık ben seni nerede bulabileceğimi biliyorum Suzan, sen de bil..
....
Babaanneme, babama, Ethem abiye, Arif'e ve ona yardımcı olan herkese tek tek teşekkür etmiş ve mektubunun sonuna ona istediğim zaman ulaşabilmem için bir telefon numarası, bir de açık adres iliştirmişti. Bu kısacık mektubu okuduktan sonra artık benim de hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı...